

12 Eylül'de anayasa değişiklik paketi yüzde 58 gibi ezici bir çoğunluk oyu ile kabul edildi. Bu, kısmi bir rahatlama getirecektir. Ancak sorunlar çözülmüş olmaktan uzaktır.
Bir kere yüzde 42 gibi yüksek bir hayır oyu, başlıbaşına bir sorundur. Hayır oyları Trakya, Ege ve Akdeniz kıyılarında çoğunlukta. Buralar halkı göçmen/macir ağırlıklı. Çoğu sonradan Türkleşmiş bir nüfus bu, Atatürk'ün 'Ahali Mübadelesi' kapsamında Selanik'ten ve Yunanistan'ın diğer kesimlerinden getirttiği insanlar, hemşehrileri. Sonuç olarak 1923-27 yılları arasında 1,5 milyon Rum Yunanistan'a gönderilmiş, yerine 400 bin kadar macir/göçmen getirilmiştir. Bu değişimden macir nüfus karlı çıkmıştır. Varlıklı 1,5 milyon Rum'un mülkü, büyük oranda bu macirlere dağıtılmış, bu insanlar zenginleştirilmiş, bu insanlar düzenin yönetici kesiminde söz sahibi olmuştur. Asıl Türkler, direnişe katılmış olan Çerkesler ve Kürtler ise itilmişlerdir. Asker ve sivil bürokratlar içinde macir/göçmen kesim ağırlıktadır. Atatürk ve İnönü (anne tarafından Balkanlı) dahil cumhurbaşkanlarının ve üst komutanların çoğu bu kesimden çıkmıştır.
Bu kesim bir etnik çeşitlilik de gösterir. Selanik'ten gelenlerin çoğu Müslüman Yahudi (Dönme, Sabetaycı) kökenlidir (500 bin ile 1,5 milyon arası oldukları söyleniyor), Slaviyan (Boşnak,Sırp,Pomak,vb), Arnavut ve Roman (Çingene) kökenli olanlar da çoktur. Dini yönden Bektaşi ve Alevi olanlar da az olmamalı. Örneğin, bir araştırmacı, en yoğun Alevi nüfusun Balıkesir ilinde olduğunu yazmıştı. Bu insanların çoğu aslını ve dini inancını gizliyor olmalı. Bunların içinde oruç tutanları ve cami müdavimi olanları çok çok azınlıktadır. Bu da anlamlı olmalı. Bunlar Ak Parti'nin şeriatı getireceği ve mevcut düzenlerini bozacağı propagandasından etkilenmiş olmalılar.
En son Müslüman olanlar en koyu, en bağnaz dindarlar olarak bilinirler, sonradan Türk ve Müslüman olan insanlar da en Türkçü kişiler olabiliyorlar. Sahil ırkçılığının/gericiliğinin temelinde bu da olmalıdır. Bu insanlar Türk olmayanlara, özellikle Kürtlere eşit haklar verilmesine karşılar. Çatışma, bu tür çağdışı politikalardan kaynaklanıyor.
Ege ve Akdeniz kıyılarında yoğunlaşmış gericiliğe karşın Karadeniz kıyıları evet oyu vererek değişimden yana olduğunu ortaya koymuştur. İç kesimler de evet oyu vermiştir. Çerkesler ise neredeyse blok halinde evet oyu vermişlerdir. Bu da Çerkesler arasında demokratik aydınlanmanın mesafe katettiğini gösteriyor. Kürt oyu evet ve boykot biçiminde bölünmüştür. Boykot Irak ve İran sınırına dayalı illerde yüzde 80'lere ve 90'lara ulaşmıştır.
Kampanya boyunca CHP Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu seviyesiz bir uslup kullanmış, Başbakan için 'Recep Bey', 'Haramzade' gibi yakışıksız ve düzeysiz deyimler sıralayıp durmuştur. Bu millet 'Haramzade'nin, milletin canına okuyanların kimler olduğunu çok iyi bilir. 27 Mayıs 1960 darbesi sırasında da, CHP'liler 'düşükler', 'sabık ve sakıtlar', 'kuyruklar' gibi aşağılayıcı çirkin ve düzeysiz bir uslup kullanmışlardı. Ama ilk seçimde milletten okkalı bir tokat yemişlerdi.
Bu millet değişimi ve demokratikleşmeyi savunan hareketlere destek verir,aksini düşünen de milletten yanıtını alır. Kılıçdaroğlu yanlış ata oynamış ve kaybetmiştir. MHP Başkanı Devlet Bahçeli ise perişan düşmüştür. 12 Eylül binlerce MHP'liyi ve ülkücüyü de kırıp geçirmiş, 8 ülkücü çocuğu darağacına göndermiştir. Demek ki, bu acı bedel, şimdiki MHP yönetimi için önemli değilmiş. Önemli olan ne olabilir ki?..
Ya bir kısım 'solcuya' ne demeli? Bu insanlar boş ve zavallı olduklarını kanıtlamaktan öteye ne yapmış olabilirler? Demagojiye bir bakın: 'Değişiklik 12 Eylül anayasasının ömrünü uzatıyormuş', 'Hayır oyu vermekle yeni bir anayasayı hedefliyorlarmış'...
Ak Parti ve halk çoğunluk oyu desteği olmadan bir anayasa kabul edilebilir mi? Bunun mantıkla bir ilgisi olabilir mi? Art niyet yoksa bunlar çocukluk hastalıkları.
Devrim olabilir mi?
1971 yılı başları, Antalya Aksu İlköğretmen Okulu'nda öğretmenim. Müdür Başyardımcısı elinde bir gazete ile yanıma geliyor: 'Cevdet Bey, bu nedir? Talebe Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde jandarma ile silahlı müsademeye girmiş. Bizim devlet böyle şeylere müsaade etmez. Müsaade ettiğine göre, büyük bir saldırıya hazırlanıyor demektir, büyük bir saldırı olacak' diyor. Anlam verememiştim. Ben de, birçokları gibi, sorunun Demirel iktidarına karşı, ordu subaylarının da dahil olduğu bir demokrasi, bir devrim mücadelesi olduğunu sanıyordum. NATO ordusunun devrim saflarında olamayacağı aklımızın köşesinden geçmiyordu bile.
Aradan 40 yıl
geçti.Türkiye kabuk değiştirdi. Anadolu'da dış pazarlara açılan ve rekabet etmesini beceren
yeni sınıflar oluştu. Beğenelim beğenmeyelim sivil iktidarlar barikatlarda
gedikler açarak bu noktaya gelmemizi sağladılar. Menderes'i,
Özal'ı, E
O halde temel sorun bir demokrasi sorunudur, devrim ve benzeri şeyler değildir. Daha 1920'lerde Sovyet önderi Lenin, Türkiye gibi bir küçük burjuva ülkesinde devrim olamayacağını belirtmişti. Küçük toprak sahibi köylü için kendi toprağı o köylünün canı idi. Rusya'da Sovyet iktidar ve uygulamalarına direniş küçük ve orta boy toprak sahibi köylülerden kaynaklanmıştı, örneğin Ukrayna'da.Kolhoz karşıtı direnişte 5 ile 10 milyon arası Ukraynalının öldüğü yazılıyor.
Bugün sanayileşmiş,konuta kavuşmuş ya da kavuşmakta olan, milli gelirin 10 bir Dolara ulaştığı bir Türkiye'de büyük bir çalkantı ve hele hele bir devrim hiç olmaz. Ulusalcılar darbe peşinde idiler ama darbe de olamaz.
Peki şeriat (dinsel) rejimi gelebilir mi? O da olmaz. Türk geleneği ve Hanefi anlayışı şeriata yatkın değildir. Selçuklu döneminde bile devletin bir İçki Bakanlığı vardı. Osmanlı Devleti'nde içki serbestti. İçki 1920-22 arası, İzmir geri alına değin, BMM tarafından yasaklanmıştı. Bu da Atatürk'ün, kendi uymadığı, kurnazca bir taktiği idi.
İran'da şeriat idaresi kurulduğuna göre, Türkiye'de de kurulabilir diyenler var. Bir site moderatörümüz de öyle diyordu. İran Şii Müslüman bir ülke, Molla sınıfı ve başında da bir Ayetullah var. Ayetullah, Kur'an ayetlerini, Allahın ayetlerini yorumlayan, fetva yetkisi olan biridir. Türkiye tarihinde böylesine bir yetki kimseye tanınmamıştır.
Bizde din görevlileri birer devlet memurudur, sadece bürokrattır.
Eylemsizlik Sürecek mi?
PKK, bir jest olarak, Ramazan ayını ve referandumu gerekçe gösterek, 20 Eylül'e değin eylemsizlik kararı almıştı. Ancak militarist çevreler bundan hoşlanmamış ve kışkırtıcı operasyonlarını sürdürmekten geri kalmamış, eylemsizliğe uyan PKK militanlarını saldırıp öldürmekten geri kalmamışlardı. Türk ve Kürt aydınlarının (tabii Çerkes aydınlarının da) çağrıları sonucu, PKK eylemsizliği bir hafta daha uzatmış, gelişmeleri izleyeceğini belirtmiştir.
Militarist çevre
PKK militanlarının son bireyine değin etkisizleştirilmesini/
Ama Türkiye 26 yıldır öldürmekle bu işin üstesinden gelemedi. Bu arada yüzlerce milyar Dolar heba olup gitti. Ne için?..
Sorun başa dönmekle, işin aslına rücu etmekle çözülür:
23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisi demokratik esaslara dayanıyordu, kararlar kollektif alınıyordu. Meclis'te Kürdistan ve Lazistan milletvekilleri vardı. Bireysel kararlar verilemiyordu. Büyük bir demokratik denge vardı. Bu dengeye Atatürk ve ekibi tarafından, planlı bir süreç içinde son verildi. Atatürk orduya dayalı bir otorite kurdu. Meclis'i dağıttı ve kendi belirlediği milletvekillerinden oluşma bir meclis kurdu. 1924'te bir anayasa çıkarttı, 1925'te de Takrir-i Sükün Kanunu'nu çıkararak muhalefeti yasakladı. 1926 İzmir Suikastı gerekçesiyle bir çok kişiyi darağacına gönderdi.
1921'de İzmir'de toplanan bir Çerkes Kongresi bildirisinde, Kemalistlerin Türk olmayanları Türkleştirme politikasını güttükleri belirtilmişti. Bunların Türkçü oldukları biliniyordu, ama işin uygulama boyutuna vardırılacağı beklenmiyor olmalıydı. Takrir-i Sükun ile Türkleştirme uygulamaya sokuldu. Türkçe ve Gayrımüslim dilleri dışındaki dillerde eğitime ve yayına son verildi. 1930'lardaki Kürt direnişleri şiddetle bastırıldı, toplu katliamlar yapıldı.
Ulusalcılar hala Türkçe dışında bir yerel dilde eğitime izin vermek istemiyorlar. Ak Parti Hükümeti de öyle diyor. Dahası seçmeli ders niteliğinde Kürtçe ya da Çerkesçe'nin okulda okutulmasına bile izin verilmiyor. Oysa böyle bir uygulama örneği bütün bir dünyada yoktur.
Önümüzdeki günlerde BDP temsilcileri ile Hükümet arasında bir görüşme yapılacağı, ayrıca İmralı'da hapis PKK önderi Abdullah Öcalan ile de görüşmelerin sürmekte olduğu açıklandı. Bunlar olumlu ve barış yanlısı girişimler, desteklenmeli.
Ancak bunlardan bir çözüm çıkar mı? Zor. Çünkü siyasi irade eksikliği var.
Önümüzdeki yıl Haziran ya da Temmuz ayında seçim yapılması bekleniyor. Seçim sonuna değin eylemsizliğin sürmesi için de, bazı beklentilerin karşılanması gerekir. Örneğin tutuklu KCK mesupları ve taş atan çocuklar, askeri operasyonların durdurulması ve eve dönüşlerin desteklenmesi gibi, örneğin, yasal hakkı olmasına karşın televizyon izleyemeyen, birçok gazeteyi okuyamayan Abdullah Öcalan'ın durumunda bir iyileştirme yapılması gibi.
Bir mutabakat/uzlaşma olmaması durumunda kan akmaya devam edecek demektir.
Nüfus Sayımı Sorunu
Önümüzdeki Ekim ayında Rusya Federasyonu tamamında kapsamlı bir nüfus sayımı yapılacak. Sayımlarda azınlıktan kişiler, korku ve değişik nedenlerle kimliklerini gizleyebiliyorlar. Türkiye'de nasıl bir ulusalcı/ırkçı baskı varsa, Rusya'da da bir Rus baskısı var. Bunun bir sonucu olarak Rus sayısı olduğundan çok olarak kayıtlara geçiriliyor.
Değişik RF azınlıklarından biri olan Çerkesler de baskı altında yaşayan ve geçmişten beri aşağılanmış olan topluluklardan. Çerkeslerin bazıları kimliklerini gizliyor. RF'de Çerkesler 4 ayrı kimlik altında tanınmış bulunuyorlar. Yani Çerkesler dörde bölünmüş durumdalar. Bunlardan Şapsığlar Karadeniz kıyısında Soçi ve Tuapse rayonlarında yaşıyorlar. Orası onların öz yurdu, diğerleri sonradan gelme. 21 Mayıs 2010'da Tuapse'de 3,000 Şapsığ toplanıp Çerkes sürgün ve soykırımını kınadı. Tuapse'deki köylerden sadece Aguy-Şapsığ'da 2002 nüfus sayımına göre 1,400 üzeri Adıge-Şapsığ yaşıyor. Ama Tuapse Rus makamlarına göre, Tuapse'de hiçbir Şapsığ yaşamıyor. Yani Şapsığlar ya Rus ya da Adıge, Çerkes ve dahası Kabardey adı altında kayda geçirilmişler. Yok hükmünde sayıldıklarından Şapsığlara anayasal hakları verilmiyor.
Yargı ise, özetle,'Anayasal hakkınız var, ancak Tuapse'de Şapsığ yaşadığına ilişkin resmi belge getirin de öyle konuşalım. O zaman konu ele alınabilir' diyor. Bu bir bilinçli Rus oyunu.
Bu oyun bozulmalıdır. Bunun için Şapsığ, Adıge, Çerkes ve Kaberdey kimliklerinin teke indirilmesi, bu olmadığı takdirde bilinçli hareket edilmesi gerekir.
Bizde bıtı/yamuk
kişi sayısı az değil, bunlar, bilerek ya da bilmeyerek Rus şovenistlerin
ekmeğine yağ sürüyorlar. Örneğin, Karadeniz kıyısında yaşayanlar kendilerini
firesiz Şapsığ yazdırmalılar. Vıbıh, Abzah,
Bu sisteme uyulmaması karışıklığa ve fire verilmesine yol açacaktır. Fire de, listenin 'Diğerleri' hanesinde kaybolup gidecektir.
