Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
Nasıl Bir Çağda Yaşıyoruz, Dilimiz ve Kimliğimiz Ne durumda? -3
23 Ekim 2011 Pazar Saat 00:02

Bir süre önce,5 Ekim’de Adıge Cumhuriyeti’nin 20’nci kuruluş yılını kutlamıştık. Bu nedenle de dizi yazımıza ara vermiştik. Şimdi, bu üçüncü yazımızda, diasporadaki, Türkiye'deki Çerkeslerin sorunlarına ve yapılması gereken konulara kısaca değinmeye çalışacağız.

***

Genel durum

Şu sıralar Adıge/Çerkeslerin çoğu diasporada. Bu insanlar arasında,bildiğimiz kadarıyla, İsrail ve Kosova’da (Yugoslavya döneminde) yaşayan Adıgeler’e pozitif haklar(azınlık hakları) verilmiştir. Diktatör Çavuşesku’nun devrilmesi sonucu Romanya’da da azınlıklara gelişmiş haklar tanınmıştır, ancak oradaki Çerkesler’in durumu hakkında bir şey bilmiyoruz, elçilik ve konsolosluklardan soruşturulmalı. Adıgeler’in bulunduğu diğer yerlerde (Türkiye,Suriye,Ürdün, Libya,vb) demokratikleşme ve toparlanma süreçleri henüz tamamlanmış değil ve oralarda asimilasyon süreçleri olanca hızıyla işliyor.

Bu ülkeler kendi azınlıklarını destekliyor ve koruma altına alıyor değiller, aksine demokratik haklarını vermemekte,engeller koymakta diretiyorlar.

Bu yazımızda Türkiye’deki duruma değinmek istiyoruz. Çünkü Türkiye’de yeni bir anayasanın hazırlık çalışmaları ve tartışmaları başlamış bulunuyor. Bazıları ‘terör’ diyerek çalışmaları erteletmek istiyorlar. Terör ayrı, demokratik haklar sorunu ayrıdır. Karıştırılmamalı.Bizler de,bu gibi konulardaki görüşlerimizi ortaya koymaya devam edeceğiz.

***

Diasporada ki Çerkes sayısı

Önce nüfus durumunu ele alalım:

A-Rus kaynaklarına göre,1860’larda Kafkasya’dan Türkiye’ye yaklaşık 500 bin kişi ‘göç’ etmiştir (Adıge,Abazin,Nogay,Oset,Çeçen,vb). Bu 500 binin, 418 bini Adıge’dir (17 bini Kabardey,gerisi diğer Adıgeler) (1).Bu sayıya, 1870-1890 yılları boyunca, Rusya’nın Kuban ilinden (oblast) Türkiye’ye göç eden Adıgeler’e ve komşu yörelerden gelen diğer Kuzey Kafkasyalı kardeş topluluklara ait sayılar dâhil değildir.

Şu durumda,Türkiye’ye göç eden Adıge sayısı 500 bin, Kuzey Kafkasya kökenlilerle (Adıge,Abazin,Nogay,Çeçen,Oset,Karaçay, Dağıstanlı ve böyleleri ile) birlikte de, 600 bin ya da üzeridir. Değerli İngiliz yazarı W.E.D.Allen’e ve Rus danışmanı Paul Muratoff’a göre,Rus hükümetince, 1860’larda Türkiye’ye göç ettirilen Çerkes sayısı 600 binin üzerindedir (2).

Normal bir artışa göre, 500-600 bin sayısının, bugün için 5 milyonu,dahası 6 milyonu aşmış olması gerekirdi. Üstelik rakamlara, 1877’de, Çerkesya’nın güney komşusu Abhazya’dan Türkiye’ye yapılmış olan göçe (kaçışa) ilişkin olarak verilen 30 bin üzeri sayıyı da eklemiş değiliz.

Yeniden belirtelim, verdiğimiz bütün bu rakamların hepsi Rus ya da dış kaynaklıdır.

Ruslar politik davranıyor ve sayıları küçülterek veriyorlar,sözgelişi Prof.Bırsır Batırbıy, 1864 yılı öncesi Çerkes nüfusu konusuna ilişkin olarak şunları söylüyor:“Rus kaynakları rakamları küçültüyorlar. Belgeler Karadeniz kıyılarının karınca gibi insan kaynadığını, tepelere değin yamaçlarda işlenmemiş tek bir karış yer bile bulunmadığını belirtiyor. Bu insanlara ne oldu?Bütün bu insanlar vahşi istilâ sonucu telef oldular. 500 binden çok insanın öldüğü hesaplanıyor” (3).

Rus askeri komutanlığının 1830 yılında, Adıge casusların da yardımıyla yaptırdıkları  bir araştırmada, Çerkesya Adıge nüfusunu 1 milyonun üzerinde olarak derlemişlerdi.

Ancak,aynı Ruslar 1864 yılı öncesi Çerkes nüfusu konusunda,ölen Çerkes sayısı kadar, yani 500 bin gibi bir rakamdan söz ediyor, bazı Ruslar da rakamı 700 bine doğru yükseltebiliyorlar.

Buna karşın, Sovyet Kabardey yazarı Kardanov ise,sayıyı 500 binin de altına düşürmeye çalışmıştır…

 

B-Çerkes kaynaklarında,Osmanlı topraklarına yerleşen Çerkes sayısı 1 milyon ya da üzeri, genellikle de 1,5 milyon olarak belirtiliyor, Çerkes nüfusu için de 2 milyon ve üzeri rakamlar kabul görüyor. Uzatmıyorum.Türkiye’ye gelen 1-1,5 milyon rakamına göre, diasporadaki nüfusumuzun, bugün için 10 milyon ya da üzeri olması gerekirdi. Bu insanlar, ölmüş ya da dölsüz düşmüş olamazlar. Peki, bu insanlara ne olmuş olabilir?

Bu nüfusun bir kesimi yağmalanmış,esir pazarlarında satılmış,‘devşirilmiş’,haremlere kapatılmış, sonuç olarak asimilasyona uğratılmış, ancak ulusun kökü kurutulamamıştır (Bir topluluk ya toptan öldürülerek ya da asimile edilerek ortadan kaldırılabilir). Bütün olarak ele alındığında,Çerkeslerin başına gelmiş olan olay, tartışmasız bir soykırımı olayıdır. Güzel kızlarımız ve yakışıklı gençlerimiz toplumdan ayıklanmış, evlilik yoluyla kapatılmış, çocuklarımız yağmalanmış,devşirilmiş,satılmış ve asimilasyon tırpanına kurban gitmiştir. Ancak,devşirilmiş bu kesim içinde Adıge anılarını hâlâ yitirmemiş olanlar, torunlar var. Onları kazanmamız gerekir. Bunlar çoğunlukla varlıklı ve eğitimli bir toplum kesiti. Önemliler.

Sırası gelmişken,örnek olması için, tanığı olduğum ve tanıdığım bir ‘devşirmeye’ ilişkin eski bir gözlemimi sunayım:

Eski bir sporcu olan, yoksul ve mesleksiz (orta eğitimli,zengin arayışları içinde olan biriydi,zaman zaman da karşılaşırdım),ama saygı gören bir Adıge genci, varlıklı ve eğitimli bir İstanbullu kız ile evlenmeyi başarmıştı. Aslında yerli İstanbullu kadın ‘yoku bilmez’, yoksula da varmaz ve zor idare edilir,ama her nasılsa bu iş gerçekleşmişti. Delikanlı endamlı ve yakışıklı biriydi,hakkını vermeli kız da güzeldi. Kız tarafının bu evliliği pek sindiremediği anlaşılıyordu, genci küçümser ve tepeden bakar bir tavır içindeydiler. Aile,o an,bir kır kahvesinde oturuyordu. Genç de aralarındaydı,sessiz, mahzun ve usulca çayını yudumluyordu. Yakınlardan geçen başka bir genç, eski bir arkadaşı olmalı, genci görüp masaya doğru geliyor, genç ve eşi,geleni karşılıyor, sandalyelerini biraz geriye çekip ona yer gösteriyorlar, kız da işaretle çay söylüyor. Diğer dört kişi ise istifini bozmuyor, dönüp bakmıyorlar bile,ayrılırken de kıllarını kıpırdatmıyorlar ama çay paralarını ödüyorlar. İki lüks araba kalkıyor, biri kız ile oğlanı alıp gidiyor...

Yaklaşık 30 yıl öncesine ait bir anı bu. Modern bir örnek. Daha sonra genci hiç görmedim. O zamanlar şimdiki gibi özel araba bolluğu yoktu, araba lükstü ve bir ‘ayrıcalıktı’.

Bizler, birbirini seven iki gencin evlenmelerine karşı gelemeyiz. Eş seçimi,bireye kalmış demokratik bir hak. Bizimkisi eşitsizliğe, asimilasyona ve devşirme olma durumuna bir tepki ve eleştiridir sadece.

‘Davul dengi dengine diye çalar’ dememişler boşuna.

Yine de,İstanbullu ailenin davranışını ‘kibarca’ bulabiliriz,normal de sayılabilir. Birçok devşirmenin hali ise, ‘Yandı gülüm keten helva’…

Maalesef, topluluklarımızın ve kişilerimizin birçoğu devşirilmeye ve boynu büküklüğe yatkın olmuş mu ne?

Aç kal, ama eşitin ve kendinden olanı seç, toplum ve birey olarak kişilikli kal. Bu bizde bir eğitim ve bir onur anlayışı, bir parola olmalı.

Veren hep biz oluyoruz, alan da başkaları…

***

Bir fıkra, Osmanlı toprağına yerleşme- ‘göç’ …

Halk arasında anlatılır:Rus Çarı, Osmanlı Padişahına “Sana bir kavim yolluyorum. Arı kovanı gibi, bir arada bırakırsan sokar. Dağıtırsan sokamaz. Ama içlerinde Vıbıh (убых) denen “katsğuan” (‘къэцгъуан';sarıca arı) cinsi bir kavim de var. Dikkat et, Vıbıh tek başına da sokar”.

Bu bir fıkra,gerçek midir, değil midir, bilemem, anlatılır. Bizimkiler övünmeye bayılırlar. Ama doğru bir yanı da olmalı, çünkü fıkra bir gerçeği yansıtır, durduk yerde anlatılmaz.

***

O hesap Çerkesler Osmanlı yönetimince, 'ayrıcalıklı' sayılacak biçimde, toprak ve mülk verilerek bir tür ‘ödüllendirildiler’, Karadeniz bölgesinin verimli ovalarına ve Balkan topraklarına dağıtılarak, kümeler, köyler halinde yerleştirildiler (1864). Sözün kısası, Çerkesler konusunda ‘mükemmel’ bir toplum mühendisliği yapılmış olmalı. O sıralar Türkiye’de toprak (tapulandırma) kanunu yeni kabul edilmişti (1858). Yani Türk köylüsü ya da yerli ahali topraksızdı; toprak, devlet adına köy ağalarının (beylerin;pşı) denetimindeydi, köylü de onların ırgatı (toprak kölesi;pşıl’ı) idi.Çerkes göçmenlere toprak verilmesi olayı, herhalde Osmanlı’da bir ilk olmuştur.

Osmanlı’da ve Avrupa feodalizminde, demokratik Çerkesya’da olduğu gibi, köylü sınıfının bireysel toprak mülkiyeti hakkı yoktu, toprak devletin ya da üst sınıfların (soyluların), kilise ve vakıfların mülkiyetindeydi. Köylü ise, toprak kölesiydi (serf,pşıl’ı). 1789 Fransız devriminden sonra, Avrupa’da bireysel mülkiyet ilişkileri gelişmeye başladı. Köylülere toprak mülkiyeti Rusya’da, 1861 yılı reformları sonrasında tanınmıştır. Osmanlı ise, 1839 Tanzimat Fermanı ile birlikte bireysel mülkiyeti -biçimsel olarak- tanımış, ama yaygınlaşmamış, Kırım Savaşı (1853-1856) ve iç sorunlar nedeniyle olmalı, 20 yıllık bir gecikme yaşanmıştı.

***

1858 yılında kabul edilen Osmanlı tapulandırma kanunu ile, belki de Çerkesya’daki koşullar ‘yaratılmak’, Çerkes göçünün yolu açılmak ve hızlandırılmak istenmiş olmalı. Sessiz ve gizli çalışmalar yapıldığı anlaşılıyor: Bir yıl önce, 1857’de,1855’te, yani  Kırım Savaşı koşullarında yasaklanmış olan Çerkes köle ticareti yeniden serbest bırakıldı, bu da göçü özendirecek bir taktik olmalıydı. Ayrıca göçmenlerin yerleştirileceği yerler de belirlenmişti: Anadolu’nun Karadeniz bölgesi ovaları ve Balkanlarda da Güney Tuna boyları

Rus hükümeti 1860’da Karadeniz kıyılarında ve daha doğudaki Kuban ili (oblast) dağlık kesimlerinde yaşayan ve Rus egemenliğini bir türlü tanımamış olan Çerkesleri (Şapsığları,vb) sürme (deportasyon) kararını almıştı. Daha önceleri, Rus makamları Kırım Savaşı (1853-1856) ertesinde, 1857'de Çerkesleri sürme ve dağıtma sorununu ele almış bulunuyorlardı. Osmanlı bütün bunları biliyor ve Çerkesleri kabul etmek için Ruslarla görüşmeler yapıyordu. Rus generali Loris-Melikov da, bu iş için, yani sürülecek Çerkesleri kabul ettirmek için İstanbul’a gelmişti.

Osmanlı’da yapılan hazırlık ve düzenlemelerin anlamı, Çerkesleri özendirme üzerine olmalıydı: ‘Özgür köylüye, gel sana bedava toprak ve mülk var;köle sahibine de,köleni al gel,sana da bedava toprak ve mülk var,ayrıca köleni kullanabilir ya da satabilirsin’ mesajları verilmek isteniyordu.

Öte yandan, Rusya’da kölelik (serflik) ,birkaç yıllık bir hazırlıktan sonra 1861’de kaldırılmış ve bir tasfiye süreci içine girilmişti. Çerkes köle sahiplerinin bunu bilmemeleri olanaksızdı.

***

Çerkesya ve Türkiye’de mülkiyet ilişkileri

1796 yılı köylü devriminden beri, Çerkesya tamamında bireysel mülkiyet ilişkileri güçlenmiş, Çerkes köylü sınıfı (fekol’) yönetimi,egemenliği  ele almıştı, yerel meclislerin (khase-xase) yönetimleri vardı (1796 yılı öncesinde bireysel mülkiyet ve eşitlik,sadece birkaç yörede sözkonusuydu). Göçler sırasında Çerkes,Osmanlı ülkesinde, kendi ülkesindeki ilişkilere benzeyen bir toprak düzeni ile karşılaştı. Bu bakımdan ayrıldığı yer ile yeni yerleştiği yer birbirine benziyordu, yeni yerini yadırgamamıştı. Osmanlı, Çerkeslere 'hoşgörülü ve cömert' davranıyordu. Bu da göçü özendiriyor, Çerkes’i verilen toprağa ve diasporadaki yeni köyüne bağlıyor ve statüko yanlısı yapıyordu. Dürüst ve güvenilir olduğu için yönetimde de Çerkes’e genişçe yer verilmeye başlanmıştı. Şimdi de öyle, yönetim kademelerinde en dürüst olanlar, oransal olarak yine Adıgelerdir.

Çerkes, kendisine uzatılan herhangi bir yardım elini, bir gülümsemeyi bile karşılıksız bırakmayan bir gelenekten ve toplumsal anlayıştan geliyordu, eski Adıge toplumu içindeki ilişkiler öyleydi. Osmanlı, kendi koşullarını Çerkes beğenilerine göre düzenlemiş durumdaydı, yoksa, göç, elbette o boyutta olmaz ve Rus yönetimindeki Kuban’a yönelirdi, Karadeniz kıyılarından ayrılıp Kuban düzlüklerine yerleşenlerin sayısı da 40 binlerde kalmazdı.

O dönem Çerkes demokratik toplum yapısı ve mülkiyet ilişkileri ileri, demokratik ve insanlığın evrim sürecine uygun bir özellikteydi.

***

Anlaşılan Osmanlı,Çerkesleri iyi tanıyor ya da ‘iyi bir danışmanlık hizmeti alıyor’  olmalıydı, usta taktiklerle Çerkesleri çekmeyi,dibi delinmiş  un çuvalı gibi koca bir ülkeyi, Çerkesya’yı boşaltmayı başarmıştı (Osmanlı Çerkes’i bir tür satın alıyor, İmparatorluğun geleceği adına Çerkes’ten yararlanmayı umuyordu. Bunun için kesenin ağzını açmıştı. Rus ise, Çerkes’ten kurtulmak, bir an önce Çerkesleri sınırdışı etmek ve onlardan boşalacak yerlere Rusları yerleştirmek, Çerkesya’yı Ruslaştırmak istiyordu. Bunu gerçekleştirmek için katliam da dahil her türlü zorlayıcı yöntemi uyguluyordu).

Göç sonucu, sıradan Çerkes, Türkiye’de toprağa ve huzurlu bir yaşama ‘kavuşmuş’ oldu. Sıradan Çerkes’in beklentisi de zaten o kadarlıktı. Geleneğini, danslarını yeni yerleşiminde de yaşıyordu. Ayrıca, ‘dost ve barışçı’ bir çevresi de vardı.

***

1864 yılı göçleri sonrası, 1878’de ve sonrasında Balkanlardan tehcir edilen Çerkesler ile aynı sıralarda ve birkaç dalga halinde, aralıklarla Rusya’nın Kuban ilinden gelen (şimdiki- ‘Adıgey’ yöresinden gelen) yeni Adıge göçmenler, toprak ve mülk verilerek Anadolu’ya (şimdiki-Güney Marmara, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz bölgeleri),Irak, Suriye ve Filistin (Ürdün, İsrail) eyaletlerine yerleştirildiler.

Bu gelenlerin,özellikle Vıbıhların en güzel kızları, Vıbıh aracılar yardımıyla zenginler için devşiriliyor, Saray’a,soyluların ve paşaların haremlerine veriliyordu. Vıbıhlarda, diğer Çerkeslerden farklı olarak, dışarıya, zengine kız verme gibi bir anlayış vardı. Kız verme geleneği lokal olmakla birlikte, karıştırılıyor ve tüm Çerkeslere yayılıyor ve  bir Çerkes geleneği  imiş gibi algılanabiliyor. Babayı dinlemeyip kaçan Vıbıh kızı hoş karşılanmaz ve  bir daha baba evine sokulmayabilirdi. Şimdilerde hayli zayıflamış da olsa, bu gelenek hâlen bazı Vıbıh aileler arasında vardır ve  geçerlidir.

***

1870-1880’lerde Osmanlı’da ‘Yağma Hasan’ın böreği’ gibi bir durum, Rusya’nın Kuban ilinde de Türkiye’ye göç izni koparma amaçlı girişimler, dahası protestolar  yaşanıyordu. Yerel Rus otoriteleri, Kuban ilindeki Çerkesleri yıldırmak ve Türkiye’ye göçe zorlamak için yoğunlaştırmış baskılar uyguluyorlardı (4). Amaç, biran önce, Çerkes topraklarına konmaktı.

Ancak dış göç için merkezin, başkent St.Petersburg’un izni gerekiyordu.

Bu amaçla yerel otoriteler,Rusya’nın çıkarı için, Kuban’da, özellikle Laba Irmağı solunda bulunan Adıge/Çerkeslerin Türkiye’ye göç ettirilmelerinin yerinde olacağı biçiminde, başkent St.Petersburg’a ‘raporlar’ gönderiyorlardı (5).

Toprak ve mülk verilmeseydi, 1880’lerde ve 90’larda, bu insanlar, her şeye karşın, düzenlerini bozup Osmanlı ülkesine gitmez, direnir ve yerlerinde kalırlardı. Birçoğu yerinde kalmayı başarmıştır (Bunların sayısı Adıge Cumhuriyeti ve Krasnodar Kray’da, bugün de, 2002’de 130 bin gibi çok düşük bir sayıdaydı ve bu nüfusun 108 bini [% 83'ü] Adıgey'de idi).

***

Sonunda Osmanlı da ayılmış, Çerkesya’yı büsbütün boşaltmanın kendi imparatorluğu için de bir hata olduğunu anlamış olmalıydı. 1890’larda, bir noktadan, 9 bin üzeri son posta göçmeni kabul ettikten sonra, Osmanlı, kapılarını kapattı (Kasım 1889’da, Rus hükümeti, Kuban ilinin şimdiki Adıgey yerinde ve çevresinde yaşayan 24 bin Çerkes’in Türkiye’ye göç ettirilmesi kararını aldı, ancak Osmanlı hükümeti 9 binden fazlasını almadı ve sınırı kapattı. Şayet alsaydı, bugünkü ‘Adıge Cumhuriyeti’ (AC) de olmazdı, çünkü cumhuriyetin kurulduğu yer, Adıge nüfusundan boşalmış olacaktı).

Osmanlı’nın sınırını Çerkeslere kapatması konusu yeterince incelenmiş midir, bilemiyorum.

***

Çerkesler, Türkiye’ye gelmekle, Rus süngü ve baskılarından,açlıktan kurtuluyor, bedava toprağa, mal ve mülke, dindaşları (dostları) yanında huzurlu bir yaşama kavuşmuş oluyorlardı. Bunu birbirlerine anlatıyorlardı, bu da göçü özendiriyor ve göçe kitlesel bir boyut kazandırıyordu.

Yani ‘alan da memnundu, veren de’. Olan zavallı Çerkes ulusuna oluyor, köküne kibrit suyu dökülüyordu. Nitekim, ulus tarihten silinmenin eşiğine dayanmıştı. Osmanlı, 1890’larda Çerkeslere kapılarını kapatmakla, ters giden bir süreci, ulusun makus talihini  değiştirmiş oldu.

Osmanlı’nın bunu niçin yaptığını bilemiyoruz, arşivlerden araştırılmalı.

Osmanlı’nın sınırını kapatması olayı, bizim için bir ‘Vaka-i Hayriye’ gibi sayılabilir.

***

Dönüşçülerin yanılgıları

20-30 yıl önce, dönüşçülerimiz romantik havalarda idiler, herhalde, dinledikleri eski göç anlatı ve anılarının etkisinde kalmış ve anlatıları eksik algılamış olmalıydılar: ‘Öncü girişim, milliyetçi slogan ve motifler işlenerek Çerkes dönüşü gerçekleştirilebilir’ diyorlardı. Sovyet Çerkes elitinin dediği gibi, 'Çerkeslerin kandırılarak Türkiye’ye göç ettirildiğini' de sanıyor, olmalıydılar. Kendilerinden de emindiler .Sözgelişi,dönüşün hararetli savunucusu olan emekli bir binbaşı,‘Samsun taraflarına bir gidersem,halkın yüzde 70’ini, 80’ini dönüşe ikna ederim’ diyor ve bu yollu basın açıklamalarında bulunuyordu. Ancak, unuttukları bir nokta vardı: Göç için, Çerkesleri kendi ülkesine çekmek ve yerleştirmek için, Osmanlı, günümüz ölçülerine göre, trilyonlar dökmüş, on milyonlarca dönüm araziyi Çerkeslere dağıtmış, nüfus ve tapu kayıtlarını bile yaptırmıştı. Oysa, boynu bükük Çerkes anayurdunun, Adıgey’in ya da Kabardey’in verecek neyi vardı? (Hiçbir şeyi yoktu; ‘Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerede kaldı gayrıya himmet ede’, gerçekler böyleydi, yine böyle).

***

1980’lerde Kabardey Sovyet Cumhuriyeti (KBC) yöneticileri, kuşkusuz Moskova’nın direktifleri doğrultusunda, Ankara’dan çağırdıkları dernek yöneticisi önde dönüşçülere protokol karşılamaları yapıyor ve mükellef ziyafetler çekiyor, onları lüks otellerde ve turistik mekânlarda ağırlıyor, gezdiriyorlardı. Cumhuriyetin vitrini bu kişilerin önüne seriliyordu: Dans, şarkı, tiyatro temsili,vb. Hepsi bu kadardı. Ama bu kadarı bile oltaya takılmaya yetiyor ve gidenlerin birçoğu çoğu ‘büyülenmiş’ olarak geri dönüyordu. Bu kişiler dükkânın vitrini ile içini ayıramıyorlardı. Eğilip bir baksalar dükkânın içinin boş olduğunu görebilirlerdi.

Dönüşçüler (rahmetli L’ışe Süleyman Yançatarol dışında), ‘dediğim dedik’, ‘dönüş de dönüş’ diye tutturuyor, uyarı ve eleştirilere kulak asmıyor, aksine uyarılara ambargo koyuyor, uyarıları ‘pişmiş aşa su katma’ olarak değerlendiriyorlardı.

Bizim de, önceleri, kuşkusuz hatalı davranışlarımız olmuştur, Brejnev yönetiminin demokratik ve sosyalist ilkelere bağlı olduğu iddialarına takılmıştık, bazı şeylerden kuşkulansak bile, çoğu eleştiriyi, antikomünist propaganda bağlamında görüyor ve ciddiye almıyorduk. Ancak Sovyetlere ilişkin eleştirilerimiz de başlamıştı.

Sonunda ‘Takke düştü,kel göründü’, romantik dönüş düşleri fiyaskoyla sonuçlandı. ‘Yanlış hesap Bağdat’tan dönmüştü’. Yaşar Kemal’in ‘Beyaz atlıları arayan adamı’ gibi, bir heves anayurda gidenlerin çoğu, bir hışım geri dönmeye başlamıştı.

Bu gibi konular da iyi incelenmelidir.


Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.

“Göç” ve sonrası, toplum içi ilişkiler

Geçmişe dönelim, 1860’lar ve sonrasında şaşırtıcı düzeyde toplum içi bir 'iletişim ve ilişkiler ağı' vardı. Sinop’ta ki bir Adıge, Bulgaristan Filibe’deki ya da Kuban’daki akrabası ile, tanıdıkları aracılığıyla da olsa, haberleşebiliyordu. Çerkes, şimdiki birçoklarımız gibi hımbıl değildi, hareketliydi. Konukseverlik, akrabalık bağları güçlüydü. Sözgelişi, birkaç atlı Samsun'dan yola çıkıyor, Amasya, Çorum, Düzce diyor, Çerkes ya da diğer köylerde konaklıyor ve Balkanlara kadar gidip geliyordu. Dahası Kafkasya’ya gidenler ya da oradan gelenler, akrabalar ve parçalanmış aileler vardı. Gezici müzik ve dans toplulukları da vardı (6). Kafkasya’dan da konuklar, müzik toplulukları geliyor, ulusal kültüre canlılık katıyor, yeni şarkı ve dansları diasporaya taşıyorlar ya da Kafkasya’ya götürüyorlardı. Gidenler ve gelenler ilgiyle karşılanıyorlardı. Ta ki, Sovyetlere değin. Eşkıya silâhlı Çerkeslerden çekiniyordu,çünkü sert yanıt alıyordu .Çerkes, saldıran eşkıyanın kökünü kurutuyordu. Çerkeslerin Hıristiyanlarla da araları iyiydi. 1860'larda, Anadolu’daki Osmanlı nüfusunun yarıya yakını Hıristiyandı, şimdi yüzde 1'den de az.

Demek ki, zulüm görenler ve sürülenler sadece Çerkesler değilmiş…

Bugün de Balkan göçmenleri/Macırlar arasında, Balkanlara gidip gelmeler yoğun. Hergün İstanbul ve Bursa’dan Bulgaristan, İskeçe, Üsküp, Piriştine, Sancak ve Sarayevo’ya otobüsler kalkıyor. Çünkü oralarda, gidenlerin soydaşları, akrabaları ve parçalanmış aileler var. Çerkesler açısından öylesine bir durum başlarda vardı, şimdi yok. Anayurttan ayrılalı 150 yıl oldu, yabancılaşma oluştu, kaçınılmaz bir sonuçtur bu.

***

Şimdilerde köylerin durumu

Şu sıralar, Türkiye’de ayakta kalmış ya da etnik saflığını korumuş Çerkes köyü sayısı, genele oranla oldukça az. Çok sayıda Çerkes köyü çeşitli nedenlerle terk edilmiş ya da boşalmış durumda, bu köyler artık Çerkes köyü olmaktan da çıkmıştır, çoğunun muhtarı bile artık Çerkes değil. Sanırım, en çok Vıbıhlar, daha az olarak da Abzahlar topraklarını satıp kentlere taşınmış bulunuyorlar. Şapsığlar ve Kabardeyler ise, toprağa ve köye daha fazla bağlı kalmış görünüyorlar, köylerinin birçoğu hâlâ ayakta. Bunun da nedeni, ilk göçmenler olarak gelmiş, daha verimli topraklara, gelişmiş yörelere yakın yerlere yerleşmiş olmaları, toprak ve meralarının geniş, eskiden beri çalışkan çiftçiler ve hayvan yetiştiricileri olmaları; Abzahların ise daha geç gelmiş, verimli toprak bulamamış ya da Çerkesya’daki eski köyleri örneği, dağlık ve verimsiz toprakları, belki de isteyerek yeğlemiş olmaları; Vıbıhların da toprakta ya da ağır işlerde çalışmayı pek sevmemeleri, havadardır deyip tıpkı Abzahlar gibi, kıyıda köşede kalmış verimsiz vadi boylarına yerleşmeyi yeğlemiş olmaları gibi nedenler düşünülebilir.

Bunların hepsi ‘korunma’, daha rahat bir yaşam ve geçim sorunu ile ilişkili oluşumlar olmalı.

Tabii bütün bunlar benim kişisel gözlemlerim ve görüşlerim. Yani bilimsel bir araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar değiller. Ama yabana da atılmamalılar.

Bu tür oluşumların her birinin ekonomik, sosyal ve politik açıklamaları yapılmalı.Araştırmacı ve yazarlarımız bu gibi konularla da ilgilenmeliler.

***

Etnik toplulukların hakları

Uluslar arası hukuka göre, devletlerin etnik topluluklara baskı, özellikle soykırım, etnik temizlik ve toplu sürgün politikalarını uygulamaları yasaktır, verecekleri zararlar da uluslar arası suçlar kapsamına alınır, soruşturulur ve cezalandırılır. Bu tür suçları yargılayan, suçluları tutuklayan ve cezalandıran uluslar arası bir mahkeme de vardır: Hollanda La Haye’deki ‘Uluslar arası Savaş Suçları Mahkemesi’. Mahkeme çok sayıda ceza vermiştir ve yargılama yapmaktadır. İnsanlığa karşı işlenmiş suçların zamanaşımı yoktur. Asimilasyon da, ‘etnik ve kültürel soykırım’ olarak değerlendiriliyor ve yasaklanmış ‘bulunuyor’.

Bir de, Fransa Strasbourg’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vardır, onun da kararları kesindir, Mahkeme, hak ihlâlleri nedeniyle Türkiye’ye çok sayıda ceza vermiş, Türkiye mahkemelerinin verdiği çok sayıda karar ve uygulamayı da sözleşmelere aykırı bulmuştur. Ayrıca, Mahkeme, yol gösterici ve iyileştirici hizmetlerde de bulunmaktadır. Örneğin, Mahkeme TMK’un (Terörle Mücadele Kanunu'nun) iptalini ya da bazı maddelerinin iptalini  ya da değiştirilmesini Türkiye’den istemiştir. Ancak bu tür istekler, sadece tavsiye niteliğindedir. 

(1)-‘Çerkes Sürgünü’-Vikipedi.

(2)-W.E.D.Allen ve ölü Paul Muratoff, ‘1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi’,Gnkur.Basımevi,Ankara,1966,s.104.

(3)-‘Prof.Bırsır Batırbıy ile Söyleşi’,adigehaber.

(4)-T.V.Polovinkina, ‘Çerkesya Gönül Yaram’.

(5)-Kasumov’lar, ‘Çerkes Soykırımı’.

(6)-‘Geguak’o-Vısak’o Toplulukları ve Bir Şarkı Şöleni’,internet.

Not:Bazı yazı ve çevirilerimi facebook dışında, Kafkas Diasporası, Cherkessia.net,  Adıgehaber internet siteleri ile ‘Jıneps’ gazetesinden de izleyebilirsiniz. Ekleme, yeni düzeltme ve güncellemeleri facebook hesabımdan izleyebilirsiniz.-hcy 

Devam edecek...


Bu yazı toplam 7021 defa okundu.





Semih Akgün

Güçlü sempatiktir, cazibesi güçlüdür.
Gücünü güçten alır.
Dikkat edin! Güçlü olduğu sürece herkes onun yanındadır.
Çerkes halkı şimdilik zayıf.
Onun için henüz sempatik ve cazibeli değil.
Güçlendikçe, sempatik olacak, insanlar takrir etmedikleri kimliklerini görmeye, anımsamaya başlayacaklar.
Bir bakacağız sayımız artacak.
Bir bakacağız hiç bilmediğimiz yörelerde Çerkes köyleri, kasabaları, aileleri çıkmaya başlayacak.
Geçenlerde ünlü bir genetikçi akademisyen dostumuzun Orta Anadolu'nun biraz doğusunda Selçuklu döneminde yerleşik bir kasabada Çerkes genetik izlerine rastlanıldığı haberi çıktı.
Doğrusu ya çok heyecanlandım.
Kendisine yerleşim yerinin adını söylemesini istedim, vermedi.
Fakat olsun! Eninde sonunda öğreneceğiz.
Demek ki sadece sürgünle gelmeyen belki çok daha önce yaşanmış eski sürgünler bile var çevremizde.
Aynı şekilde aynı yurtta da yeni yeni insanlarımız kendi yitik kimliklerini keşfediyorlar.
Belki zaman bu zamana kadar hep bizim aleyhimize çalışıyordu...
Ancak bundan sonra terse akan suları düze akıtmaya başlayacağız.
Demokratik, güvenli, kişilikli, insani, erdemli ve uygarlığa büyük katkılar sağlayacak bir halk, yeniden kendi küllerinden doğuyor.
Bu doğuşu ve doğuşa yön veren tüm yürekleri kutluyorum.

23 Ekim 2011 Pazar Saat 20:03
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net