Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bir Filistinlinin Gözünden FİLİSTİN DİRENİŞİ
25 Kasım 2010 Perşembe Saat 20:51
Ben hiçbir zaman, bir halkı başka bir halkın karşısına koyup salt milliyetçi gerekçelerle Filistinlilerin özgürleşmesi adına kavga verdiğimi düşünmedim. Benim kavgam hep zulme ve işgale karşıydı.

Mustafa Bargouti




Soru: Bize kim olduğunuzu ve bu yola nasıl baş koyduğunuzu anlatır mısınız?

Cevap: Ben 1954 yılında Kudüs’te doğdum, ama çocukluğum burada, Ramallah’ta geçti. Ailem “Bir Sait” yakınlarında yer alan, buradan aşağı yukarı 25 kilometre uzaklıktaki Deir Ghassaneh köyündendir. Ancak 1948 sonrasında, babam Ramallah’ın yakınındaki El Bireh belediyesinde mühendisliğe başladı. Geniş bir aile olan Bargouti ailesi, kendimi bildim bileli siyasetle iç içedir ve bütün eylemlerde yer almıştır. Manda altındayken İngilizler dedemi ve erkek kardeşini hapse atmışlar. 1950’li yıllarda, köyde yaşayan herkes Ürdün yönetimine karşı sol muhalefetin bir parçasıydı.

Bu dönem, Nasırizm’in ve Panarabizm’in başlangıcıydı. O sıralarda Ürdün Komünist Partisi ve diğer sol güçler de bir hayli etkiliydiler. Yetişmemde enternasyonalist, ilerici literatürün büyük payı vardır. Ailemin olaylara bakış açısı da, milliyetçilikten ziyade daima toplumsal adaletsizliklere karşı çıkma ekseninde şekillenmiştir. Babam bize Tiberias veya Acre’daki Yahudi yoldaşlarını çok anlatırdı. Bütün çocukluğum boyunca etrafımda hep cezaevlerinden bahseden birileri oldu. Hapishaneye ilk olarak iki yaşındayken gittiğimi söylüyorlar. O zamanlar hapis yatan -kuşkusuz siyasal sebeplerden ötürü- amcalarımdan birini ziyaret etmek için götürmüşler. Bundan sonra da, 1960’larda birçok kitlesel gösteriye ve protestoya tanıklık ettim.

Soru: 1967 Savaşı sırasında on dört yaşındaydınız. Bu savaşın üzerinizde ne gibi etkileri oldu?

Cevap: O birkaç gün benim kişiliğimi yeniden şekillendirdi. Çok ağır bir sorumluluk hissettim. Öte yandan, çocukluğum sona ermişti. Artık işgal altındaydık. Hayat boyu kendimi adayacağım görevin başlangıcı bu olay oldu: Nasıl özgür olabilirdik?

Haksızlığa uğramış olmanın yarattığı duygu çok yoğundu. Çocuk olmama rağmen, bütün dünyanın yükünü sırtımda hissediyordum. Bir de Nasırcılığın işe yaramamasından kaynaklanan bir başarısızlık duygusu.

Artık başka bir şey bulmak zorundaydık.

İsrail gibi minik bir ülke nasıl olmuştu da Arap ordularını yenebilmişti? Atılan o ihtişamlı nutuklar ile gerçekte yaşanan bozgun arasındaki uçurum nasıl açıklanacaktı?

Bu, aynı zamanda, bir daha asla propaganda oyununa gelmemek açısından da bir ders olmuştu. Bazıları yenilgiciliği benimseyip, „Nasır yanlış yaptı, Amerikan yanlısı bir duruş benimsesek daha hayrımıza sonuç verirdi“ diyerek bu bozgunu kabullenmişlerdi. Bizse „hayır, direnmeye devam etmeliyiz, ama daha güçlü ve daha iyi bir şekilde“ diyorduk.

Ben hiçbir zaman, bir halkı başka bir halkın karşısına koyup salt milliyetçi gerekçelerle Filistinlilerin özgürleşmesi adına kavga verdiğimi düşünmedim. Benim kavgam hep zulme ve işgale karşıydı.

Soru: Tıp eğitiminizi nerede aldınız?

Cevap: Moskova’da. Oraya 1971 yılında gittim ve eğitimimi tamamlayabilmek için mecburen yedi yıl orada kaldım. Çünkü yurtdışında okuyan biri geri dönmek isterse İsrail ordusu onu rahat bırakmayabilirdi ve ben öğrenci hareketinde hayli etkindim. Tabii memleketimde olup biten her şeyi takip ediyordum, çok çetin bir dönemdi.

Eğitimimi tamamlar tamamlamaz, 1978 yılında geri döndüm ve o zamanlar Filistin’in en iyi hastanesi olan Kudüs’teki Maqased Hastanesi’nde dahiliye ve kardiyoloji alanlarında uzmanlığımı aldım. Siyasal açıdan hâlâ faaldim ve Filistin Komünist Partisi’ndeydim, ancak o sıralar bütün siyasal faaliyetler yasaklanmış olduğundan faaliyetlerin hepsi yeraltından yürütülüyordu. 1970’li yıllarda Ürdün’ün Filistinlileri ezdiği „Kara Eylül“ döneminden sonra, silahlı mücadelenin ilk evresine son vererek işgale karşı başlatılan yeni direnişin bir parçası olduk.

Bu yeni hareket, insanların karar verme mekanizmasına demokratik yolla katılabilecekleri türdendi. Medyanın bütün ilgisi FKÖ’nün Lübnan ya da Tunus’taki varlığına yöneldiğinden yaşanan bu dönem yeterince incelenmemiştir. İnsanlar, zeytin toplamak ya da tıbbi müdahale ekiplerine yardımcı olmak gibi çeşitli alanlarda gönüllü olarak çalıştılar. 1970’lerin sona ermesinden önce birkaç direniş komitesi oluşturulmuştu: Faaliyetleri düzenleyip koordine eden Ulusal Rehberlik Komitesi, Filistin Ulusal Cephesi ile bunların yanı sıra Filistin’in dört bir yanında kurulan yerel komiteler gibi. İlk intifada’nın embriyosu buralarda şekillendi.

Sedat’ın 1977 yılında İsrail Parlamentosu Knesset’e hitaben yaptığı konuşma ve ertesi yıl Camp David Anlaflması’nın imzalanmasıyla çok önemli bir dönüm noktasına gelinmişti: İsrail işgali sorunu çözülmeden bir „barış“ anlaşması yapılmıştı! Artık ne Mısır’a, ne Suriye’ye ne de bir başka ülkeye güvenebileceğimizi anlamıştık. Dışarıdan hiçbir beklentimiz olamazdı.

Kendi gücümüze güvenmeli ve her şeyi kendimiz düzenlemeliydik. Direniş, işgal’e ve İsrail yasalarına meydan okumak anlamına gelmeliydi.

Soru: Tıbbi Yardım Komitesi’ni nasıl kurdunuz?

Cevap: Maqased’deyken kısa sürede farkına vardım ki, İsrail işgali altındayken en basit sağlık ihtiyaçları dahi karşılanmıyordu. O zamanlar hükümetin sağlık için kişi başına harcadığı yıllık miktarın İsrailliler için 600 dolar, Filistinliler içinse 18 dolar olduğunu bildikten sonra bu pek de şaşırtıcı değil. Filistin nüfusunun dörtte üçü, tıbbi ihtiyaçları bir kenara bırakın, içme suyu ya da kanalizasyon şebekesi olmayan köylerde veya mülteci kamplarında yaşıyordu. 1979’da İsrailliler Hebron’da çok uzun sürecek ve ağır bir sokağa çıkma yasağı ilan ettiler. Maqased Hastanesi’nde çalışan bir grup ilerici doktor olarak, oradaki insanlara yardım etmek amacıyla yola çıktık, ancak İsrail ordusu geçmemize izin vermedi. Biz de geri dönmek yerine, “Hebron’a giremiyoruz, ama yine de bir şey yapacağız” dedik ve en yakındaki mülteci kampı Deheyfle’ye gittik.

O günü, bizi orada nasıl karşıladıklarını asla unutamam. Kampta yaşayan insanlar, doktorların kendi dertlerine derman olmak için, onları görmek için geldiğine inanamamışlardı. Ertesi hafta kampa yine gittik, bir sonraki hafta da…

Beş-altı meslektaşın gönüllülük esasına dayalı olarak kurduğu Tıbbi Yardım Komitesi’nin temelleri bu olayla atılmıştır. O günden bu yana, temel sağlık hizmetleri merkezleri, gezici klinikler ve yoksullara tıbbi yardım programlarından müteşekkil bir ağ oluşturduk. Ayrıca yapmaya çalıştığımız şeylerden biri de, işgal’in sağlık koşullarına olan etkisini göstermekti. Kontrol noktalarından geri çevrilen ambulanslar, alıkonan ya da tutuklanan sağlık personeli, Gazze’deki Tıbbi Yardım Komitesi merkezine helikopterden yapılan silahlı saldırılar veya İsrail işgal Kuvvetleri’nin açtığı ateş altında gelen ambulanslar gibi. Ambulansların kontrol noktalarında saatlerce bekletilmesi çok sık rastlanan bir durum. Geçilmesine izin verilmediği için doğum sancıları başlayan ve bebeklerini orada doğuran kadınlar oldu.

İsrailliler Tıbbi Yardım Komitesi’ni tanımayı reddettiler, ama biz onların tutumunu dikkate almamaya karar verdik. 1986 öncesi ilk intifada’nın arifesinde, Gazze dahil olmak üzere işgal edilmiş topraklar’ın her yanında Tıbbi Yardım Komiteleri kurulmuştu. İsrail askeri valisi, sağlık personelimizi 1911 Osmanlı kanununu ihlal ettikleri gerekçesiyle tutuklamak için Cebeliye kampına bizzat geldiğinde (çok kullanılan bir taktiktir; Osmanlı, İngiliz, Ürdün, İsrail... Hep kanunlara başvururlar. Bunlar yeterli olmazsa askeri bir düzen yaratırlar) yeni bir ekip gönderdik, onlar da tutuklandılar. Haftalar boyunca, içinde yabancı ve İsrailli doktorlar da bulunan ekipler yolladık. Bu sırada meslektaşlarımız İsrail’de mahkeme önüne çıkmaya başlamışlardı. Bir süre sonra, uluslararası tıp basınında bu konu üzerine yazılar da çıkmaya başlayınca, İsrailli yetkililer girişimlerimizle başa çıkamaz hale geldiler. Her zaman yaptıkları gibi, suçlamaları geri çekmeden davayı kapattılar.

Önceleri Filistin’deki tıp dernekleri de bize karşıydı. Bu dernekler en gelenekçi kesimin elindeyken, bizimle birlikte çalışanların çoğu yoksul bir çevreden ya da mülteci ailelerden gelmişti ve para kazanmak için değil, insanlara yardım etmek amacıyla doktor olmuşlardı. Kamplara elimizde doktor çantalarıyla gittiğimiz için bize Berberiler adını takmışlardı. Ama bizim o dönemki çalışmalarımız, çağdaş bir halk sağlığı politikasının temelini oluşturdu. 1980’den bu yana, Filistin’de yeni doğan bebeklerde ölüm oranı 1000’de 150’den 20’ye düştü.

Filistin’in demografik büyümesinin sebeplerinden birisi budur ve bu, aynı zamanda bir direniş biçimidir .

Soru: İlk intifada’nın bu tip özerk örgütlerle ortaya çıktığını belirtiyorsunuz. Peki, bu isyan nasıl başladı ve ne tür sonuçları oldu?

Cevap: 1987 yılının Aralık ayında, Cebeliye kampı yakınlarında bir İsrail askeri kamyonunun bir arabaya ateş açarak içindeki iki Filistinli işçiyi öldürmesi, bardağı taşıran damla oldu. İntifada hızla Gazze’den Batı Şeria’ya yayıldı. Kitlesel bir halk ayaklanmasıydı bu; insanlar her yerde silahsız bir halde sokaklara akın ettiler, birkaç gösterici taş atıyordu, hepsi o kadar.

İsrail Savunma Kuvvetleri’nin (IDF) bu ayaklanmaya tepkisi çok sert oldu ve ilk iki yıl içinde 120 bin kişi tutuklandı. Savunma Bakanı Rabin „kemik kırma“ emrini verdi. Bunu gerçekten kelimesi kelimesine söylemişti. Her gün Ramallah hastanesine elleri paramparça olmuş insanların geldiğini hatırlıyorum. İsrailli askerler, sokaklarda tutukladıkları insanların hepsini elleri duvara dayalı bir halde sıraya dizer, sonra da bilekleri ve parmaklarını taşlarla ezerlerdi. Doktorlarımızın birçoğu tutuklandı. Hapiste sağlık atölyeleri düzenleyip Tıbbi Yardım Komiteleri oluşturdular.

Hapishaneler halk üniversitelerine dönüşüyordu.

Direniş hareketi 1989 Noel’inde Kudüs’te düzenlenen bir gösteriyle doruğa ulaştı. Dünyanın dört bir köşesinden aktivistlerin yanısıra İsrail barış hareketi de oradaydı. Binlerce insan şehrin etrafında etten bir zincir oluşturdu. Bu olayın üzerine bir de Amerikan baskısı gelince, İzak Şamir, Washington ve Madrid müzakerelerine katılmayı kabul etmek durumunda kaldı. 1988-1989 yıllarında, bu sorunu iki devletli çözüm temelinde sonuca ulaştırmak doğrultusunda tarihi bir fırsat yakalamış olduğumuza inancım tamdı. Lenin’in tabiriyle, İsrail ordusunun artık işgal’i sürdüremeyeceği, Filistinlilerinse artık bu işgal’e tahammül edemeyeceği noktaya gelmiştik. İsrail için maliyetler kazancı aşıyordu. Sivil direnişçilere karşı tank kullanarak ilk defa herkesin gözü önünde baskıcı bir devlet konumuna düşmüşlerdi. Hareket uluslararası alanda çok büyük destek gördü ve İşgal Edilmiş Topraklar’da halkın ağırlığını arkasına aldı.

Fakat bu dinamik, çok geçmeden İsraillilerin hamleleri ve sözde bizi temsil eden Filistinli politikacılar tarafından yok edildi. Oslo anlaşmaları da, fırsatın kaçırıldığını perçinleyen bir teslimiyet belgesi oldu.

Soru: Sürgüne gönderilen FKÖ liderliğinin ilk intifada’ya bakışı nasıldı?

Cevap: Bu topraklarda yaşayan insanlarca başlatılan bu ulusal hareketin böylesine bağımsız ve güçlü bir şekilde büyümesi onları korkutmuştu. FKÖ 1967’den sonra Ürdün’de küçük çaplı bir çıkış yapmıştı, ama 1970’lerde Lübnan’da devlete benzer bir yapı haline geldi. Örgüte, daha sonra onu bürokratik bir yapıya dönüştürecek bir dizi hastalık bulaştı, yolsuzluk ve kişisel çıkar musibetleri belirdi. Petrol üreticisi ülkelerin maddi desteği de bu yozlaşmada çok önemli bir rol oynadı. Refah içinde yapılan bir devrim iyi bir şey değildir.

Yine de bu, Filistinlilerin çözmesi gereken bir sorun. 1970’li yıllarda İsrailli yetkililer defalarca FKÖ’yle Filistin diaspora topluluklarını Batı Şeria’dan ve Gazze’den uzaklaştırma girişiminde bulundular. Birlikte iş yapabilecekleri bir lider ekibi başa gelir umuduyla belediye seçimleri düzenlediler. Bu girişimler her seferinde başarısızlıkla sonuçlandı, çünkü seçilen temsilcilerin yüzde 90’ı FKÖ yanlısıydı.

Bunun ardından, Şaron eski aşiretlerin içinden daha esnek liderler bulabilmek amacıyla „köy birlikler“i oluşturdu. Ulusal Rehberlik Komitesi ve ilerici kuvvetler genellikle bu „birlikler“e karşı verilen mücadelede ön planda yer alıyorlardı ve onların Filistinliler adına bir meşruiyeti olmayan bir grup işbirlikçiden başka bir şey olmadığını göstermekte başarılı olduk. Daha sonra İsrail’i FKÖ’yle baş etmeye zorlayan yaygın bir mücadele şekliydi bu.

1982’de Beyrut’tan Tunus’a nakledilişinin ardından FKÖ, kaynak aktarmak, birlik liderlerini kendi taraflarına kazanmak, benzer yapılar oluşturmak gibi bürokratik yollarla Batı Şeria ve Gazze’deki varlığını kuvvetlendirmek için var gücüyle çalışmaya başladı. İçerideki demokratik hareket ile dışarıdaki yönetim arasında ciddi gerilimler ortaya çıktı. İsrailliler, önce Madrid, ardından da Oslo’daki görüşmelerde bu ayrılıklardan ustalıkla faydalanmasını bildiler.

Soru: Madrid müzakerelerine katıldınız, ama Oslo anlaşmalarına çok sert eleştiriler getirdiniz. Ancak çoğu gözlemci bu müzakerelerin tek bir sürecin iki adımı olduğunu düşünüyor.

Cevap: Hiç de öyle değil! İkisi birbirinden tamamen ayrı. Filistin tarafında, müzakereciler birbirinden oldukça farklı iki gruptan oluşuyordu. İsrailliler, kendileri adına konuşanların yaptıkları kurnaz psikolojik manipülasyonlardan ötürü itibar kazandılar. Arafat ve FKÖ yönetiminin kendi evlerinde görmezden gelinmekten ne kadar korktuklarını fark ettiler.

1991 yılında Madrid’de, dünya basını kameralarını Hanan Eşravi ve Haydar Abd el-Şafi’ye çevirmişti, ama o zamanlar İsrailliler onlarla görüşmeyi reddettiğinden FKÖ’den hiç kimse yoktu. Abd el Şafi ve diğerleri sürekli Tunus’a gidip, Arafat ve meslektaşlarının fikirlerini alsalar da, FKÖ bu kişilerin Filistin ulusal hareketinin önderliğini ele alacaklarını düşünerek paniklemişti ve Şamir’in, bu adı telaffuz eden olursa müzakereleri durdurma yönündeki tehditlerine rağmen, hiç bıkmadan halkımızın gerçek temsilcisinin FKÖ olduğunda ısrar ediyorlardı. Madrid’e gidiş sebebimiz Filistin’in birliğini sağlamlaştırmaktı. Bu doğrultuda, İsrail’in iç ve dış temsilcilerimiz arasına bir duvar dikmesini engellemek hayati önem taşıyordu. Ayrıca ekibimiz, İsrail tasfiyeleri durduracağına dair garanti vermezse bunun hiçbir anlam ifade etmeyeceği konusunda da hemfikirdi. Bize göre, bunun peşinen şart koşulması gerekiyordu. Aranızda bir anlaşma imzaladığınız halde taraflardan biri bölgeye girip yeni yerleşimler kuruyor ve kurulu olanları da genişletiyorsa, o zaman anlaşmanın bir anlamı kalmaz.

1993 yılının Nisan ayında, Tunus’taki FKÖ yönetimi -Oslo’ya uzanan yola adımını atmış olduğu halde- görüşmelerimizi tamamen engelledi. Oslo kararı, Madrid’deki Filistin heyetinin, dolayısıyla Filistin halkının haberi olmaksızın verildi. Bu mücadelede ortak olmamız gerekirken, bütün enerjisini mücadeledeki birlipin dağılmaması yönünde harcayan Haydar Abd el-Şafi gibi Filistin’in her kesiminden saygı gören bir lidere dahi haber verilmeden gizli görüşmeler yapılmaktaydı.

Oslo müzakereleri, hem teknik hem de siyasal açılardan bir felaketle sonuçlandı. Madrid’deki görüşmelere katılan ekibe çok dikkatli talimatlar verilmişti ve ulaşabilecekleri 600 bilirkişi hazır bekliyordu. FKÖ’nün Oslo görüşmeleriyse amatör bir grup tarafından yapıldı. Ebu Ala (Ahmed Kurey), Hasan Asfur ve Muhammed Ebu Kofl, deneyim, bilgi ve zekâ açısından tamamen yetersiz kişilerdi, izleyecekleri bir yol haritaları bile yoktu.

Ağustos 1993’te Aşravi ve Faysal Hüseyni, gerçekleştirdikleri görüşmelerle ilgili gelişmeleri konuşmak düşüncesiyle gittikleri Tunus’ta, FKÖ’nün çoktan imzalamış olduğu belgelerle karşılaştılar. Madrid’de Filistin’i temsil edenler, Oslo anlaflmasını ve üzerinde anlaşmaya varılan saçmalıkları işte bu olayla öğrendiler. FKÖ, iç yönetimin kabul etmeyi reddettiği her koşula boyun eğmiş ve yerleşim bölgeleriyle ilgili hiçbir şart koşmamıştı. FKÖ üyeleri onlarla dalga geçip böbürleniyorlardı. Ve bu gerçekten çok aşağılayıcı bir durumdu.

İsrailliler çok klasik bir müzakere tekniği uyguladılar, ancak görüşmeye çok iyi hazırlanmış uzmanlardan oluşan bir ekiple katılmışlardı. Karşılarında da bir grup sıradan insandan oluşan amatör bir ekip vardı. 1992’nin Aralık ayında Ebu Ala ile iki İsrailli akademisyen Yair Hirschfeld ve Ron Pundak, Londra’da düzenlenen bir toplantıda bir araya geldiler. Filistinliler söz konusu olduğundan, gayrı-resmi bir toplantıydı. Kaybedecek bir dakika yoktu, asıl meselenin bilinmesi gerekiyordu. Ama Hirschfeld ve Pundak, Ebu Ala’nın ağzından dökülen her sözcüğü kesin birer vaat olarak algıladılar. İstediklerini kabul ettiği zaman da, “Güzel, artık hükümeti sizinle görüşmesi için ikna etmeye yetecek kadar belge var elimizde. Ne de olsa biz yalnızca akademisyeniz. Bundan böyle Dışişleri Bakanlığı’nın yetkilileriyle görüşeceksiniz,” dediler.

1993’ün Mart ayında görüşmeler en başından alındı, Ebu Ala’nın anlaşıldı gözüyle baktığı meseleler bile tartışma konusu edildi. Bu sayede İsrail konuyu daha fazla çarpıtabilecekti. Çok büyük avantajlar kazandıkları üç ayın sonunda Uri Savir, “Ben Dışişleri Bakanı Şimon Perez’i temsil ediyorum, ama Rabin adına konuşamam ve kendisi de bundan hoşnut olmayabilir. Anlaflmayı sonlandırmak için Rabin’in temsilcisiyle en başından tekrar görüşmeniz gerekiyor,” şeklinde bir açıklama yaptı.

Devreye Rabin’in bir arkadaşı olan Yoel Singer adında New Yorklu bir avukat girdi. Üçüncü defa her şeye baştan başlamışlardı ve Singer’ın daha fazla şart kabul ettirmek için uyguladığı baskıya maruz kalıyorlardı. Daha sonraları Singer, bir röportajda, FKÖ’nün yüzlerce soruya cevap vermek durumunda kalmasına rağmen tek bir soru yöneltmemesine çok şaşırdığını açıkladı. İsraillilerin anlamadığı nokta, Filistinli müzakerecilerin saşkınlığından böyle büyük bir avantaj elde etmenin kendilerine fayda sağlamayacağıydı.

Nihai anlaşma öylesine yıkıcı, öylesine adaletsizdi ki, imzalayan taraflar dahi anlaşma hükümlerine sadık kalamadılar. Filistinli delegeler, „Hele bir yola çıkalım, sonrasına bakarız,“ şeklinde akıl yürütmüşlerdi. Söz konusu olan, tamamıyla bu kişilerin sorumsuzluğuydu. İşte böylesi durumlarda demokrasinin neden önemli olduğu anlaşılıyor. Çünkü demokrasi sayesinde müzakereciler halkın güvenebileceği kişiler olmak durumundalar ve altına imza attıkları belgelerin hesabını verebilmeliler. Ancak ülkelerinden, insanlarından uzak yaşayan bu liderler, her sayfa üzerindeki her virgülün ne kadar önemli olduğunun farkında değillerdi.

Oslo müzakereleri tamamen kendi yararlarına sonuçlanmış olsa bile, İsrail, anlaşmadan kendi payına düşenleri gerektiği gibi yerine getirmedi. Daha fazla zaman tanınırsa daha güvenli bir ortam sağlanacağını öne sürerek kararlaştırılan tarihleri ileri attılar; sonra da elbette anlaşmalar dahilinde yaptırıma tabi tutulan bu gecikmeleri bir dizi oldu bitti yaratmak amacıyla kullandılar. Rabin’in suikasta kurban gidişinin ardından, İsrail’de yeni bir fikir sıkça dile getirilir oldu.

Aslında bu fikrin doğuşunda Rabin’in kendisi anahtar bir rol oynamıştı: 1995 yılında Ayrım Duvarı’nın dikilmesini öneren ilk kişi oydu. Neredeyse açıkça ifade edilen yeni düşünceleri, “eğer ordumuzun gücü bütün Filistin’i almaya yetiyorsa neden yarısıyla yetinelim” şeklindeydi.

A, B ve C bölgeleri sistemi, Filistin Yönetimi’nin (FY) sadece Batı Şeria’nın yüzde 18’ini denetlemesine izin veriyordu. Duvarın gerçekte izlediği yola bakacak olursanız, tamamen Oslo’da kararlaştırıldığı şekilde inşa edildiğini görürsünüz. Tabii İsrail ordusunun, her ihtimale karşın diye düşünerek anlaşmalar ve Duvar için tasarladığı iki ayrı harita olduğunu bildiğinizde bu pek de şaşırtıcı gelmiyor.

İsrail hükümeti 1968 yılında bir Filistin oluşumunun var olabilmesini üç şarta bağlamıştı. Öncelikle bu tip bir oluşumun hiçbir yabancı devlete sınırı olmayacak ve sınırları İsrail denetimi altında kalacaktı. İkincisi, bağımsız bir yönetim talep edemeyecekti, sadece belirlenen görevleri yerine getiren bir yönetim kabul görebilirdi. Üçüncü olaraksa anlaşmaya varılan kararlardan geri dönüş olmayacaktı. Oslo’yla bütün bu şartlar yerine getirilmiş oldu.

Soru: Oslo anlaşmalarının Filistin’de nasıl bir yankısı oldu?

Cevap: FKÖ’nün teslim olduğunu görmek şok ediciydi. Yalnızca içerideki hareketi yarı yolda bırakmakla kalmadı; diasporayı, Ürdün, Libya ve Suriye’de kamplara yerleştirilen mültecileri de hayal kırıklığına uğrattı. Halk yine de temsil ettiği bütün değerlerin hatırına Arafat’a büyük saygı besliyordu, ancak yakında Filistin Yönetimi’ne dönüşecek olan bu liderliğe karşı derinden hissedilen bir burukluk da vardı.

1994 ilkbaharında Oslo anlaşmalarının imzalanışının ardından Yönetim’in patronları Filistin’e geri döndüklerinde onları gören, çabalarının semeresini almaya geldiklerini düşünürdü. Oysa bu durumun Filistin toplumu üzerindeki etkisi feciydi. İnsanlar iş ve para uğruna birbirleriyle rekabet etmeye başladılar. Akıllarında sadece kimin yönetici, yönetici yardımcısı ya da bakan yardımcısı olacağı vardı ve ne kadar kazanacaklarının derdine düşmüşlerdi, çünkü bir kısmı dış yardım, bir kısmı da vergi geliri olmak üzere ortada büyük paralar dönüyordu.

İsrail, bizden doğrudan alamadığını şimdi Filistin Yönetimi aracılığıyla almıştı. Sonuç olarak, ulusal hareket karmaşık bir hale geldi ve maneviyatı kırıldı.

Görüşmelere diyecek hiçbir şeyimiz yoktu, barıştan yanaydık. Bütün istediğimiz, bize gerçek bağımsızlığı ve egemenliği sağlayacak bir anlaşmanın imzalanmasıydı (bu şekilde, zaman çizelgesi belirsiz olan ve hileli bir çözüm sunan, üzerinde yeterince düşünülmemiş uydurma bir sözleşme değil).

1993 sonrasında iki cephede birden mücadele sürdürüyorduk. Biri, „barış“ maskesi altında ülkenin her yanına yeni karakollar ve kontrol noktaları yerleştirerek yerini daha da sağlamlaştıran işgal’e karşıydı. 1993 yılında anlaşmaların imzalanması ile 2000 yılında ikinci intifada’nın başlaması arasında İsrailliler 102 yeni yerleşim alanı kurdular ve halihazırda bulunanları da ikiye katladılar. Çoğu kişinin bildiğinin aksine, İsrail, kontrol noktası politikasını Oslo sürecinde uygulamaya başladı. Madrid müzakerelerinden önce herkes Kudüs’e ya da Gazze’ye istediği gibi girip çıkabiliyordu. Şu andaysa tam 703 kontrol noktası bulunuyor.

Aynı zamanda, içeride de Yönetim’e karşı mücadele vermek durumundaydık. Bu, sadece liderlerimiz İsrail’le görüşmeleri tamamen beceriksiz bir şekilde yürüttüğü için değil, kendilerini hızla büyük bir güvenlik ağına dönüştürdükleri için de gerekliydi. 140 bin Filistin Yönetimi çalışanının 56 bini polisti ve  bütçenin yüzde 34’ü onlara ayrılmıştı. Bütçenin yüzde 8’inin sağlığa, yüzde 2’sininse tarıma ayrıldığnı düşünüp sonuca siz varın. Bu yüzden, yeni bir hareketin ortaya çıkması gerekiyordu. Bu yeni hareket bağımsız bir Filistin devleti uğruna mücadeleyi sürdürecek, ama aynı zamanda sağlık, eğitim ve vergi konularını planlayıp toplumsal boyuta sahip olacak bir hareket olmalıydı.

FY’nin kuruluşu birçok bağımsız kampanyayı ve Oslo sürecinden önce gelişmekte olan çabaları tehlikeye attı. Yönetim, totaliter Arap hükümetleriyle aynı çizgide davrandı. Hayatın her alanını kontrol altına almaya çalıştı; örneğin, sendika başkanlığı seçimlerini yasakladı. 1998-1999 yıllarında öğretmenler kendi sendika başkanlarını seçme hakkını elde etmek için greve gittiklerinde, Yönetim grevi bastırdı ve militanları hapsetti. Birçok öğretmen işini kaybetti. Para akışını ellerinde tutabilmek için çoğu STK’yı kanatları altına aldı. Neredeyse bütün siyasal partiler Yönetim tarafından atanıyordu, bunlara sözde muhalefet de dahildi. Çalışanlarını finanse etmek için hepsi Yönetim’e bağımlıydı. Bizim Filistin Halk Partisi (önceki Filistin Komünist Parti) kanadı, Yönetim’e karşı halkın da desteğini alacak demokratik bir hareket oluşturma mücadelesi veriyordu. Ancak partinin eski liderleri Yönetim’le işbirliği yapmak istediler ve Arafat da onlara görev vermeye pek hevesliydi.

1996’da Genel Sekreter, Filistin Yönetimi’nin Endüstri Bakanı oldu, ama kısa süre sonra hastalandı. Yönetim’den para almayan tek parti Hamas ve biziz, yani Filistin Ulusal İnisiyatifi. Hamas çok zengin, dışarıdan maddi yardım alıyor. Bizse çok fakiriz, yine de bu ciddi bir mesele değil. Hem kimse bizim karşımıza, fırsatçı hayaller peşinde koştuğumuz iddiasıyla gelemez.

Soru: El Fetih hakkında ne düşünüyorsunuz? Dışlarıdan bakınca içinde zıt eğilimlerin var olduğu belli belirsiz bir toz bulutu gibi. Görünüşe göre çoğunluk, Arafat ve Yönetim’in arkasında duruyor, ama diğer hizipler Filistin Yönetimi tarafından kınanmasına rağmen intihar saldırıları düzenliyorlar. Sol güçlü olduğunda solun tarafını tuttu, şimdi de sağın yanında, Hamas’ın duruşuna, özellikle de kadınlar hakkındaki fikirlerine yakın duruyor gibi.

Cevap: El Fetih homojen bir hareket değil, aşırı sağdan “aşırı” merkeze kadar birçok unsurdan oluşuyor. Güçlü bir sol kanadı vardı, ancak zamanla tasfiye edildi, özellikle de 1993 yılında Filistin Yönetimi’nin kurulmasından sonra. O günden sonra El Fetih, Yönetim’e dönüştü ve hükümet partisi oldu. Bir öyle bir böyle açıklama yapmasının sebebi bu. Aynı zamanda, hem ulusal özgürlük hareketi, hem de işgal altında Yönetim olamazsınız. Bu konumlanma, çözümü mümkün olmayan her çeşit çıkmazı da beraberinde getirir.

El Fetih’in Hamas’a yakın olduğunu söyleyemem; Hamas’ın yöntemlerini benimsemesinin sebebi, o tarafın kendisine bir tehdit olduğunu hissetmesiydi.

El Fetih’in halk arasındaki destekçileri 1994 yılında yüzde 60 iken bugün yüzde 24’e düştü. Kamuoyu araştırmalarının sonuçları gerçeği yansıtmasa da, genel eğilim bu yönde. İsrail’le işbirliği yapıyor görünenlerin El Fetih ve Filistin Yönetimi olduğu bir ortamda, Hamas kendini tek direniş gücü olarak gösterebildi. Daha sonra El Fetih, kendini Hamas tarzında eylemler yapması için içeriden gelen çok büyük bir baskının ortasında buldu. Ve yine yanlış bir yola saptı.

Diğer taraftan, hem El Fetih hem de Hamas, Filistin toplumunun en gelenekçi kesimlerine bel bağlamışlardı. Aynı insanların verecekleri oylar için yarışıyorlardı. El Fetih, kadın kontenjanı ve belli bazı demokratik reformları açıklarken, bunu en tutucu kesimlerin oylarını kaybetmemek adına yapmıştı. Bütün bu sebeplerden dolayı El Fetih’in tutarlı davranması çok zordur.

Bu ulusal bir özgürlük hareketi midir, yoksa Filistin’i İsrail’de bir Bantustan haline getirmeye mi çalışmaktadır? İşgal devletiyle işbirliği yapmayı kabul mü edersiniz, yoksa bunu reddeder, sonucunda da Yönetim statüsünü kaybetmeyi mi tercih edersiniz? El Fetih hep ikisini de aynı anda yapmaya çalıştı. Bir yanda hayli sağ kanatta yer alan bir kısım üyesi neye mal olursa olsun İsrail’le pazarlığa oturarak anlaşmaya varmaya kararlı, diğer yandaysa silahlı mücadelenin kahramanları olarak görülen bir grup insanı barındırıyor. Bu ikili duruşun iler tutar tarafı yoktur.

Şu anki intifada’da El Fetih’in de büyük ölçüde sorumlu olduğu iki hata, davamıza ciddi bir darbe vurdu. Bu hataların ilki savaşçı bir zihniyet geliştirmek, ikincisiyse kurduğumuz ikili dil, diğer bir deyişle, intihar saldırılarını kınamak, ama bir yandan bu saldırıları gerçekleştirmek; İsrail’in siyasal hamlelerini kınamak, ama İsrail’le karşılıklı masaya oturmak.

Şaron’un Gazze’den sözde bir „geri çekiliş“ planı için resmi ağızdan ret alabilmek amacıyla kavga verdik, çünkü  bunun Filistin’in çıkarlarıyla taban tabana zıt olduğu ortadaydı. Tıpkı Körfez’de Lübnan’daki, Ürdün’deki Filistin diasporasına yapmak istedikleri gibi, bizi bölmek, parçalanmayı kurumsallaştırmak doğrultusunda yeni bir çabaydı bu. Yönetim buna karşı çıkma cesaretini gösteremiyor, „bu seçeneği de elde bulundurmak“ istiyor.

Buna esneklik denmez, bu birbiriyle ilgisi olmayan, sırf Arap ülkelerinden de çıkmayan bir sürü eğilimi tatmin etme ihtiyacından doğan kararsızlığın sonucu. Sloganların ardında net bir çizgi yok. İşte bu yüzden El Fetih, Hamas karşısında güç kaybediyor, Filistin toplumu daha fundamentalist olduğundan değil.

Soru: Ya Hamas?

Cevap: 1980’li yıllarda İsrail, özellikle Gazze’de, ayrıca Batı Şeria’da laik direniş hareketini zayıflatmak arzusuyla fundamentalizmi teşvik etti. Bizim resmi bir varlığımız yokken, islamcılar rahatça ortalıkta dolaşabiliyorlardı ve yardım dernekleri de gizlenmeye ihtiyaç duymadan çalışabiliyordu. Hatta bazı gruplara maddi destek dahi sağlandı.

İsrailliler, Müslüman fundamentalizmini kurarak FKÖ’yü zayıflatacaklarını düşünüyorlardı. Aynı senaryo Mısır ve başka Arap ülkelerinde de gerçekleştirildi ve ama kısa süre sonra oynadıkları bu kumar geri tepti. İslami Direniş Hareketi’nin kısaltması olan Hamas 1988 ilkbaharında kuruldu. Müslüman Kardeşler örgütünün -birçok şii örgütüyle karşılaştırıldığında -görece ılımlı ve gelenekçi kalan bir koluydu. Mısır ve Ürdün’de İslami Cihad Örgütü’nün yaptığı gibi hükümetin içeriğine meydan okumayan yumuşak bir muhalefet oluşturdu. Hamas, işgal’in acımasızlığı, ilk intifada’yı bastırmak için kullanılan şiddet, bozulan ekonomik koşullar ve umudun yitirilişiyle birlikte radikal bir tutum sergilemeye başladı.

Ancak Hamas bu haliyle demokratik sürece dahil edilmemeli ve seçimlere katılmaya davet edilmemeliydi. Biz doktorlar, insanların sebeplerle semptomları nasıl kolayca karıştırdığını biliriz. Şiddet, aşırılık, fundamentalizm ve intihar saldırıları, semptomdur. Zaman geçtikçe insanlar daha da umutsuz hale gelir ve daha çok şiddete başvururlar, bunun sebepleriyse işgal, zulüm ve adaletsizliktir.

Hamas’ın gücünü abartmamamız gerek. 1994’ten bu yana ona verilen destek arttı, ama sadece yüzde 8’den yüzde 24’e çıktı. Hamas 1996 seçimlerini boykot etme yolunu seçti, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ve Demokratik Cephe de aynı tutumu aldılar, ama katılanların yüzde 73’ü kayıtlı seçmendi. Halkın yüzde 92’si Madrid müzakerelerini desteklerken buna karşıydı. Hamas, bizim gibi Oslo müzakerelerine karşı olsa da, Filistinlilerin yüzde 63’ü İsrail sonunda bize bir şey verecek umuduyla onları destekliyordu.

Soru: Sizin Hamas’la bağlantınız var mı?

Cevap: Tabii ki var. Onlarla konuşuyoruz, bunu değil şunu yapın diyerek onları ikna etmeye çalışıyoruz. Hamas sırf kamikaze yetiştiren bir üs değil. Çok gelişmiş bir toplumsal ağa sahip, bunun yanı sıra, her ne kadar siyasal amaçlarına alet etse de, sağlık, barınma ve eğitim hizmetleri sağlıyor.

Yalnız son on yıl içinde Filistin siyasetinde en göze çarpan eğilim, kendini var olan hiçbir hareketle özdeşleştirmeyenlerin sayısındaki yükseliş: Bu oran 1994 yılında yüzde 9 iken bugün yüzde 45’e yükselmiş durumda. Bu insanlar Yönetim’in yolsuzluğunun ve düzensizliğinin farkında ve İsrail’e verilen tavizlere eleştirel yaklaşıyor, ama Hamas’ın fundamentalizmini de reddediyorlar.

Bu insanlar bizim kararlılıkla Filistin’e bağımsızlığını kazandırmak ve demokrasiyi getirmek amacını güden hareketimiz El Mübadere’nin hedeflediği seçmen kitlesini oluşturmakta.

Soru: Filistin Ulusal İnisiyatifi El Mübadere nasıl ortaya çıktı ve hangi güçleri harekete geçiriyor?

Cevap: 2000 yılının Eylül ayında ikinci İntifada’nın başlamasıyla El Mübadere’nin de temelleri atıldı. İntifada başladığında sokaklara dökülmüştük ve bunun bağımsızlık intifadası olduğunu öne sürüyorduk. Hamas ise buna El-Aksa intifadası adını vermişti.

Filistin Halk Partisi yönetimi bu ayrımın önemini, laikliğin kabul görüşünü anlayamadı. Ne yazık ki parti, bu olayların katılımcısı olmak yerine dışarıdan seyreden bir grup yorumcuya dönüşmüş gibiydi. Onu bunu eleştiriyorlardı, ama orada olsalar ne yapacaklarını sorsanız ne diyeceklerini bilmiyorlardı. Bizim hareketimizse her gün daha çok ses getirmekteydi. Mervan Barguti’yle birlikte ben o sıralarda en etkili konumdaydım.

Böylece mücadeleye devam etmeye ve Parti olmaksızın alternatif bir demokratik muhalefet oluşturmaya karar verdim. Abd el-Şafi, İbrahim

Dakkak ve ömrünün son yıllarında çok yakın bir dostluk kurduğum Edward Said’le iletişime geçtim.

Filistin hareketinin dış dünyanın da anlayabileceği seviyede bir Rönesans’a ihtiyacı olduğu açıktı. Ekim 2000’de 10 bin destekçinin imza attığı manifestomuzu yayınladık: şiddet içermeyen, askeri güçten arındırılmış intifada için laik bir programdı bu.

El Mübadere’nin, yani inisiyatif’in başlangıcı bu olay oldu. Resmi kuruluş tarihiyse, İsrail’in yeniden istilaya başladığı Haziran 2002’ydi. Çok kısa bir sürede 500 önemli şahsiyet bize katılmıştı. Bu sırada Arafat bana hükümetinde bir bakanlık mevkii önerdi. Filistin Halk Partisi’ne ağırlığını koydu, sonra da parti bu öneriyi kabul etmem için bana baskı uygulamaya başladı. Ben de 2003’ün Nisan ayında Parti’den istifa ettim.

El Mübadere, laik sol kanattan bireylere ve dernek, kadın hareketi, sivil toplum kuruluşları gibi gruplara açık demokratik bir koalisyon. Ancak bugüne dek bize daha çok ulaşanlar bireyler oldu. Çeşitli hareketleri altında toplayan bir şemsiyeye dönüşmeyi istiyoruz.

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’yle bağlantılı eylemler düzenliyoruz ve onları demokratik bir birlik çerçevesinde karşılıyoruz. El Fetih mensupları, hatta kendileri demokrat oldukları için fundamentalizmden rahatsız olan dindar insanlar bile bizi görmeye geliyorlar. Kalkilya’daki başlıca önderlerimizden biri, eskiden dini bir grubun mensubuydu. Başkalarını aramıza alırken ödün vermediğimiz tek bir şart koşuyoruz: Bu gruplar Hamas’tan ya da diğer fundamentalist örgütlerden ve Yönetim’den tamamen bağımsız olmalılar. Çünkü insanlar gelip bizimle çalışmak istediklerini söylüyorlar, ama diğer yandan da Yönetim’e bağlı kalmayı düşünüyorlar. Bu imkânsız bir şey. Demokratik muhalefetin bir parçasıyken hükümette yer alamazsınız. Bir seçim yapmanız gerek.

Soru: El Mübadere’nin stratejisi nedir?

Cevap: Bizim amacımız, Oslo’yla söndürülen halkın direniş hareketini yeniden canlandırmak. Ayrıca, işgal Bölgeleri’yle diaspora arasındaki bağlantıları yeniden kurmamız gerekiyor. Oslo sürecinde, yurtdışındaki birçok Filistinli, Yönetim’in onları unuttuğunu düşünerek aldatılmışlık duygusu içindeydi. İsraillilerle temas içinde bulunulacak noktalar yaratmak şart. Siyahlı Kadınlar, Guş Şalom, Yeş Gvul, Ta’ayuş gibi çok çeşitli İsrail örgütleriyle birlikte çalıştık ve Irak’ın işgali ya da Apartheid Duvarı’na karşı çıkmak için gösteriler yaptık.

Bizim stratejimiz, halkın mücadelesini işgale karşı bir eyleme dönüştürerek insanların bulundukları yerde kalmalarını sağlamak. Eğer yerlerinde kalırlarsa İsrail başarısız olacak, eğer giderlerse kaybeden biz olacağız. İşte bu yüzden, halkın içinde hareket halinde olmak, buranın sakinlerine sağlık, tarım ya da eğitim hizmeti götürmek bizim açımızdan önemli.

İkinci olarak, uluslararası destek ve dayanışmayı yeniden sağlamamız gerekiyor. Uluslararası hareketin sağladığı dolaysız yardımlardan ve fundamentalistlere  verdiği destekten ötürü bu bizim için hayati önemde. Diyorlar ki: “Tek başımızayız, herkes bize karşı, bütün Yahudiler bize karşı, Avrupa bize karşı.” Böyle bir tecrit hissi fundamentalizmi besler.

Toplantılarda sıklıkla bu konu üzerine tartıştığım oldu ve bu onları bir açmaza sokuyor: Sokağa çıkma yasağını kaldırmak için bize yardım etmeye gelen, bizi korumak için kendini canlı kalkan olarak kullanan ve hayatını tehlikeye atan bu yabancılara nasıl karşı olabilirler? Aslında birçok Hamas üyesi, bizimle ve uluslararası destekçilerimizle birlikte gösterilere katılıyor. Boykot çağrısı yapmıyoruz ama, Cenevre Konvansiyonu’nu ve uluslararası hukuku çiğneyen İsrail devletine karşı yaptırımlar getirilmeli.

Daha somut belirtmek gerekirse, İsrail’in insan haklarına gereken saygıyı göstermeyip çiğnediği AB-İsrail anlaşmalarının askıya alınması; şu an dünyanın en büyük silah ihracatçısı konumunda olan İsrail’le bütün askeri işbirliklerinin sona erdirilmesi; İsrail’e yapılan yatırımın durdurulması ve hükümet düzeyinde kültürel ilişkilerin kesilmesi.

Soru: Ocak 2005 seçimleri için El Mübadere’nin başkan adayı sizsiniz. Acaba işgal altındayken, İsrail ordusu her yerde varlığını sürdürürken ve Doğu Kudüs’te sandıklara gidilmesi yasaklanmışken seçimlerin özgürce yapılabilmesi mümkün mü?

Cevap: Zaten tam da bu yüzden bu seçim çok büyük önem taşıyor. Şiddet içermeyen özgürlük mücadelesinin bir aracı bu çünkü. İsrail hükümeti hep bizi yönetecek kişiye ve hangi anlaşmaları kabul etmemiz gerektiğine kendisi karar vermeyi istedi. Filistin tarafında sözü geçen delegelere sahip olmanın yolu, bu kişilerin düzenli olarak seçilmesi ve halkın güvenini kazanması, ama halkın haklarını hiçe sayarsa da bulunduğu yerden indirilebilmesi.

Bu, özellikle İsrail’in Filistin’i yönetmek için yeni bir taşeron grubu oluşturmaya, kendi halkının çıkarlarına karşı İsrail’inkileri korumaya hazır işbirlikçilerin görev aldığı bir güvenlik tertibatı kurmaya hazırlandıkları bu günlerde hayati derecede önem taşıyor.

Kampanyamız, dünya medyasının Mahmud Abbas (Ebu Mazen) lehine önyargılı davranması, FY’nin maddi kaynaklarının yasa dışı kanallara harcanması ve Yönetim’in bütün bürokratik ağının Abbas’ı desteklemesi, onu kendi adayları yapan ve seçilmesi için çok çaba harcayan Amerika ve İsraillilerin bizim ilerleyişimize engel olmak için her yola başvurması gibi çok büyük engellerle karşılaştı. Hamas’ın seçimleri boykot etme kararı da dolaylı olarak Abbas’ın lehine işledi, çünkü hareketin liderleri militanlarına bana oy vermemelerini salık vermişti.

Başkan adayı olarak, kampanya esnasında yedi kez İsrailli askerlerin tacizine uğradım ve iki kez de konuşmamı engellemek istedikleri için Kudüs’te tutuklandım. Ama beni en çok şaşırtan, güya „profesyonel“ olan Arap televizyon kanallarının tutumuydu. Onlar da, kuşkusuz ağır siyasal baskı altında bulunduklarından, El Fetih’in adayına arka çıktılar.

Biz yine de El Mübadere kampanyasını destekleyen sağlam bir demokratik koalisyon oluşturmayı başardık. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi, bağımsız örgütler, işçi komiteleri, Abd el-Şafi gibi demokratik solun güvenilir isimleri, Abd el-Sattar Kasem gibi ılımlı islamcılar ve Filistin toplumundan birçok grup bir aradaydı. Binlerce gönüllü yardım etmeye geldi ve sayısını bilemeyeceğim kadar çok kişi maddi bağışta bulundu. Sonuçta oyların neredeyse yüzde 25’ini elde ettik ve Hebron, Nablus ya da Beit Jala gibi büyük şehirlerde bize verilen oy oranı yüzde 30’ları buldu. Oylama sonrası yapılan ankette destekçilerimizin kadınlardan, gençlerden, mezunlardan, FY’de görev almayan kimselerden ve kendini Filistin hakları mücadelesine adamış kişilerden oluştuğu görüldü. Daha az baskının olduğu bir ortamda bundan çok daha iyi sonuçlar alacağımıza hiç şüphe yok.

Soru: Filistin-İsrail sorunu için ne gibi çözümler öngörüyorsunuz?

Cevap: Önümüzde iki seçenek duruyor. İlki, tabii ki bağımsız bir Filistin devleti. Ancak bu devlet, en azından tarihi Filistin’in sadece yüzde 23’ü olan 1967 sınırları içinde yer almalı ve başkenti de Doğu Kudüs olmalı. Bütün yerleşimler, hiçbir istisna olmaksızın tasfiye edilmeli. Oralarda yaşayanlar eğer isterlerse bulundukları yerlerde kalmaya devam edebilirler, amacımız kimseyi yerinden etmek değil, ama bu, Filistin egemenliği altında olmalı. Bizi koruyacak uluslararası bir kuvvetin yer alması koşuluyla, silahsızlanmaya karşı olunacak bir durum göremiyorum. Ancak taraflar, alınan uluslararası kararlara uymalı.

Eğer İsrail şu anki politikasını sürdürürse, eğer Gazze ile Batı Şeria arasında yeni bir Bantustan yaratmakta ısrar ederse, eğer Apartheid Duvarı öylece yerinde durmaya devam ederse, o zaman gerçek bir devlet kurmak adına hiçbir ışık yok demektir.

Bu durumda diğer çözüm, bütün vatandaflların eşit olduğu tek bir demokratik devlettir. Tabii ki böyle bir devlet de yalnızca Yahudi kimliğini taşıyamaz,hem Yahudi hem de Filistinli olmak durumundadır. Bunun ne türden sonuçlar yaratacağını düşünmek İsrail’de yaşayan çoğu kişi açısından hayli zordur.

İsrail devleti Filistinlileri hiçbir seçenekleri kalmayacak şekilde köşeye sıkıştırmanın yolunu arıyor. Eğer iki devletli çözümde anlaşmaya varırsak, bize sunulan seçenek Bantustan olmamız. Ve eğer o koşullar altında çift uluslu tek bir devlet istediğimizi söylersek, İsrail’i parçalamak istemekle suçlanacağız.

Ancak şu anda bize kaba kuvvet uygulayarak haksızlık yapan Amerikan-İsrail politikası ya da Oslo tarzı çözümlerle varılacak sonuç, sadece işgal altındaki topraklarda fundamentalizmin güçlenmesidir. Eğer Filistin, Bantustan haline getirilmiş bir polis devleti olursa, sonuç her iki halk açısından da tam bir felaket olacaktır.

(Türkçesi: Deniz Koç)
Düzenleme:Hatko Schamis


(*)New Left Rewiew (II) 32, Mart-Nisan 2005. Éric Hazan’la yapılan bu görüşme, Barguti’nin Paris’te, Editions La Fabrique tarafından yayınlanacak olan Rester sur la montagne: Entretiens sur la Palestine avec Eric Hazan başlıklı kitabından seçilmiştir.


Bu haber toplam 1548 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net