


Halkın totaliter egemenliğe karşı seferber edilen gücü gibi, Stalinist rejimleri için için eriten, daha çok pasif nitelikli boyun eğmezliğin büyük ölçüde “kabile” sadakati ve tutkunluğuyla ateşlendiği, açıkça görünüyor. Bunların nasıl korunabilip sonraki nesillere aktarılabildiğinin hikâyesi ise anlatılmayı bekliyor.
-1-
Birkaç nesil önce kabilelere -en azından çoğuna- ve kimi azınlıklar ile boyunduruk altındaki halklara toplumsal yeniden üretimin kamusal kurumlarına, yani kamu okullarına ve kitle iletişim araçlarına erişme yolu kapalıydı. Onbinlerce yaşlı kadın ve erkeğin torunlarıyla gizlice konuştuklarını, halk şarkıları ve ninniler söyleyip tekrar tekrar eski hikâyeleri anlattıklarını gözümün önüne getiriyorum. Bu birçok bakımdan cesaret verici bir görüntü, çünkü totaliterliğin kaçınılmaz başarısızlığına işaret ediyor. Fakat ulusal kurtuluş kadar komşu halklara beslenen kini de anlatan şarkı ve türkülere ne demeli?
Sol, partikülarist hareketleri hiç anlayamadı. Bunların günümüzde yeniden canlandıklarını görünce de ilk tepkisi, doğal olarak, demokratikleşmeleri gereken kurulu çokuluslu devlet yapılarına bağlı kalmalarının sözcülüğünü yapmak oluyor. Bu, sosyal demokratların 20. yüzyıl başlarında eski imparatorlukları zorlayan ulusçu hareketlere verdikleri dik kafalı yanıta çok benziyor. Solun “enternasyonalizmi” büyük ölçüde, her ne kadar sol hareket(ler) sürekli olarak hanedanları bertaraf etmek istedilerse de, Habsburgların ve Romanovların emperyalizminden ödünç alınmıştır:
“Nice halk imparatorluk egemenliği altında barışçı bir şekilde beraber yaşıyordu. Niçin bunu sosyal demokratların himayesi altında da sürdürmesinler?” “Nice halk komünist egemenlik altında barışçı bir şekilde beraber yaşıyordu? Neden...? “Eğer Batı Avrupa yeni bir tür birliğin peşindeyse, Doğu’daki ayrılıkçı hareketler nasıl savunulabilir?”…
Batı’daki birliğin kendisi ayrılıkçı hareketlerin bir sonucudur - en azından tarihsel devamıdır. Danimarka’nın İsveç’in bağımsızlığını, ondan yüzyıllar sonra İsveç’in Norveç’in bağımsızlığını ve Rusya ile İsveç’in de Finlandiya’nın bağımsızlığını tanıması, İskandinav işbirliğinin yolunu açtı. Hollanda-Belçika bölünmesi ile Fransız emperyalizminin başarısızlığa uğraması, Benelüks deneyini olanaklı kıldı. Yüzyıllar boyunca Batı Avrupa’nın büyük devletleri egemendi - ta ki Avrupa Topluluğu’nu kurmalarına değin.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta, Avrupa Topluluğu kurulmadan önce bu devletlerin yalnızca egemen olmayıp demokratik hükümetlere de sahip olduklarıdır. İsveçliler Norveç’i sınırsızca, şu veya bu zor yoluyla boyunduruk altında tutabilirlerdi. Ancak demokrasinin ruhu, en erken dönemlerinde bile, birden fazla demos olduğunu ortaya koyuyordu ve bundan zorunlu olarak çıkan sonuç, şayet demokrasi güçlendirilmek isteniyorsa ayrılmaktı. Aynı şey Doğu Avrupa için de geçerli. Orada varolan çokulusçuluk demokratiklik-öncesi veya anti-demokratik bir politikanın sonucudur. Fakat “halk” siyasi hayata katıldığında, oluşturduğu topluluğun düzen ve derecesine göre, çantasında kendi dili, tarihsel anıları, töreleri, inançları ve yükümlenmeleri ile yürüyüşe geçtiği görülecektir. Bir kere toplanmaya çağrıldıktan ve kendini gösterdikten sonra, ona eski siyasi düzen içerisinde adaletsizlik yapmak mümkün olmayacaktır.
Belki de ona hakkını vermek hiç mümkün değildir. Bugün Doğu Avrupa, Kafkasya ve Yakın Doğu’nun büyük bölümlerinde aniden birbirlerine düşman kesilen beklenmedik miktardaki kabile sayısı ve bunların mensuplarının neredeyse üstüste küçücük bir toprak parçasında yaşıyor oluşu gerçeği, bu yönde pek umut vaadetmiyor. Çitleri iyi çekmekle iyi komşular yaratmak, ancak bu çitlerin nereden geçmesi gerektiği üzerinde günün birinde bir anlaşmaya varılmışsa mümkündür.
Batı’da ulusçu ideoloji sahneye çıkmadan önce güçlü devletler oluştu ve bunlar, birçok küçük ulusu (İskoçlar, Normanlar, Brötonlar vs.) boyunduruk altına alıp yutmayı başardılar. Değindiğim ayrılmalar, az ya da çok belirli bir sınıra sahip büyük ulus-devletlerin, yine az ya da çok sadık mensuplarıyla yarattıkları yapıcı süreçlerle yan yana yürümüştür.
Doğu Avrupa’daki benzer girişimler başarısızlığa uğramışa benziyor: devletine bağlı çok sayıda Yugoslav veya Sovyet vatandaşı olduğu söylenemez. Bu kimlikleri terkedişin, bu denli hızlı ve uzun erimli sonuçlar yaratarak gerçekleşmesi çok dramatik. Ve şimdiye kadar bu kimliklerin korunması altında yaşayan birçok halk artık korumasız kalıyor: Hırvatistan’daki Sırplar, Sırbistan’daki Arnavutlar, Azerbaycan’daki Ermeniler, Baltık devletlerindeki Ruslar, Rusya’daki Yahudiler ve bunlar gibi daha niceleri.
Kabileler yumağını çözmenin insancıl ve makûl bir yolunu kimse bulamıyor ve karışmalar tehlikeli bir gelişme olarak algılanıyor - yalnızca kişisel hayatlara yönelik olarak değil (bunu anlamak daha kolaydır) toplumsal esenlik için de... Demagoglar, gûya kozmopolit ve anti-ulusçu azınlıklar tarafından tehdit edilen, ulusal yenilenmeye, dilsel özerkliğe, okulların ve medyanın serbest gelişimine ilişkin ümitleri kullanıyorlar. Böylesi şartlar altında adaletin ne anlama geleceğini söylemek oldukça zor, bunun için alınabilecek önlemlerden söz etmek ise tamamen abes olurdu. Solun, varoldukları ölçüde bütün birlikteliklere tutunma ve onları yaşayabilir kılma çabası buradan geliyor. Bu gerekçelendirme, 17. yüzyıl püriten papazının yeni boşanma öğretisine karşı karı ile koca arasındaki bağı savunuşuna benziyor:
“Uyuşmazlıktan dolayı onları boşarsak, kimileri nifaktan yarar umar, onu faydalı bir iş haline getirirdi; ama şimdi, şayet kavgacıysalar bundan zarar göreceklerdir, çünkü kanun, onları kavgadan bıkana değin aynı kaptan yemek yemeye mecbur kılıyor.”
O zaman olduğu gibi bugün de sorun, adaletin, talep ettiği her ne olursa olsun, “onları aynı kaptan yemek yemeye” zorlayacak yaptırımları kabul etmiyor görünmesidir. Yani tüm zorluklarına rağmen boşanma üzerine düşünmek zorundayız. Bu noktada, halkların ayrılmasının, evli çiftlerin boşanmasının özel hukuksal biçimini almasının mecburi olmadığını belirlemek, düşünmemize yardımcı olacaktır. Karı-koca için kendi kaderini tayin etmek, her ne kadar boşanmış kişilere önemli kısıtlamalar getiriliyorsa da, oldukça kolaydır. Değişik türden kabilelerin (ulusların, etnik grupların, dinsel toplulukların) kendi kaderlerini tayin etmesi, zorunlu olarak daha karmaşık, ve ayrılmayı izleyen kısıtlamalar daha çeşitlidir. Hareket sahası ve serbestisi [bu noktada, şimdi] vardır.
-2-
Ayrılmanın biçimini ve zorunlu kısıtlamaları belirleyebilecek tek bir kural veya kurallar dizisi bulabileceğimizden şüpheliyim. Fakat demokrasinin uluslararası politikadaki ifadesi olarak niteleyebileceğimiz genel bir ilke mevcut. Sözkonusu olan, tarihsel, kültürel veya dinsel bir topluluğun değeri ve mensuplarının siyasi özgürlüğüdür. Toplulukların, -tasarlanmış, keşfedilmiş, oluşturulmuş- toplumsal kurgular olduğuna ilişkin postmodern keşif, bu özgürlüğü kesintiye uğratmaz gibime geliyor. Kurgusal topluluklar, bildiğimiz tek türdür; başka herhangi türdeki topluluklardan daha az gerçek veya daha az otantik olamazlar. Bu nedenle mensuplarının, mensubiyetleri dolayısıyla sahip oldukları hakları vardır. Kendi kendilerini yönetebilmelidirler - aynı yerde yoğunlaşmış olarak yaşadıkları durumda bunu yapabilecek olmaları kaydıyla...
Demokrasi, kendiliğinden anlaşılır olduğu üzere, doğal birimlere dayanmaz. Kendi kaderini tayin hakkının mutlak bir öznesi yoktur. Kentler, uluslar, federasyonlar, göçmen toplulukları vb. hepsi demokratik olarak yönetilebilirler ve fiilen de böyle yönetilmişlerdir. Mevcut halklar, her ne kadar kendi eşsiz kimlik ve kültürlerinden şüphe etmiyorlarsa da (örneğin Polonyalılar ve Ermeniler), gerçekte tarihsel olarak oluşmuş karma yapılardır. Tarihlerinde yeteri kadar geri gittiğimizde halkların nasıl aynı kaptan yemek yemek zorunda olduklarını görürüz (bu, toplumsal kurgunun bir yöntemidir). Ancak eğer bu halkların ardılları, geçmişteki aşağılanmalar unutulduğu için, kendilerini bir “özsel topluluğun” eşit mensupları olarak görüyor ve kimliklerini, özsaygılarını ve manevi bağlarını bunda buluyorlarsa, demokratik bir kendi kaderini tayin hakkını onlardan neden esirgeyelim?
Yalnız bir durum, A topluluğunun kendi kaderini tayin etmesinin, mutlu ayrılıktan sonra B topluluğunu kendi anavatanında rencide etmesi ve mutsuz bir azınlık haline getirmesi durumu hariç. Bağımsız bir Hırvatistan’a dahil olan Sırplar, güvende olamayacaklarına inandılar (mantıksız da değildi bu düşünce). Ve siyasi birimler kuşkusuz kültürel temelde değil toprak temelinde saptanmalıdır: Çatışmadan bıkana dek burada yaşamaya devam eden bütün topluluklar ve topluluk kesimleri, tarafsız bir devletin otoritesine tâbi olmalı ve renksiz bir vatandaşlığı paylaşmalıdırlar. Ama tek seçeneklerimiz bunlar, yani ya bir topluluğun egemenliği ya da tüm toplulukların tarafsızlaşması/nötralizasyonu olamaz. Çünkü ikinci seçenek, eğer birincisinin kamuflajı değilse zor kullanılmasını gerektirecektir -ki bu, daha önce söylediğim gibi, ne ahlâki açıdan geçerli ne de siyasi olarak etkilidir. Nihayet, eğer Yugoslavya devleti onu oluşturan tüm ulusları kavramayı başarabilmiş olsaydı (çünkü en azından teoride Yugoslavya neredeyse tarafsız/nötralize bir devlet modeliydi), Hırvatistan ve onun Sırpları hakkında kafa yormamız gerekmeyecekti.
Tarafsızlık yalnızca, herkesin benzer şartlarda ve çoğunlukla özgür iradesiyle göçtüğü, anayurdundan ve tarihinden uzak olduğu göçmen toplumlarında işliyor görünüyor. Böylesi durumlarda -Amerika bunun en iyi örneği- belirli bir topluluğa aidiyet duyguları oldukça zayıf oluyor. Fakat örneğin, ezelden beri burada yerleşik bulunan Fransızların, Kuzey Afrika’dan göçmüş olanlara demokratik bir biçimde hükmettiği Fransa’da tarafsız bir devlet nasıl kurulabilir ki? Hangi emperyal, bürokratik veya uluslararası güç ulus olarak Fransızları dağıtabilir? Veya Polonya’daki Polonyalıları? Veya bağımsız bir Gürcistan’daki Gürcüleri? Veya Hırvatistan’daki Hırvatları? Bu şartlar altında bir çoğunluk hakimiyeti ancak siyasi birimleri ve yargı merciini çeşitlendirip bir dizi yarılmaya olanak tanıyarak sağlanabilir. Ama -deniyor bize- bu dizinin sonu olmayacaktır, her ayrılma bir sonrakini meşrulaştıracaktır, giderek daha küçük gruplar kendi kaderlerini tayin hakkını talep edecek ve bundan filizlenecek siyaset gürültülü, çelişkili, istikrarsız ve ölümcül olacaktır.
Gerçekte çoğunluk hakimiyeti ile kabilelerin tarafsızlaştırılması/nötralize edilmesi kutupları arasında yeralan birçok düzenleme düşünebiliriz - ayrıca farklı şartlarda farklı düzenlemeler seçmek için ahlâki ve siyasi sebepler de mevcut. Kendi kaderini tayin hakkı ilkesi yorumlanabilir ve düzeltilebilir. “Ulusal sorun” denen şeyin hiçbir zaman tek bir doğru cevabı olmayacaktır: Sanki yalnızca bir şekilde ulus “olunabiliyormuş” gibi, sanki ulusal tarihin yalnızca bir versiyonu olabilirmiş gibi, sanki uluslar arasındaki ilişkiler için yalnızca bir model varmış gibi... Tarih bize birçok tarzın, versiyonun ve modelin olduğunu gösteriyor.
-3-
En basit vaka “tutsak”, yani kısa bir süre önce zorla entegre edilen ulusların durumudur; Baltık devletleri bunun için güzel bir örnek. Çünkü onlar gerçek ulus-devletlerdi, her ne kadar kendi devletlerine henüz çok yakınlarda ve sadece kısa bir süre için sahip oldularsa da ulus oluşları oldukça eskiye dayanıyordu. Tutsaklıkları yanlıştı, çünkü tutsak edilişleri yanlıştı. Burada geçerli olan, saldırıyı bir suç eylemi kılan malûm ilkedir. Şimdi aynı ilke bağımsızlığın ve hükümranlığın yeniden tesisini gerektiriyor - bu da şundan başka bir anlama gelmiyor: Bu vakada ilke, pratiğin sağlamış olduğunu talep ediyor. Düşüncemizde bu ilkeyi genişlettiğimizde, bağımsız olması gereken, grup dayanışmasının belirgin olduğu ve üzerindeki egemen gücün suçunun bir ulusun [ülkesini] istila etmekten çok baskı altında tutmaktan kaynaklandığı uluslara aynı hakları teslim ederiz. Bütün bu durumlarda bağımsızlığı haksız bulmamız için bir sebep göremiyorum.
Ancak... ola ki... istila ve baskı yalnızca soyut suç olmayıp, zaman içerisinde gerçek hayatta fiilî birtakım sonuçlar doğurmuş olsun - o vakit durum farklı olur: Halklar karışır, yeni ve heterojen bir nüfus oluşur. Göçmen Rusların şimdi Litvanya’daki nüfus çoğunluğunu oluşturduklarını varsayalım: Litvanya’nın hâlâ kendi kaderini tayin etme hakkı olur muydu? Fransız sömürgecilerinin sayısının (diyelim 1950’de), Cezayir’in Arap ve Berberilerini geçmiş olduğunu varsayalım: “Cezayir”in kendi kaderini tayin hakkı Fransız çoğunluğa mı ait olurdu? Bunlar iki yönden ağır sorular; hem acı verici hem de zorlu. İnsan, bunda suçu olmadan, haklarını kaybedebilir, en azından bir bölümünü yitirebilir. Yukarıda tarif edilenlere benzer durumlarda “yerlilere” talep ettiklerinden daha azını bırakan bir bölünmeden yana olmaya yatkınız; veya eskiden ahlâki olarak şart sayılan siyasi hükümranlık yerine bir kültürel özerklik sistemi tasarlamaya yelteniriz. Aradığımız, ex ante adil olana en çok yaklaşacak bir düzenlemedir. Bunu yaparken baskının ve istilanın doğrudan failleri olmayan göçmenler, koloniciler veya onların çocukları için adalet ne gerektiriyorsa yapmayı da gözönüne almalıyız.
Aynı şey, uzun zaman önce entegre olmuş olan uluslar için de geçerli - Amerika’daki kızılderililer veya Yeni Zelanda’daki Maori yerlileri gibi. Onların haklarının da zamanla içi boşaltıldı -maruz kaldıkları haksızlıkların üstü örtüldüğü için değil, eski bağımsızlıklarına uzaktan bile olsa benzeyecek herhangi bir şeyi tekrar kurma olanağı kalmadığı için. Onlar tutsak edilmiş bir ulus ile ulusal, etnik ve dinî bir azınlık olma arasında bir yerlerde bulunuyorlar. Eşit statülü vatandaşlıktan öte bir şeyleri, bir düzeyde kollektif olarak kendi kendilerini yönetmeyi hakediyorlar. Bunun pratikte ne anlama geleceği ise, kendi kurumlarının gücüyle ve daha büyük bir toplumun topluluk yaşamına katılma becerilerince belirlenecektir.
Topluluk yaşamının baskısı ve çekim gücü karşısında sanki yok olma tehdidi altındaki bir türmüşçesine sınırsız koruma bekleyemezler. Modern yaşamın etkileri karşısında insanlığın bütün toplulukları yok olma tehdidi altındaki türlerdir. Hepsi, hükümran iktidara ister sahip olsunlar ister olmasınlar, belirli değişikliklere uğramışlardır. Değişime karşı direnme hakkı denebilecek türden bir şeyin, yani modern kültürden kendini soyutlamak için duvar çekme hakkının olduğunu kabul edebiliriz ve bu hakka sözkonusu yerdeki anayasal şartlara ve diğer durumlara göre şu veya bu ölçüde uygulama alanı tanıyabiliriz; ancak bu direnişin başarısı için güvence veremeyiz.
-4-
Ulusal azınlıkların adil muamele görmesi iki ayrıma bağlı: Birincisi, neredeyse tamamıyla aynı toprakta/bölgede yaşayanlar ile çok dağınık olan azınlıklar arasındaki ayrım. İkincisi, nüfusun çoğunluğundan köklü bir şekilde farklı olanlar ile farklılıkları esasen önemsiz olanlar arasındaki ayrım. Pratikte bu iki ayrım belirgin çizgileri olmayan bir süreklilik üzerinde şekillenir, ama biz belirgin vakalarla başlayalım.
Örneğin köklü tarihsel ve kültürel farklılıkları olan, ayrıca güçlü bir biçimde toprak temeline dayanan bir azınlık topluluğunu, Kosova’daki Arnavutları inceleyelim. Komşu bir devlette yaşayan bir ulusa mensuplar. Uzun zamanlar önce kazanılmış bir zaferin veya hanedanlar arasındaki bir evliliğin sonucunda sınırın yanlış tarafında kalarak kapana kısılmış durumdalar. Sorunun insancıl çözümü sınırın kaydırılması, zorba çözüm ise halkı “göç ettirmek” olurdu. Pratik olarak en iyi çözüm ise, özellikle kültürel kurumlara, eğitim sistemine ve onlara destek için ihtiyaç duyulan kaynaklara taalluk eden yerel özerkliğin güçlü bir biçimini gerçekleştirmek olurdu.
Bu örneğin karşıtında yeralan bir örnek, Kuzey Amerika’da etnik ve dinî gruplarda olduğu gibi, farklılıkların önemsiz derecede kaldığı ve bölgesel olarak dağınıklığın sözkonusu olmadığı durumlardır (her iki kategoride istisnalar olmakla birlikte, Quebec’deki Fransız etnik grubu ile Pennsylvania’daki Amish dinsel topluluğu [örnek gösterilebilir]). Genelde, farklılıkların önemsiz düzeyde olması ve bölgesel dağınıklık tecrübesi, devletten taleplerin sınırlı kalmasını getiriyor. Böylesi azınlıkların üyelerinin genelde ve haklılıkla talep ettikleri şey, tam anlamıyla eşit bir vatandaşlık ve burjuva toplumunun özgür birlikteliği içinde farklılıklarını ortaya koyabilme özgürlüğü oluyor. Bazen okulları, çocuk yuvaları, yaşlı bakım evleri için bir türlü devlet desteği aradıkları da oluyor. Ancak bu, ahlâki ilkelerimizden çok siyasi yargılarımızı ilgilendiren bir taleptir; mevcut burjuva toplumunun içsel güçlülükleri ve zayıflıkları hakkında bir kanaate varmamızı gerektirir. (Ancak ciddi bir diskriminasyon [suçlulaştırma] yaşamış ve kaynaklara çok kısıtlı olarak erişebilen bir grubun, devletten ahlâki taleplerde bulunma hakkı vardır.)
Bir daha söylemek gerekirse, çoğunlukların, kültürel azınlıkların hayatta kalmasını güvencelemek gibi görevleri yoktur. Bizzat onlar [çoğunluklar] da ticariliğe ve uluslararası hayat tarzına karşı [azınlıklarla] ortak rekabetin boğuşması içinde kültürlerinin yaşaması için mücadele ediyor olabilirler. Sınırlar modern dünyada sadece çok cılız bir koruma sağlayabiliyor ve durumları dolayısıyla doğal olmayan bir yakınlaşmaya itilen sınır-içi azınlıklar, bir yaşam tarzını ayakta tutmada, daha kayıtsız yaşayan çoğunluktan daha başarılı olabilirler. Ve bunu başaramıyorlarsa, onlara yardım etmek için bir sebep yok; fiziki dokunulmazlığa gerçekten hakları var, ama kültürel dokunulmazlık sözkonusu olamaz.
Talepleri duruma uydurmak sıklıkla uzun vadeli ve zorlu bir iştir; fakat başarılabilir. Bunu coğrafi olarak çok yakın komşu olan, ama çok az farklılık arzeden Batı Avrupa uluslarında, yani Gallilerde, İskoçlarda, Normanlarda, Bretonlarda vb. gözlemleyebiliriz. Bu ulusların mensupları, radikal ulusçu partileri ve onların bağımsızlık ve hükümranlık hakkı taleplerini desteklemeyi daima reddetmişlerdir. Bu gibi durumlarda bir tür asgari bölgecilik sözkonusu halka hem hitap etmiş hem de siyasi ve ahlâki olarak koşullara uygun olmuş gibi görünüyor. Aynı şey, küçük veya dağınık yaşayan ancak Amishler gibi keskin farklılıklar arzeden veya ABD’deki ortodoks Yahudiler gibi (ayrı mahalleler ve okullarla) güçlü yerel ve apolitik ayrılığı hedefleyen nüfus grupları için de geçerli. Bu çerçeve ilgili insanlara kabul edilebilir görünüyor ve hem siyasi hem ahlâki açıdan uygun sayılabilir. Ancak adalete ilişkin hiçbir teori böylesi sözleşmeler için kesin bir şekil veremez. Hakikatte bu biçimler, bir dizi müzakerenin tarihsel sonucudur ve böylesi müzakerelerin ne anlama geldiğine ve nasıl yürüyeceğine ilişkin bir ortak anlayışa bağlıdır. Galliler İngiltere’nin siyasi kültür gelişimini, her ne kadar sahip olmaları gerektiğini düşündükleri kadar olmasa da, etkilediler. Bu nedenle parlamenter politikalara kendi rızalarıyla uyuyorlar. Hem Amishler hem de Yahudiler Amerikan çoğulculuğundan bir şeyler öğrendiler ve ona katkıda bulundular.
Böyle düzenlemelere her zaman izin olmalı, ama kimseye zorla dayatılmamalı da. Büyük Britanya devleti belki de onu oluşturan halkların paylaştığı Protestanlık sayesinde mümkün olabildi. İrlandalıları da katmaya ilişkin tüm çabalar sefil bir sonla bitti. Günümüzde Slovenlerin daha büyük bir Yugoslavya’ya entegre edilmesi, benzer sebeplerle başarısızlığa uğramışa benziyor. Aynı şey Polonya’daki komünist enternasyonalizmin başarısızlığı ve Lübnan’daki pan-Arapçılığın hezimeti üzerine de söylenebilir. Ancak bütün bu vakalardaki dinsel farklılıkların ayrılmaya zorunlu olarak yol açtığını iddia etmek istemiyorum. Bu bazen oluyor, bazen olmuyor. Ayrımlar her durumda farklı oluyorlar; daha çok kollektif hafıza ve topluluk hissiyatıyla ilgililer, ve benzersizliklere ilişkin nesnel bir ölçü vermiyorlar. Bu nedenle benimkisi gibi bölgesel yoğunluğa ve kültürel farklılıklara dayanan modeller, hiçbir zaman kaba yön tayininden öteye geçemezler. Yavaş yavaş, zahmetle ve deneye deneye şu veya bu azınlığın mensuplarını (siyasi radikalleri değil) memnun edecek düzenlemelere doğru ilerlemeliyiz. Tek çözüm olan bir çözüm yoktur.
-5-
Böyle deneyler, değişik toplulukların denk olmayan ekonomik kaynakları nedeniyle mecburen karmaşık bir hal alıyorlar. Belli ki, ortaklardan biri -yani sanayisi gelişmiş veya doğal kaynaklara sahip bir ulus- durumunu mevcut birliği terketmekle düzeltebilir halde olduğu zaman, “boşanma” cazip geliyor. Diğer ortaklar, en azından bazıları, hiçbir dönemde ulusal bir baskı altında kalmış olmasalar da, kötü duruma düşeceklerdir. Boşanmaya itiraz edeceklerdir, ama hakları olan bir şey varsa, o -bana kalırsa- nafakanın uluslararası düzeydeki eşdeğeridir. Uzun sürmüş bir işbirliği, aniden, daha fazla gelişmiş ortak lehine bozulamaz. Öte yandan ortaklar her zaman birlikte olmaya mecbur değiller -en azından, özerklik ve bağımsızlık bakımından demokratik ölçülere uygun, gerçekten farklı topluluklara mensup iseler.
Mevcut bir birlik içindeki ekonomik olarak ilerlemiş vilayet veya bölgelerin ayrılıkçı hareketleri, büyük çoğunlukla bu ölçütleri karşılamıyor. Buna en iyi örnek Katanga’nın 1960’daki bağımsızlık ilanıdır. Göründüğü kadarıyla kökleşmiş bir yerel destek veya en azından ulusal uyanışın görünür işaretleri olmaksızın, tamamıyla Belçikalı girişimcilerin ve ticaret şirketlerinin çıkarları doğrultusunda verilmiş bir karardı bu. Bu durumlarda, birliği korumak isteyen güçlerin bağımsızlık ilanına direnmeleri ve uluslararası yardım talep etmeleri (ve almaları) tamamıyla haklı görünüyor. Galiba, gerçek olmayan kabilecilik gibi bir şey de var sözkonusu olayda: Henüz siyasi olarak kabullenilmemiş potansiyel farklılıklara ekonomik kazanç amacıyla müdahale edilmesi... Ancak bundan her zengin ve doğal servetleri bol kabilenin sahte olduğu sonucu çıkmaz. Dolayısıyla bağımsızlık ilanına karşı direnişin haklı olmadığı durumlar da var ki, bu direniş, ayrılmadan ötürü zarar görecek halkın ihtiyaçlarına görüşmeler yoluyla varılacak anlaşmalarla karşılık verilmesi mümkün olduğu sürece, uluslararası destek görmemelidir. Bir tarafın sefalete düşme korkusu terazinin bir kefesine, bağımsızlık isteyen tarafın baskı altına girme veya sömürülme korkusu veya siyasi özgürlüğünü ve kültürel kimliğini koruma olanaklarını elde etme talepleri de terazinin öbür kefesine konmalıdır.
-6-
Egemen olan, ulusal düşmanlıklara yol açan hissiyat ve gruplar arasındaki sıcak çatışmaların en büyük sebebi, korkudur. Burada ilk olarak Thomas Hobbes tarafından Leviathan’da ortaya atılan, “Herkesin herkese karşı savaşı”nın açıklamasının bir bölümünü oluşturan eski bir argümana el atmak istiyorum. Hobbes, geç Ortaçağın savaşlarını (çözülmekte olan feodalizmi), ama aynı zamanda çağının din savaşlarını düşünüyordu; bu da bizim amaçlarımız bakımından daha işe yarar. Her zaman öyle birkaç insan bulunur ki, diye yazıyor, “güçlerini istila ve fetihin ışığında yansıtmaktan zevk alırlar.” Ancak büyük farkla çoğunluğu oluşturanların başka hareket saikleri vardır: Bunlar “mütevazi sınırlar içerisinde barış içinde yaşamaktan mutlu olacaklardır.” Bu sıradan erkek ve kadınlar güce ve zenginliğe olan tutkularından ya da sapkınlıklarından veya fanatikliklerinden değil, istilaya uğrayıp baskı altına alınmaktan duydukları korku sebebiyle savaşa sürüklenirler. Hobbes’un iddiasına göre yalnızca sınırsız bir güçle donatılmış bir hükümdar onları bu korku yükünden kurtarabilir ve tehditlerle “erken önlemlerin” (yani “ön almaya dönük şiddet”) oluşturduğu döngüyü kırabilir. Hakikatte ise bu döngü, din savaşlarında, siyasi mutlakiyetçilikten çok dinî hoşgörünün etkisi ile kırılmıştı.
17. Yüzyılda (dinî) hoşgörüye karşı öne sürülen iki önemli argüman günümüzde öne sürülenlere çok benziyor; zira ulusal bağımsızlık ve özerkliğe karşı dile getirilen itirazlara büyük ölçüde tekabül ediyor. Bunlardan ilki, dinî otoriteyi elde bulunduranların, yüce bir değeri -evrensel bir “hakikat”i veya Tanrının buyruğunu- temsil ediyor olma iddiasında bulunmalarıdır ki, bu argüman dinî görüş farklılıklarının karmaşasında kaybolup gidecektir. İkinci argüman da şöyledir: Sonu gelmeyen ayrılmalarla mezhepler bölünüp duracak, bir bölünmeyi diğeri izleyecek, ta ki toplumsal düzen birliğini yitirip kargaşaya düşene değin. Gerçi bunların çoğu az çok istikrarlı dinî toplulukların kıyılarında filizlendiyse de, hoşgörünün birçok yeni mezhebin kuruluşuna giden yolu düzlediği elbette doğrudur. Fakat bu, dinî çatışma tehlikesini azalttı, ki bu daha önemlidir: Hoşgörü bölünmeciliği tahammül edilebilir kılıyordu. Korku sorununu, birçok dinî pratiğe koruma alanı yaratarak çözmüş oldu.
Bugün biz de benzer bir durumu hedeflemeliyiz: Değişik toplulukların ihtiyaçlarını karşılayabilecek koruma alanları yaratmak. Mevcut birlikleri desteklemek yerine, ben, bir siyasi hareket tarafından talep ediliyorsa ve bu hareket tesbit edilebildiği kadarıyla halk iradesini temsil eden bir hareketse, her bağımsızlık ilanını tasvip etme eğilimindeyim. Bırakın gitmek isteyen halklar gitsin. Bunların birçoğu pek uzağa gitmeyecektir. Ve gidişlerinin siyasi ve ekonomik olarak dezavantajlı olduğu ortaya çıktığı zaman ilişkileri yeniden kurmak için bir yol bulacaklardır. Yok eğer hedefimiz herhangi türde bir birlik -federasyon veya konfederasyon- ise, yapabileceğimiz en iyi şey, öncelikle kabilelerin bölünmesine izin vermek ve ardından müzakerelerle özgür ve dereceli, kısmi de olsa herhangi bir yeni çıkar topluluğuna katılmalarını sağlamak olacaktır. Günümüzün Avrupa Topluluğu bunun ikna edici örneğidir ve başka uluslar da kendi hızlarıyla bu örneğe yaklaşacaklardır.
Fakat -bir daha söylemek gerekirse- bir ulusun bağımsızlığı, bir diğerinin baskı altına alınmasının ilk adımı olabilir. Şimdilerde gazete okurken, pek çok kez öyle görünebiliyor ki, ulusal özgürleşmenin ana nedeni, başka bir ülke içindeki azınlık statüsünden kurtulmaktan çok, kendine bir azınlık edinmektir (ve ona kötü muamele etmek). Kabileler arasındaki genel kural şu: Sana yapılanı başkalarına yap. Kurtuluşun savunusunu yaparken, yeni ulusal devletlerin, gelecekte millet olmaları için geçmeleri gereken ahlâki testten, yani az önce kendi bağımsızlıklarını haklı kılan haklara şimdi başkalarının sahip olduğunu tanımaktan, kararlı bir şekilde geri durduklarını, büyük ölçüde gözardı ettim. Bütün kabilelerin tutucularının tehlikeliliğini azımsamak istemiyorum. Ama din savaşlarının tutucuları da aynı ölçüde tehlikeli değiller miydi? Bugünkü ardılları epey tehlikesiz görünüyor - bunların çoğu gerçi pek sevimli görünmüyorlar, ama tehlikeli de değiller. Tehdit altında olmadıkları bir dünya düşünün. Başkalarını tehdit etmenin lehlerine olduğunu ne kadar düşünebilirler ki?
En azından, Hobbes’un argümantasyonu böyle. Elbette her toplulukta -Sırplarda ve Hırvatlarda, Litvanyalılarda, Gürcülerde ve Ruslarda, Yunanlılarda ve Türklerde, İsrail Yahudilerinde ve Filistin Araplarında- istiladan haz duyan ve komşuları, düşmanları üzerinde muzaffer olma hevesi içinde bulunan kadınlar ve erkekler vardır. Ancak şayet o topluluğa “mütevazi sınırlar içinde barış içinde” yaşama olanağı verirsek, bu gibi insanların sözleri geçmeyecektir. Her topluluk kendi mütevazi sınırları içinde... Bu, dinler ve mezhepler karşısındaki hoşgörünün siyasi karşılığıdır. Bunu mümkün kılan ise, -siyasi açıdan zorlu ve belirsiz kalsa da- sınırların her durumda aynı tarz alanı kaplamasının zorunlu olmayışıdır.
Bununla beraber, dini hoşgörü devletin zoruyla olmuş, dini mutaassıplar siyasi iktidar tarafından silahsız ve güçsüz bırakılmıştır. Buna karşın, topluluklardaki mutaassıplar tam da bu gücü elde etmenin yolunu aramaktadırlar; siyasi güç sahibi olmayı ve eski imparatorluklardaki, kendilerini bir zamanlar imparatorluktaki azınlıklarla beraber barış içinde yaşamaya zorlayan bürokratların yerini almayı umuyorlar. Bağımsızlık ilanından sonra bunları kim gemleyecektir? Bağımsız bir Hırvatistan’daki Sırpları veya bağımsız bir Sırbistan’daki Arnavutları kim koruyacak? Ben bu soruyu kolayca cevaplayamayacağım.
Liberal bir demokraside ulusal azınlıklar anayasal koruma bekleyebilirler. Fakat sanırım yeni devletlerin birçoğu, herhangi bir demokrasi tarzına ulaşsalar bile, liberal olmayacaktır. Kanaatimce mutaassıpları gemlemenin en iyi yolu, federalist ve konfederalist denetimler ve karşı ağırlıklar ile uluslararası baskıdan geçiyor.
İki dünya savaşı arasındaki ulusal azınlık antlaşmaları üzerinde düşünülmesi gereken başarısızlıklardır. Yine de, mevcut ulus-devletler birbirlerine yeterince bağlanmış ve birbirlerine bağımlı olduklarından, azınlıkların korunması için bazı başarılı önlemlerin alınması mümkün olmalıdır. AT’nin veya Dünya Bankası’nın veya hatta BM’nin, devlet olma peşindeki her ulusa şunu söyleyeceğini varsayalım: Bağımsızlığınızı tanıyacağız, ekonomik ilişkiler kuracağız ve ekonomik yardımda bulunacağız - ama ancak hükümran gücünüzden çekinen ulusal azınlıklara saygılı olursanız. Tanınma ve yardımın bedeli [azınlık haklarına] saygıdır.
Bu saygının nasıl bir şey olduğu, a priori belirlenebilecek bir şey değil. Daha çok yeni devletlerin karakterine ve müzakerelerin gidişatına bağlı olacaktır. Ayrılma, sınır değişikliği, federasyon, bölgesel veya amaca bağlı özerklik, kültürel çoğulculuk: Birçok seçenek mevcut ve şu veya bu olayda belirli birisini seçmiş olmanın tüm diğer olaylarda benzer bir karara varma zorunluluğunu getirdiğine inanmak için hiçbir sebep yok. Batı Avrupa tarihinden ortaya koyduğum örneklerin düşündürdüğü gibi, kararlar muhtemelen soyut ilkeler yerine koşullara göre belirlenecektir. Öte yandan, birçok olası karara güç verecek ve tehdit altındaki toplulukların yararına olan her türlü siyasi anlaşmayı destekleyen bir uluslararası anlayış birliği gerekmektedir.
-7-
Ancak tüm tarafların memnun olacağına dair hiçbir güvence yoktur ve bazen aramızdan bazıları, kabileler arasındaki savaşlara bakarak, eski imparatorlukların ayrımsız boyunduruğuna veya totaliter bir rejime özlem duyabilirler. Zira o baskı, hiç değilse internasyonalizm adına yürütülüyor değil miydi? Ve eğer yeteri kadar devam ettirilebilseydi kabilelerin gerçek bir çözülüşüne yol açmaz mıydı? Buradan yola çıkıp geriye bakarak, nasıl aristokrasiyi boyunduruk altına alıp feodalizmi yok etmek için erken Yeniçağ monarşilerinin mutlakiyetçiliği gerekli olduysa; kabileciliği aşmak için de imparatorlukların ve komünist bürokrasilerin boyunduruğunun gerekli olduğunu söyleyemez miydik? Belki de bürokrasiler “tarihsel görevlerini” yerine getiremeden çöktüler...
Ancak bu argümantasyon yönelimi, sadece, solun partikülarist hareketleri anlamaktaki eski aczinin yinelenmesi oluyor. Şüphesiz, tekil toplulukların baskı ile yok edilebileceği, bu baskı yeteri kadar gaddar ve uzun süreli ise doğrudur. Ancak bizzat kabile karakterinin tahribi, her türlü baskıcı gücün erimi dışındadır. Bu, kimsenin “tarihsel görevi” değildir. Feodalizm bir yönetim sisteminin adıdır ve sistemler değiştirilebilir. Kabile varlığı terimi, birey ve grupların kendi tarih, kültür ve kimliklerine bağlılıklarını ifade ediyor. Bu bağlılık (her varyasyonuyla olmasa bile) insanların toplumsal yaşamının sürekli bir özelliğidir. Bundan doğan dar cemaatçiliğin de benzer bir devamlılığı var. Bu aşılamaz, öylece kabul edilmek zorundadır ve bu nedenle belirleyici, evrensel bir temel ilkedir, her durumda saygı gösterilmesi gerekir: Yalnızca benim dar cemaatçiliğim değil; seninki de, ötekininki ve berikininki de...
Eğer benim dar cemaatçiliğim tehdit altında ise bu durumda yalnızca ve tamamıyla radikal dar cemaatçi olarak düşünürüm: Bir Sırp, bir Polonyalı, bir Yahudi olarak düşünürüm ve başka hiçbir şekilde düşünmem. Fakat bu günümüz dünyasında yapay bir durumdur (ve belki geçmişte de öyleydi).
Bir bölünme, nefse aykırı değildir: En azından, bölünebilirdir ve hatta bu onun için bereketlidir. Eğer kendimi güvende hissedebilirsem, kabile varlığı düşüncesinin getirdiğinden daha karmaşık bir kimlik edinebilirim. Kendimi birden fazla grupla özdeşleştiririm: Amerikalı, Yahudi, Doğu kıyısından, entellektüel biri, bir profesör olurum. İnsan, kimliklerin benzer bir çeşitlenmesinin tüm dünyada gerçekleştiğini düşlediğinde, dünya daha az tehlikeli bir yer halini alıyor. Kimlikler çeşitlendiğinde tutkular bölünür.
Düşünmemiz gereken, hangi siyasi yapıların bu çeşitlenme ve bölünmeye en uygun olduğudur. Bunlar ne bütünsel ne de özdeş bir karaktere sahip olacaklar. Bazı devletler kültürlerin çeşitliliği ve ortak bir vatandaşlık anlayışı ile katı tarafsızlıklarını/nötralize niteliklerini koruyacaklardır; başkaları federasyonlar oluşturacak, gene başkaları azınlıklara özerklik statüsü veren ulus-devletler olacaklardır. Bazen kültürel çoğulculuk yalnızca özel hayatta kendini gösterecek, bazen ise kamusal ifade bulacaktır. Bazen değişik topluluklar bir toprakta ortak yaşam süreceklerdir; bazen ise ayrı bölgelerde yaşayacaklardır. Kimliklerimizin sayısı ve özellikleri farklı olacağı için, çok sayıda düzenlemenin yapılmasını sadece bekleyeceğiz ve tasvip edeceğiz. Bunların herbiri faydalı da olacak hoşnutsuzluk da yaratacaktır ve hiçbiri çok uzun süreli olmayacaktır. Anlaşmazlıklarımız üzerine müzakereler yapabiliriz, ancak hiçbir zaman nihai bir çözüme ulaşamayacağız.
Bu aynı zamanda, paylaştığımız ‘insan oluş’un, bizi hiçbir zaman, herkesi kapsayan tek bir grubun üyesi yapamayacağı anlamına geliyor. İnsan cinsinin belirleyici ortak özelliği partikülarizmdir. Eski imparatorluklar ve totaliter rejimlerin sona ermesiyle en azından bu ortak özelliği kabul edebilir ve bunun gerektirdiği zorlu müzakerelere girişebiliriz.
Michael Walzer ,1992, Birikim, Sayı 45-46
Hazırlayan: Hatko Schamis