Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
KRASNAYA POLYANA VE SON SAVAŞ AĞACI
20 Ekim 2012 Cumartesi Saat 13:08

"Ne Kadar Silersen Sil Ya Yırtılır Defterin. Yada İzi Kalır Cümlelerin."

                                                                        Elif Şafak

Krasnaya Polyana, Rusça’da Kızıl/ Güzel Çayır anlamlarına geliyor.

Çerkes Ulusal Meclisi’nin son toplantısı  burada yapılmış ve muzaffer dört Rus kıtası  burada, 21 Mayıs 1864’te  bir ‘zafer töreni’ yapmıştır.

Rus yazılışında ve Abazaca’da Kbaada / Гәбаадәы, Adıge/ Çerkesçe’de Atkuac / Iэткъуадж (Yüksek yerdeki köy) adıyla bilinen bir yerleşim.

Karadeniz kıyısına 39.km mesafede ve 600 m. yükseklikte.

Daimi nüfusu 4 binin üzerinde.

Teknoloji/sanayi ekonomisinin, tarım ekonomisine, modern orduların, eski düzen ordulara, güçlünün zayıfa, imparatorlukların, yerli halklara, Rusya’nın, Çerkesya’ya üstün geldiği bir süreci anlatıyor 1864.

Ruslar, Çerkesler’e karşı alışılmadık bir savaş yürüttü: Gerilla taktikleri ile kendini savunan Çerkesya’yı bastıramayacağını, bastırsa bile Karadeniz kıyılarında, yani dış ülkelere açık bir yerde bulunan Çerkesya’nın ileride kendisi için sorun oluşturacağını hesaplayarak Çerkesleri itaat altına almayı değil, ülkesi ve ulusu ile birlikte yok etmeyi yeğledi.

Bu nedenle yöre, bir avuç Şapsığ bölgesi Çerkesini saymazsak, yerli nüfus yönünden insansız kalmış durumda. Onların sayısı ise on ile otuz bin arasında küçücük bir miktar.

Yaşını bilemediğimiz, 300 ila 400 arası bir yaşta tahmin ettiğimiz kadim bir meşe ağacının altındayız şimdi. “Son Savaş Ağacı” diyoruz ona.

Son savaşın kahramanlarını, özgürlüğü ve bağımsızlığı savunan insanları/ Onurlu Çerkes Savaşçılarını ve istilacı Rus askerlerini en son görmüş olan ağaç.

Orada neler olduğunu, bize en doğrusuyla anlatabilecek tek canlı.

İçi anlatacaklarıyla sıkılsa, yaprakları ürperse, dalları esnese bile, hayat onu dimdik ayakta bırakmış, bugüne değin. Adeta 1,5 asırlık Çerkes direnişini simgeliyormuş gibi.

Zulme, ölüme, cesarete, yurt sevgisine ve tarihe tanıklık etsin diye olmalı…

Aradan 150 yıla yakın bir süre geçmiş.

Ölenler ölmüş, kalanlar da yeryüzünün dört bir köşesine, Amerika, Avrupa, Anadolu ve Avusturalya’ya değin dağıtılmış.

Bugünse dağılanların dört çocuğu yine aynı yerde, ata toprağında. Aman Tanrım!

Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Yitirdiğimiz geçmişimizi, köklerimizi, değerlerimizi arıyoruz!

Tam da, tıpa tıp kaybettiğimizi anımsatan yerde!..

Meşe ağacı ve meşe koruları, eski Çerkeslerce Kutsal Orman/ Thaçeğmez/ Çığeyej sayılır, bu ormanlarda avcıları ve av hayvanlarını koruyan Mezıtha’nın/ Avcılar ve Orman Tanrısı’nın ve Büyükbaş hayvanların koruyucu tanrısı Ahın’ın [Ахын] barındığına ve bu ormanları dolaştıklarına inanılırdı.

Mezıtha altın boynuzlu bir erkek domuzun sırtında ormanları sık sık kolaçan edermiş, kızdırmaya gelmez, özellikle gebelik ve yavrulama mevsiminde av yapanların önünden hayvanları uzaklaştırırmış...

Ahın da bereket saçarmış, ilencini değil, sevgisini kazanmak için, her ilkbahar, onun için beyaz bir düve kurban edilirdi.

Çerkesler; Beyaz düveyi sürü içinde farklı böğürüşünden Ahın tarafından beğenilip seçildiğini anlar, düveyi sütle yıkar, Thaçeğmez ya da Çığeyej’e salar, çöktüğü yerde de bir ayin yapar ve düveyi Ahın adına kurban ederlerdi.

Aksi takdirde sürülere hastalık ve diğer belalar yayılabilir, yokluk/kuraklık içine düşülebilirdi…

Eski gezginlerin yazdıklarına ve bizim de bildiğimize  göre, Müslümanlık öncesi eski Çerkeslerin tapınakları yoktu…

Dini törenlerini açıkta ve meşe ormanı ile ırmak kıyılarında, su pınarı başlarında yaparlardı.

Ancak Hıristiyanlık döneminde kiliselerin yapıldığı da anımsanmalı, bunun kalıntı örnekleri, Wikipedia’nın Rusça ya da İngilizce “Карачай- Черкессия” ve “Karachai- Cherkesia” maddelerinde görülebilir.

Meşe’ye verilen önem ve kutsallaştırma, meşe, gürgen ve kestane ormanlarında tanrıların barınmakta olmalarından ileri gelirdi. Ayrıca Adalet Tanrısı Kutıj’ın ruhunun seçilmiş bir meşe ağacında saklı olduğuna inanırlardı.

Çoktanrılı (Thabe) dönemlerinden kalma olarak, her bir canlının bir ruhunun olduğuna, bu ruhun başka bir canlıda (meşe ağacı gibi) saklı olduğuna ve her bir canlı kümesine sahip çıkan değişik bir Tanrı'nın bulunduğuna inanırlardı.

Çerkesler, İslamiyeti seçtikten sonra da bu tür eski  inanışlarından tümüyle kopmamışlar.

Meşe ağacının ve korusunun ruhunun, kendilerini de koruyacağına ya da uğurlu geleceğine ilişkin inançlarını, kısmen de olsa sürdürmeye devam etmişler.

Fakat ne yazık! Hiçbir Tanrı Çerkesleri korumasına almamış... Buna Mezıtha da  dahil. Tanrılar Çağı’nın sona ermiş olmasının bir sonucu olabilir mi bu?..

Rusların Ortodoks Haçı artık  Çerkesya toprağının bağrına, hançer misali saplanmış durumda.

Sadece toprağa ve meydanlara değil, yol boylarına, evlerin alınlıklarına, dağlara, kalelere, gözle görünür her yere Rus Ortodoks Demir Haçları dikilmiş durumda.

Anlayacağınız Çerkes’in yüreğine hançer saplanmış durumda.

Her tarafta gökyüzünü gümbürdeten çan sesleri, kiliseler, küçük küçük şapeller, Çerkesya’nın her yanını tutsak almış zehirli sarmaşıklar ile tüm ülke karış karış sarılmış.

Bir tek mini minnacık zavallı Thağapş camii/ mescidi kalmış, Çerkesler’in İslamiyet dönemini anımsatan tek yapı… Koskoca Çerkesya, koca Şapsığ ne hallere düşürülmüş!…

Lazarevsk (Psışuape), Golovinka (Şehape), Dagomıs (Tığemıps), Soçi (Şaçe) üzerinden Adler ve oradan da Krasnaya Polyana (Atkuac) boyunca  yol işaret levhalarını izleyerek ilerliyoruz. Tabii Çerkesçe karşılıkları, parantez içinde biz ekledik.

Yoksa Rusya; Çerkesçeye hiç izin ve fırsat tanır mı? 2014 Soçi Olimpiyatları nedeniyle Putin, Soçi tarihinden söz ederken Grek Roma, Rum, Bizans ve Türk’ü saymış, ama her nedense, dili pelesenk olmuş olmalı, bu toprakların binlerce yıldır sahibi olan Çerkesler’i telaffuz etmeyi ‘unutmuş’…

Bu yerler, Abhazya sınırına hayli yakın.

Bir zamanlar Çerkesya’nın güneybatı bölgesinde yaşayan halkın bir kısmı Ciget kökenli (10- 17 bin), büyük kısmı da Şapsığ ya da Wıbıh idi.

148  yıl  öncesine değin bu  üç topluluğun dili bu yörede konuşulurdu. Tabii geçerli genel dil Çerkesçe/Adıgabze idi.

Günümüzden 3- 4 asır önce yaşamış olan Evliya Çelebi (1611- 1682), Wıbıhların güney komşuları olan Ciget(Sadz)ler'in de Çerkesçe konuştuklarını yazıyor.

Çerkesya’yı ve Çerkes ulusunu ayırıp, parçalamak isteyen unsurlara rağmen, uyanık olmak ve tarihsel geçmişimizi unutmamak/unutturmamak gerekir.

Bütün bu topluluklar – küçük bir Şapsığ Çerkesleri/nüfusu dışında- bu topraklardan tamamen silinmiş durumda. Yine de tarihsel izler bu topraklardan kazınabilmiş değil.

Ancak Çerkesya’nın Ciget (Sadz) yöresi bugün, yani  1896 yılından beri Abhazya’ya bağlanmış durumda, yeri gelmişken bunu da anımsatalım…

 

Adler’den sola Kafkas Dağlarına doğru saptığımızda, hemen yanımızda her hangi bir ırmak gözükmüyordu.

Fakat biraz sonra kendimizi Mızımta Irmağının solunda bulduk.

Büyük ve geniş yatağıyla Mızımta, biraz zayıflamış, debisi düşmüş, mevsim yaz,  ağustos sıcağı içinde olsak da, ses vererek gürül gürül akıyordu.

Artık Krasnaya Polyana yolundayız.

Kafkas Dağlarına, doğuya doğru, kilometrelerce yukarılara tırmanacağız.

Krasnaya Polayana’yı da geçecek ve Kafkas Dağlarının zirvelerine doğru çıkacağız.

Irmağın yatağı ve çevresi, zengin eko-sistemiyle ormanlar, adeta katliamdan geçirilmiş.

Her yer kesilmiş, devrilmiş devasa ağaçlar ile kaplı.

Her yer Çerkeslere ve doğaya karşı verdiği savaşın sarhoşluğundaki bir devletin, sevimsiz  yapı örnekleriyle doldurulmuş…

Irmak yatağının kazımı, tüneller ve büyük kompleksler, yaklaşan Soçi Olimpiyatlarının gürültülü ilk habercileri.

Sanırım İsviçre Alplerinde olduğu gibi, burada da bir turistik oteller zinciri yaratılmak isteniyor. Yerel mimari özellikleriyse hiç görülmemektedir. Her şey ithal, her şey Slav kokuyor, bize göre oldukça itici.

İsviçre’deki yerel doku, estetik mimari örneklerine rastlamadık.

Tarihsel, etnik ve kültürel doku, Slav Vandalizmi tarafından 150 yıl önce yok edilmiş olduğu için, ithal ve ikame bir ruhla ne kadar can ve yaşam bağışlanabilir bir coğrafyaya?

Yine de, büyük tatil köyleri ve oteller, termal ve kayak merkezleri, biri çok büyük, iki teleferik ağı kuruluyor.

Aşağıda, biniş yeri teleferiği yolcu alıyordu. Biz de ona binerek, yukarıya, dağların zirvelerine doğru bir yolculuk yaptık.

2.300.m’ye kadar teleferikle çıktık. Ve ondan sonrası ise telesiyejle çıkılacak.

Henüz açık olmadığı için telesiyeje binemedik.

Çıkarken aşağısı, devasa bir şantiyeyi andırıyordu.

Rusya bu iş için 40.milyar dolarlık  bir harcama yapacakmış. Anlaşılan Çerkesya coğrafyasında zorla başaramadığını parayla, parayla başaramadığını, stratejik adımlarla, onunla da başaramadığını teknolojiyle tamamlamaya çalışacak.

Rusya’nın en büyük derdi; Çerkesya’nın politik sınırlarını, kara yoluyla, bir başka ülke (Abhazya)’dan kopartmak ve belki de bu iki halkın birbirileriyle temasının kesilmesiyle, dayanışma mantığının da yok edilmesi.

Çerkesya’nın en güzel, en verimli, en değerli bölgesini, adım adım taramak, farklı halklardan insanları doldurarak, karmaşıklaştırmak, apolitik ve kozmopolitik hale getirmek.

Gücünü, Soçi’de deneyerek, büyük bir kent ve kendince at koşturabileceği bir alan yaratmak istiyor Rusya.

Nüfusun çoğunu Federasyonunun farklı bölgelerinden buraya transfer ederek işe başlamış ve bu transfer ordunun içine işsiz, yoksul Ermenistan yaylalarından kopup gelen insanları da ekleyerek, pekiştirmiş.

Yol boyunca Soçi-Adler-Krasnaya Polyana yolu çevresinde gördüğümüz çok sayıda yeni konutlar, sadece kötü yapılaşmanın işaretlerinden öte farklı anlamlar taşıyor.

Çarlık yıkıldı gitti, sosyalizm geldi. Sosyalizm de yıkıldı gitti, yeni bir rejim -federasyon yönetimi- geldi.

Fakat ne olursa olsun, zihniyet değişmemiş. Halen o İmparatorluk, Çarlık zihniyeti, devam ediyor. Baskı, talan, yerli halka zulüm, istimlak, yağma, halkları birbirine karıştırma, kapıştırma, onu oradan alıp, buraya koyma, kültürleri, dilleri katletme, eritme süreçleri, her tür oyun serbest bu diyarda!

Bilindiği gibi Rusya’nın daçalarının (yazlık konutların) bulunduğu  yerler arasında  Karadeniz kıyıları başta geliyor. Soçi, Anapa, Gelencik, Lazarevsk… En başta da Soçi…

Şimdi Soçi’de bu dev şantiye sonrasında ortaya çıkan tesislerle, önce 2014 Kış Olimpiyatları oynanacak, ardından  bölge, dünyanın en büyük kayak ve kaplıca merkezlerinden biri olacak. Putin’in tasarımı böyle.

Teleferikle yukarı doğru çıkarken, karmaşık duygular içindeyim.

Bir yandan doğanın böylesi bir pervasızlıkla katledilişini büyük bir üzüntü içinde izliyorum.

Diğer yandan da insanın, doğa ile savaşında akıl ve teknolojiyle aldığı mesafeyi şaşkınlık içinde izliyorum.

Bir yanda insanın gücü ve zekâsı parlıyor, diğer yanda, kazandığı savaşın çok şeyi  kaybettirdiği fark edilebiliyor.

Teleferikle yukarı çıktıkça, şantiye görünümü ve boyutlar giderek küçülüyor.

Kafkas Dağları ve ormanları, tüm yeşilliğiyle manzaraya görkemlilik ve güzellik katıyor.

Tuhaf bir durum; aşağıdaki bulutlu ve yağmurlu havanın yerini, yukarıda  giderek, aydınlık ve  güneşli bir hava alıyor.

Nasıl bir şey bu, anlaşılır değil. Fakat öyle oluyor işte.

Bakıyorsun, aşağılarda rutubetli, sıkıcı ve bunaltıcı bir hava, yüksek dağ doruklarında ise, aydınlık, ferahlatıcı  ve güneşli  bir hava. Tam bir tezat.

Doğa çok çetin burada.

Çerkesya dağları, ormanları ve ırmakları kolay kolay geçit vermemiş insanlara.

Ve bu doğal sebeplerden dolayı Çerkesler daima saflıklarını korumuşlar.

Çerkes Genetiğini bilen bir yorumcunun, bölge halkının genetik yapısı hakkında “Genetik Koğuş” adını vermesini, şimdi coğrafyaya baktığım zaman daha iyi anlıyor ve yorumlayabiliyorum.  

Şimdi 3 aşamalı teleferik zirvesinin en üstündeyiz. Bundan sonra sadece telesiyejle dağın en yükseği kalıyor.

1.Teleferik durağının yanı başında büyük bir otel komplesi bitirilmek üzereydi.

3. Duraktaysa dev bir ahşap yapı, restoran-kafe amaçlı olarak hizmet veriyor.

             

En özel yerlerden birisi, Mzımta ırmağındaki Ahştır kanyonudur. Kayalardan açılan dolambaçlı dağ yoluyla, Krasnaya Polyana köyüne kadar ulaşılabiliyor.

Yolda eskiden alabalık tesisleri ve Avrupa’nın en büyük arı kovanlığının bulunduğu Krasnaya Polyana Arıcılık Tesisleri bulunmaktaymış.

Ancak o karışıklık içinde ne alabalık tesislerini görebildik, ne de arıcılık tesislerini ziyaret edebildik.

Krasnaya Polyana köyü, deniz seviyesinden yaklaşık 600 m. yukarıda.

Burada dağ tesislerinin geliştirilmesine uzun zamandır, büyük önem verilmekteymiş.

Gerçekten bölgede bunun için gereken bütün şartlar mevcut.

Kar yağışının bol olması, kışların yumuşak geçmesi, farklı tipte yamaçların varlığı, anlaşılan uzun zamandır turistleri ve sporcuları buraya çekmekteymiş.

Şimdi olimpiyatlarla birlikte, hem bölgenin ve tesislerin reklamı yapılacak, hem de bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.

İkinci kuş tahmin ettiğiniz gibi.

2014 Kış Olimpiyatlarının yapılacağı yıl….. Aslında!….

1864 yılı, bilindiği gibi Çerkesya’nın Rusya tarafından işgalinin, soykırım ve sürgünün tamamlanışının tarihi ve 2014’te bunun 150. Yılı kutlamalarına denk gelen tarih.

Anlaşılan Rusya Federasyonu, Çarlığın yaptığı bu zulmü, olimpiyatlarla da taçlandırmak ve örtmek istiyor.

Tüm dünyaya ve insanlığa Çerkesya diye bir ülke olmadığını, bu toprakların Ruslara ve Rusya’ya ait olduğunu tescil ettirmek istiyor.

Tabii Çerkes ulusunun da eli boş değil. Şiddete başvurmak istemiyor ama… Dünyanın her yanında bu olan bitene sessiz kalmayı da gururuna yediremiyor.

Bilindiği gibi son dört yıldır, dünyanın farklı ülkelerinde farklı Çerkes STK’ları ayaklanmış durumdalar.

Dünyanın en önemli kentlerinde yürüyüşler yapılıyor, Rusya Federasyonu elçilikleri ve temsilcilikleri önüne siyah çelenkler bırakılıyor ve yüreklerdeki birikmiş tepki  dışarı vuruluyor.

Bu bölgenin tarihsel yerli halkı Çerkeslerdir.

Çerkes boyları/toplulukları, binlerce yıldır, bu ırmaklarda  yıkandı, balık tuttular, hayvanlarına su içirdi, yağmurlarında ıslandılar, güneşinde kurudular, düğünler yaptılar, çocuklarını yetiştirdiler, evlerini kurdu, ocaklarını tüttürdüler,  ormanlarında avlandı, toprağını ekip biçtiler, onurlu bir yaşam sürüp, son nefeslerini özgürce verdiler.

Bu dağlarda, vadilerde, ova, yayla ve kıyılarda yaşadılar.

Buranın florasını [bitki çeşidini] ve faunasını [hayvan türünü] tanıdılar ve adlandırdılar.

İnanılmaz bir şey! Bu topraklar üzerinde yaşamış halkımızın dili Çerkesçe’de 1.500 üzeri ağaç ve bitki adı saptanmış bulunuyor.

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ülkesinde olmayacak bir durum. Hangi ulusun, hangi dilinde böylesi dile ve kültüre yansımış doğa zenginliği var?

Çünkü bu zenginlik doğrudan, bu topraklara ait olmak ve bu havayı solumak demektir.

Bu adlandırmalar, yabancı ve istilacılara ait değil, tamamen bu halkın çocuklarına, Çerkeslere ve onların atalarına aittir.

Üstelik tarihin hiçbir döneminde adı imparatorluk ya da emperyalizmle eş değer bir adla anılmamış olan  bir halktan söz ediyoruz.

Eğer farklı coğrafyaları, farklı dilleri ve kültürleri sömürmüş bir dil, bir kültür, bir halk olsa sözünü ettiğimiz şey farklı bir kategoride değerlendirilebilirdi. Biz de saldırgan uluslardan, devletlerden biri olarak dilimizi, kültürümüze çaldıklarımızla zenginleştirmiş sayılabilirdik.

Ama durum hiç de  öyle değil!

Bu dil, bu coğrafyaya o kadar ait bir dil ki, sadece gezip, görmek gerek… Ve mutlaka!

Her ırmak, her dere ve çok sayıda su kenarı yerleşim yeri, Çerkesya’da Çerkesçe’de su/ ırmak anlamında “Psı” sözcüğü ekini taşıyor: Psekups, Şepsı, Psıbe, Makopse, Psekups, Afıps, Psışu, Psışuape, Psıj, Psıfabe, Psov, Tuapse, ve daha daha  niceleri.

Soykırıma, sürgüne ve her türlü tahribata rağmen Çerkesya’nın bir çok yer adında Çerkesçe sözcükler yaşamayı sürdürüyor, sürdürecek.

Bu da ilginç bir anekdot olsa gerek.

Gezi yazımızın sonuna geldik. Bitsin istemiyoruz ama her yazının başı gibi sonu da olmalı.

Şimdi bölgenin Çerkesler ve Ruslar adına nasıl bir öneme haiz olduğunu gösteren bir tarihsel bilgi verelim.

Tarih 21 Mayıs 1864'tü.

Dört ayrı yönden gelen dört Rus askeri müfrezesi, geldikleri yönleri temsilen bulundukları  yere konumlandılar.

Çar II.Aleksandır'ın kardeşi, Kafkasya Orduları Başkomutanı, Naip Grandük Mihail Nikolayeviç bir konuşma yaptı.

Çerkesler'le sürdürülen bu uzun savaşın kendi zaferleriyle sona erdiğini, temizlenmekte(!) olan Çerkesya topraklarının sonsuza kadar artık Rus toprağı olarak kalacağını ilan etti(!)

Ardından büyük bir dini ayin ve büyük bir askeri geçit töreni yapıldı.

Savaşa katılanlara madalya ve nişanlar dağıtıldı.

Kutsal haç askeri birlikler arasında dolaştırıldı.

Bütün Rus ordusu askerleri, Ortodoks papazlar tarafından kutsanmış su atılarak kutsandı.

NOKTA NOKTA NOKTA!!!

Çerkesler’in direnişi, biraz da işte bu “nokta”lara!

Hiçbir şeyin bitmediğini ve nokta diye bilinenlerin aslında virgül olduğunun altını kalın harflerle çizerek… Yerin yedi kat dibine gönderilmiş sanılan bir halkın, dili, kültürü, gelenek, yaşam tarzı ve genetik varlığıyla, kendi küllerinden yeniden doğuşunu kanıtlamak üzere, silkinip ayağa kalkışı!

Ne mutlu! Bu güzel coğrafyayı kendine yar bellemişlere!

Ne mutlu! O güzel ülkenin, o zarif halkına!

Kana, yok oluşa, zillete, esarete direnenlere! Ne mutlu!

Onuru, her şeyden üstün tutan o halkın çocuklarına!

Ne mutlu!


Bu yazı toplam 13872 defa okundu.





hapicevdet yıldız

Muteşem bir yazı, istila edilmiş anayurdun havasını getiriyor. Teşekkürler Semih.

08 Mayıs 2013 Çarşamba Saat 13:59
SEMİH AKGÜN

غسان ع أخ!
شكرا جزيلا لك!
تحياتي!

30 Ekim 2012 Salı Saat 16:14
غسان ع

موافقة

30 Ekim 2012 Salı Saat 01:59
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net