

Hepimizin bildiği üzere Çerkes Soykırımı meselesi şu günlerde yoğun bir şekilde tartışılıyor. Gürcistan parlamentosuna yapılan ‘Çerkes Soykırımını tanıyın çağrısı’ bu tartışmaları alevlendirdi. Çerkeslerin bu gibi ciddi konularda tek vücut olması gerekirken, buna karşı çıkan ve toplumumuz içerisinde barınan bazıları meseleyi alakasız duygusal tartışmalara sürükleyerek asli görevlerini yerine getirmenin gayreti içerisindeler.
Her şeyden önce bu tartışmalar esnasında , içimizde barınan devşirmeleri daha net gördük.Düşmandan daha tehlikeli-etkili olduklarını idrak ettik.Demek ki Abate Besliney , Mıgukor Pşıkuy ve Yedıg Şıhançerıye’lerin torunları düşmana domuz çobanı olmak için hala yarışmaktalar..
Kunuyipsi cesetlerle doldurdunuz
Hain Abate Besleney
Düşmana domuz çobanı oldunuz
Hain Abate Besleney
Halkımızın domuz çobanlarına gereken cevabı geçmişte olduğu gibi günümüzde de vereceğinden en ufak bir şüphem yok.
***
Soykırım Kavramının Genel Hatlarıyla Tanımı:
Bazı hukuk çevrelerinde ve akademisyenler arasında değişim gösterse de BM Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesin’de hukuksal bir tanımı bulunmaktadır.
Lemkin’in uluslararası yasaların ihlali olarak soykırım fikri uluslararası kamuoyu tarafından yaygınlıkla kabul edildi ve Nuremberg Mahkemeleri’nin hukuki temelini oluşturdu. 1943’te Lemkin soykırımı şu şekilde tanımlıyordu:
Genel anlamda konuşursak, soykırım milletin tüm üyelerinin kitlesel kırımlarla yok edildiği durumlar hariç, bir milletin anında yok edilmesi anlamına gelmek zorunda değil. Ulusal bir grubun yok olması niyetiyle grubun elzem yaşam kaynaklarının yok edilmesi amacını taşıyan çeşitli hareketlerden oluşan örgütlü bir planı ifade eder. Bu tür bir planın hedefi ulusal gruplara ait siyasi ve toplumsal kurumların, kültürün, dilin, milli hislerin, dinin ve iktisadi varlığın tahrip edilmesi ve bu gruplara dahil kişilerin bireysel güvenlik, özgürlük, sağlık, onur ve hatta yaşamlarının yok edilmesidir.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Roma Statüsü'ne göre soykırımın tanımı 6. maddede yapılmaktadır. 6. maddeye göre aşağıda sıralanan beş yasak eylem, -ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen ya da kısmen yok etmek kastıyla işlenirse- soykırım suçunu oluşturur:
(1) Grup üyelerini öldürmek;
(2) Grup üyelerine ciddi fiziki veya zihinsel zarar vermek;
(3) Grup üyelerini bilerek tamamen yada kısmen fiziksel yok oluşa götürecek yaşam şartlarına tabi tutmak;
(4) Gruptaki doğumları kasıtlı olarak engellemek;
(5) Grubun çocuklarını zorla başka bir gruba transfer etmek.
Soykırımın gerçekleşmesi için bazı ön koşulların olması gerekir. Öncelikle insan hayatına çok büyük bir değer vermeyen bir milli kültür olmalı. Üstün olduğu varsayılan bir ideolojiye sahip totaliter bir toplum da soykırıma yönelik hareketlerin önkoşullarındandır. Ayrıca baskın olan toplum potansiyel kurbanlarını daha az insani görmelidir: “paganlar”, “ilkeller”, “yontulmamış barbarlar”, “kafirler”, “yozlaşmışlar”, “dinsel sapkınlar”, “aşağı ırk”, “sınıf düşmanları”, “karşı devrimciler” ve benzeri. Tek başına bu koşullar faillerin soykırım yapması için yeterli değildir. Bunu yapmak için –yani soykırıma kalkışmak için- faillerin güçlü, merkezi bir otoriteye ve bürokratik örgütlenmeye olduğu gibi hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı vardır. Ayrıca faillerin kurbanlara yönelik bir karalama ve dehümanizasyon kampanyası yapması gerekir, bunlar genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da yeni rejimlerdir. (M. Hassan Kakar-University of California Press, 1995.)
Roma Statüsü sosyal ve politik grupları potansiyel kurban tanımına dahil etmez. Ancak bu gruplara karşı yöneltilen insanlık karşıtı suçlar yaygın veya sistematik temelde ve bir devlet ya da örgüt politikasına uygun olarak işlenirse mahkemenin yargı yetkisine girer.
Peki Soykırım Suçunun kanıtlanması için ne gerekir?
Bir grubu tamamen veya kısmen yok etme amacının suçun temel unsuru olmasıyla birlikte, eylemlerin arkasındaki niyetin ve güdülerin kesin bir kanıtını bulmak hem çok önemli hem de genellikle çok zordur.
Yaşadığımız ülkede de bu soykırım meselesi ‘baş belası’ olarak anılırken, bizler için de ders çıkarmamız gereken birtakım olayları içeriyor.
Birleşmiş Milletlerin yaptığı "soykırım" tanımında, 1948'den sonraki olaylara mı "soykırım" deniyor, yoksa önceki olaylar da bu konunun kapsam alanında mı? Bu konuyu farklı değerlendirenler olsa da bizim için önemli olan hukuk çevrelerinin almış olduğu kararlardır. Nitekim BM’in 1948 öncesi yaşanan olayların ‘soykırım’ olarak değerlendirilmeyeceğini sabitleştiren bir kararı yok.
Buraya netlik kazandırmak için bir örnek vermek istiyorum. TARC (Türk Ermeni Barış Komisyonu) 2002 yılında International Center for Transitional Justice (ICTJ) adlı saygın hukuk kuruluşundan 1948 tarihli Soykırımı Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi'nin (SSÖCS) 20. yy'ın başında yaşanan olaylara uygulanıp uygulanmayacağı konusunda görüş istemişti. Bu başvuruyu Ermeni tarafı istememişti çünkü ‘soykırım’ kavramının 1948 sonrası için geçerlidir cevabı verirler endişesi içerisindeydiler. Zaten Türk tarafının da sürekli savunduğu tez ‘soykırım’ tanımının 1948 yılı sonrası yaşanmış olaylar için geçerli olduğuydu.
Aldıkları cevap çok net oldu: "Elbette, ‘soykırım’ kavramını 1948 öncesi olaylar için kullanabilirsiniz. 1915'de yaşananlar da ‘soykırım’ tanımına uygundur ve kullanılabilir".
Genel Hukuk Kuralı der ki : "Yasa geçmişe dönük kullanılmaz." Dolayısıyla, 1948'deki "soykırım" tanımının ve bunun getirdiği diğer yasal düzenlemelerin, 1915'e ilişkin olarak hukuken uygulanamayacağı, ciddi bir argüman olarak ileri sürülebilir. Fakat bu da hukuken tartışmalı bir konu. Bu konuda karşı argümanlar da kuvvetlidir. Örneğin, Nuremberg Yargılamalarında, Naziler mahkeme edildiği zamanki hukuki zemin, Yahudilerin öldürülmelerinden sonra inşa edilmişti. Yani, geriye dönük kullanıldı hukuk kuralı. Tartışmaya açık bir konu bu.
Netice itibariyle Çerkeslerin başından geçen olaylar 1948 öncesinde olduğu için ‘soykırım’ değildir, denilemez!
Kanser hastalığının adı bugün kondu diye, bundan önce aynı hastalıktan ölmüş kişiler için, hayır bunlar kanser hastası değildi mi diyeceğiz?
Buradan hareketle 1948 öncesi yaşanmış birçok olayı soykırım olarak değerlendiren parlamentolar vardır. Nitekim TBMM’de Kızılderili soykırımının araştırılmasını isteyen 23 milletvekili girişimlerde bulunmuşlardır.
1915 Ermeni olaylarını birçok ülke parlamentoları tarafından ‘soykırım’ olarak değerlendirilmesi veyahut tartışmaya/araştırmaya/oylamaya açılması, Çerkes halkının da başına gelenlerin soykırım olup olmadığının araştırılmasına engel teşkil edecek bir şey olmadığını bizlere göstermektedir.
Soykırım karşıtı bazı çevrelerin cahillikten olsa gerek ‘E kardeşim Çerkeslere soykırım uygulandıysa bugün K.Kafkasyada yaşayan Çerkesler nasıl varlar?’ diye sorduklarını biliyoruz. Bunun cevabını zaten yukarıda açık ve net bir şekilde verilmiş.’’. Bu maddeye göre aşağıda sıralanan beş yasak eylem, -ulusal, etnik, ırksal veya dini bir grubu tamamen ya da kısmen yok etmek kastıyla işlenirse- soykırım suçunu oluşturur. Hemen burada bir hatırlatma yapmak gerekir. Yapılan istatistiklerde Çerkeslerin 4’te 3’ünün sürülmüş olduğu, sürgünde ki 3 Çerkesten 2’si de hayatını kaybettiği ortaya çıkartılmış bir gerçektir.
Dolayısıyla bu kıvrak zekalı kişilere açıp okumalarını, yalanı kitabına göre uydurmayı tavsiye ediyorum.
***
Şunu belirtmekte fayda var ki bu tür olaylar da mağdur tarafın elinde ki belgeler çok önemlidir. Ancak ne yazık ki Çerkesler de yazılı edebiyat gelişmediği gibi yaşanan olayların kaydı Çerkesler tarafından tutulmamıştır. Benim ulaşabildiğim belgeler sınırlı sayıda olmakla beraber daha çok olayı bizzat yaşamış kişilerin anılarından derlemedir. Aynı zamanda Çerkeslerde sözlü edebiyatın gelişmiş olduğunu değerlendirildiğinde , ‘Urıuate’ler , Txıdejler ve Ğıbzeler bizim için belge niteliğindedir demek yanlış olmaz.Bunun için ‘geç kalınmış bile’ olsa derleme işini ciddiyetle üstlenecek grupların çalışması mecburidir.
***
‘’Rusya , Asya’da kazandığı ucuz başarılar ve Napolyon’a karşı zaferinin etkisiyle düşmanını küçük görmeye alıştığı için, burada da sayıca daha az ve dağınık kabilelerin direnemeyeceklerini zannediyordu.Bu nedenle Karadeniz ve Hat Kazaklarından ve Don Kazak Alaylarından oluşan bir kuvvetle burayı işgal edebileceğini düşündü.Çerkesler bu kuvveti çok kolaylıkla hemen hemen ortadan kaldırdılar , yokettiler.’’(Poullet C.,Personal Adventures and Excur. İn Georgia , Circassia and Russia – London 1842)
Dolayısıyla, hiç beklemediği bir direnişle karşılaşan Çarlık Rusyası, Çerkes bağımsızlık savaşının bu kadar uzun sürmesini makul göstermek amacıyla Rusya’nın tüm K.Kafkasya halklarına karşı savaştığı izlenimini yaratmak için Çerkes yerine ‘’Dağlı’’ kelimesini kullanmıştır.
***
Rusların ve işbirlikçilerinin , tarihte yaşanmış bu olayları çarpıtmak için paralar harcayıp yeniden tarih yazma uğraşında olduğunu biliyoruz..Yazımın ilk kısmında bu çabalara ve karalamalara değinerek , bu çabaların hedeflerini genel hatlarıyla belirlemeye çalışacağım.
‘Soykırım’a yönelik bilgi ve belgeleri’ ise sonra ki yazımda aktarmaya çalışacağım.
***
Karalama-çarpıtma çabalarında bugüne kadar sıkça baş vurulmuş, benim gözlediğim yöntemler şunlardır;
1-) Çerkesleri Barbar, uyuşmaz, ilkel, hırsız ve medeni olmayan kavimler gibi gösteren/anlatan zihniyettir. Bu zihniyetin soykırım için ön koşul olduğunu yukarıda bahsetmiştik.
Çarlık Rusyası, Barbar(!) Çerkesleri Hıristiyanlığın nimetlerinden yararlandırarak uygarlaştırmak için ; Çerkesler ise binlerce yıllık uygarlığını Çarlık Rusyasının barbarlığından korumak için savaşıyordu.(N.Berzeg-Çerkes Sürgünü)
Şimdi Çerkesleri barbar ve ilkel olmakla suçlayan zihniyetin ne derece hastalıklı olduğunu görelim;
Dünyanın en gelişmiş tarım yöntemlerinin uygulandığı , güneybatı İngiltere’dekinden daha düzenli işlenmiş ve verimli tarım alanlarına sahip(Longwort J. , A Year Among The Circassien , I-II , Londan 1840); altını en iyi işleyen , zamanın en geçerli ulaşım ve savaş aracı olan atların en iyilerinin yetiştirildiği , en iyi küçük silahların yapıldığı , insan özgürlük ve haklarının doğum tarihi sayılan 1789 Fransa ihtilalinden 22 yıl önce,insan hak ve özgürlükleri için ayaklanmış(1767 yılında halkın Feodallere karşı ayaklanması) ; Rusya,Kırım ve Osmanlı siyasi ve desteğiyle palazlanmış feodalleri bu dönemden itibaren ortadan kaldırıldığı ülkedir Çerkesya..
‘’Sosyalist iktisatçılardan Simon Çerkesya’ya gelseydi , teorilerinin çoktan beri orada uygulanabildiğini görürdü.. 1836’da Tsemez’den Abrar gölü yakınında oturan Vuserıko Ali Bey’in yanına giderken yolda Milli Meclis üyesi ve Dış İlişkiler baş sorumlusu Hacımıko Muhammed’e rastladım.. Zatı devletleri kan ter içerisinde tırpancılarla birlikte çalışıyor ve ot topluyordu..’’(A Years Among the Circassians-Longworth.London 1840)
Buna bağlı olarak Rusya’nın Çerkesleri uygarlaştırdığı iddasında bulunanlara ‘’Residence in Circassia’’ kitabında şu dizelerle yanıt verebiliriz : ‘’Kafkasya’da iki yıl boyunca gördüklerimin bende uyandırdığı kanı o ki: Çerkesler şimdiye kadar tanıdığım – haklarında okuduğum ya da duyduğum ulusların hepsinden daha nazik ve gerçek centilmen bir ulustur’’.
‘’…Oysa var olan duruma baktığımızda, Rusların öne sürdüğü gibi Hat’ın kuzeyinde şerefli ve masum Rus çiftçilerinin, güneyinde ise korkunç haydutların(Çerkesler) bulunmadığını görebiliriz. Bir Kazak ve bir Çerkesi karşılaştırdığımızda; dış görünüş olarak benzedikleri, ancak iyi huy ve nitelikler bakımından Çerkes’in her zaman üstün olduğu fark edilir. Asırlardan beri dağlarda hüküm süren yaşam biçimine göre,en güçsüz bir kabilenin dilini konuşan birisi , Kafkasya’nın en ücra köşesinde bile mal ve canından eminken,en yakın Kazak stanitsasında bu mal ve can güvenliği bulunmazdı.(’’Baddeley John F.,Rusların Kafkasya’yı İstilası’’)
Evet Çerkeslerin bahsedildiği gibi barbar-ilkel-hırsız olmadığını anlatan onlarca aktarılmış gezgin gözlemleri var.Ancak kısa tutup bir diğer karalama kampanyasına bakalım ;.
2-) Çerkesler İslam dinini muhafaza etmek için Ruslara karşı savaştılar ve bu savaşı kaybedince dinlerini muhafaza etmek ve yaşamak için Osmanlıya gönüllü göç ettiler.
Bazı çevreler, İslam dininin Çerkes Sürgününün baş nedeni olarak gösteriyorlar. Bu düşünceye göre Çerkesler, her şeyin üstünde ve öncelikle İslam dini için savaşmış ve Müslüman kalabilmek için vatanlarını terk etmişlerdir. Bu elbette birçok yönden gerçeklere uymamakta.
Kırım Rusya tarafından ele geçirildikten sonra işsiz ve maaşsız kalan Kırım’lı din adamları Çerkesya’ya doluştular. Bu kişiler için gerçekten de din, her şeyden önce satıp karınlarını doyurabilecekleri bir şeydi.İslamiyetin yayılması , Çerkesya için özel bir sektör haline dönüşmüştü.
Birçoklarının sandıklarının aksine, Çerkesler dinsiz yada Hıristiyan olarak yattıkları bir gecenin sabahında Müslüman olarak kalkıp din savaşına başlamış değildir. İslamiyet’in yasakladığı –ama bugüne kadar uygulamada önleyemediği- kötü davranışlar ( yalan, hırsızlık, tembellik, zina, pislik, iftira v.s.) binlerce yıllık Çerkes yaşantısı içinden süzülerek oluşmuş gelenekler tarafından da yasaklanmıştı. Yine İslamiyet’in övdüğü davranışların hepsi Çerkes geleneği olarak çok önceki yıllardan beri eksiksiz uygulanmaktaydı. Kafkasya’yı ziyaret eden gezginlerin anılarında bu şaşkınlıkla ve saygıyla ifade edilir. Hatta 1778 yılında Soğucak’a çıkan Osmanlı Orduları başkomutanı ve Deniz Kuvvetleri Komutanının ‘ortak’ raporunda belirtilen ‘’Çerkeslerin yaratılış olarak İslamiyet’e yakın olduğu’’ bu durumun açıklamasından başka bir şey değildir.
Çerkes-Rus yada Kafkas-Rus savaşları bugüne kadar ki yayınların birçoğunda dindarla-dinsizin, Allah için savaşanla – Allahsızın savaşıymış gibi gösterildi.(N.Berzeg – Çerkes Sürgünü)
Oysa asıl dini tutuculukla bu savaşı din olgusu altında devam ettirenler Kazaklardı. Rusya ordusunda dini duygular çok güçlüydü. Rusya orduları ‘S.Bogom-Allahla’ diye bağırarak saldırırlardı. Rus subayları bunu bildiğinden, savaştan önceki akşam onlara din ve Tanrı’dan söz ederlerdi. Başka bir ülke içinde bu çok saçma olabilir ancak Rusya ordusunda çok etkiliydi. Onlar kiliseye gidercesine savaşa giderdi. Stavroz çıkarır ve duasını mırıldanırlardı.(Lesley Blanch)
Dini propagandalar ve bunların yarattığı kargaşa, Çerkeslerin mücadelesini ‘vatan savaşı’ tanımlaması dışına çıkarmaya yeterli olmadı.
Aynı zamanda Şeyh Şamil’in destanlaştırılmasının arkasında da Sovyet dönemi pompalanan uydurma sebepler arkasında da milli mücadeleyi, asi bir hareket algısıyla din savaşı olarak göstermektir. Oysa Şeyh Şamil’in Çerkeslerin milli mücadelesine zararı da olmuştur. Onun Şeriat yasalarına uymamakta direnen Kabardey köylerine saldırmasının yanı sıra naibi Muhammed Emin’in neden olduğu kabileler arası savaşlar bunun kanıtıdır.
Eğer Çerkesler, Müslümanlıklarını kaybedecekleri korkusuyla göç etmeyi tercih edecek olsalardı onlardan çok daha önce Çeçenler ve Dağıstanlılar Osmanlı’ya göç ederdi. Çünkü İslam dininin kesin etki yapabildiği tek bölge burasıydı.
Oysa Sürgünde, en az oranda Kafkasya’dan ayrılanlar Çeçenler ve Dağıstanlılardır. Sürgün öncesinde çoğunlu bilinçli Müslüman olmayan Wubıhların hepsi, Abhazların çoğunluğu Osmanlı Topraklarına sürülmüştür.
(Not: Bu yazıyı hazırlarken, sitemizde ki bir haberde Rus Ortodoks papazlarının işlerini güçlerini bırakarak, Çerkeslerin tarihiyle ilgili ilginç tespitlerini paylaşacaklarını okudum. Onların öne sürdüğü yalanlar içerisinde bu bahsettiğimiz madde’de var. Umarım bu, onlar için yeterli bir cevap olur. http://www.cherkessia.net/news_detail.php?id=3634 )
Böylece bu karalama kampanyasının ‘içi boş’ olduğu anlaşıldıktan sonra bir diğerine geçiyoruz;
3-) Bu satırları yazmak utanç verici olsa da, içimizden bazılarının utanmadan dillendirdiği ‘atalarımız kaçmışlar’ , ‘savaşmamışlar’ , ‘vatanı terk edip gelmişler’ , ‘buraya göçeceğine savaşıp şehit olsaymış’ gibi akıllara ziyan sözlerdir. Bu hakaretler cahillik ile yapılmış bilinçsiz açıklamalar olmayıp, kasıtlı olarak yapıldığı için bu madde içerisine almak zorunda kaldım. Çünkü bu düşüncelerin temelinde, sözde Çerkes yaşantısının gevşekliğine ve 1.madde’de belirttiğimiz gibi barbar-hırsız-korkak tanımlamaları içine sokarak, Sürgün’ü – Göç gibi göstermeye çalışmaktır!
‘’Kendi kendisine yetecek, özgürlüğünü her şeyin üstün tutacak biçimde yerleştirilmiş olması nedeniyle, Çerkeslerin kendisine güveni ve cesareti aşırı derecededir. Cesaret herhangi bir ulusa ait bir özellik değildir. Yaşanan ortamın etkisiyle oluşur. Çerkesya’nın tarihindeki sürekli saldırı ve savaşlar, bölgenin insanlarını olağanın dışında sertleştirmiş, cesur insanları oluşturmuştur. Aralarından çok az korkak çıkardı.’’(Cennetin Kılıçları s.126)
‘’Askeri faaliyetler ve baskınlar sırasında Çerkesler bir veya birkaç önderin ardından giderler. Burada bir yanda iktidar, diğer yanda da tabi olma söz konusudur. Zorlama olmadan, büyük bir istekle yola çıkarlar ve sefere katılmak veya bunu reddetmek her birinin kendi hür iradesine bağlıdır. Bu açıdan hiçbir zorlayıcı tedbir yoktur; bu da barbarlık zamanlarının bir askeri geleneğidir. Ancak genel seferberlik ilan edildiği durumlarda silah taşıyabilecek durumda olan hiç kimse bunu reddedemiyor.’’( Leonti Yakovleviç Lyulye – Çerkesya s.58)
‘’Çerkesler için, toplum yaşamının özü; Onur ve Özgürlüktür. En önemli amaç ise bu iki değerin korunmasıdır. Ölmekten korkarak tutsak olmak en büyük onursuzluktur. Onursuz yaşamaktansa ölmek çok daha iyidir. Bu düşünce yapısına göre ölüm bile onursuzluk lekesini temizleyemez’’.(İsmail Berkok)
İşte bu anlayış ve düşünce yapısı, tüm umutlar tükendikten sonra kötü sonuç belli olduktan sonra bile, ölümcül savaşı sürdürmelerine neden olmuştur.
‘’…Kişisel çıkarını Osmanlı topraklarında gören ve bu nedenle göç teşvikçilerine alet olan istisnalar dışında hiçbir Çerkes Vatanını kişisel korkular ya da çıkarlar nedeniyle ve ebediyen dönmemek üzere terk etmemiştir. Tam aksine; 200 yıldan çok halk savaşı sürdürmüş olan onlar ilk fırsatta vatanlarını Çarlık Rusyası’nın pençesinden kurtarmak kararındaydılar.’’ (Alhas Fidarok - AKKKD’deki konferanstan alıntıdır)
Çerkes özgürlük ve bağımsızlık savaşına destek sağlamak üzere Londra’ya giden delegeler, İngiliz Kraliçesine sundukları mektupta şöyle yazıyor:
‘’Ruslar ezici sayıda kuvvetlerle bizi göçe zorluyorlar. Bizse onlara köle olmaktansa ölmeyi yeğliyoruz. Vatanımızı terk edersek; yıllardır bu toprakları koruyarak kanlarını ve canlarını vermiş atalarımızın kemikleri sızlar. Kadınlarımız, kızlarımız, çocuklarımız, yaşlılarımız sonsuza değin bizi bağışlamazlar. Göçürülürsek halkımız sonsuza dek üzüntü içinde yaşayacaktır’’ (19.yy belgelerinin toplu yeni basımı, Connectcut – Westport 1970)
‘’Kahramanlıkları denenmiş yüz Kazak kimi zaman 10 Abrek’e karşı savaşmaya cesaret edemiyordu.’’(Zaharin I.N.,’’Kafkasya ve Kahramanları’’ ve Lesley Blanch : ‘’Cennetin Kılıçları’’)
‘’Ne zor , ne nasihat ne rüşvet ne hile Çerkeslerin boyun eğmesini sağlayamıyordu’’(Lesley Blanch s.31)
Edmund Beales Çerkeslerin yaşadığı trajediyi şöyle yorumlamıştır ‘’Bağımsızlıklarını yüzyıllar boyunca çiğnetmeyen ; etraflarında onlarca soyun , halkın ortaya çıktığı ,geliştiği ve yitip gittiği milli varlıkları tarihi kayıtların öncesindeki döneme dek uzanan ; Yunanlılardan ve Roma’dan daha eski olan ; toprakları antik çağ ozanlarının ezgilerinde ölümsüzleşen ve anısı unutulmaz destanlarda yaşatılan bir güzelliğe , yüceliğe ve aşk hikayelerine ev sahipliği yapmış ; Aleksrandr’ın asla boyun eğdiremediği özgür insanlardan ve savaşçılardan oluşan ; kayalıklı kalelerin üzerinde Roma İmparatorluğu kartallarının dahi zaferle uçamadığı bir millet için bu gerçekten hazin ve ciddi bir olaydır..Böyle bir milletin yok edilmesini düşünmek üzücü ve şok edicidir!’’
Bu maddelerde öne sürülen tezler , güya onlar için soykırımın yaşanmadığının temelini oluşturan uydurmalardır..
Bunların yanı sıra meraklı çocuklar gibi aklına gelen her şeyi sorarak güya bir fikri savunduğunu zannedenler bizi epey bir neşelendiriyor.
Efendim soykırım olduysa bu insanlar nasıl tereyağ yayığını getirmişler, nasıl sürgünden sonra Osmanlı içinde birçok paşa – cariye – köle gelmiş v.s.
E daha ne istiyorsunuz yahu! Çerkeslerin paşaları var tereyağı yayıkları var, cariyeleri sarayda, ooh!
Tabi ya, siz haklısınız! Çerkesler silahlarını bırakıp - gemileri doldurup Osmanlıya koşmuşlar. Kızlarını cariye, erkeklerini evlatlık, karılarını konaklara hizmetçi, kendilerini de askere yazdırmışlar.
Sürgünü kabul ediyor amma neden dağa çıkmadı diye de soruyor? Çelişkinin de böyle çıplağını hiç görmedik..
Bu soruyu heralde küçük bir çocuğa sorsak şöyle cevap verirdi: yahu zaten savaşacak durumda olsalardı sürgün olur muydu?
Tabi bu komedi dizisinin öncesi de var. 8-9 milyon Rus askerinin K.Kafkasya’ya gömüldüğünün iddia edilmesi gibi.
Oysa;
‘’Kuzey Kafkas cephesi sürekli olarak , Çarlık Rusyası Askeri gücünün dörtte birini eritmiştir.Ortalama olarak her yıl 200.000 asker Kafkas cephesinde bulunmuştur.Yıllık ortalama asker kaybı 20.000’dir.Her 7 yılda bir 120.000 kişilik tam bir ordu Kafkasya’da kaybolmuştur.Çariçe Katerina’dan başlayarak 1864’e kadar 1.500.000 Rusya askeri K.Kafkas topraklarına gömülmüştür.Bu sayıya düzensiz Kazak kuvvetlerinin kayıpları eklenmemiştir..’’(Elias Regnauld ‘’Les Circassiens et le Caucase’’)
Devam ediyoruz , “Ruslar Çerkeslere soykırım uyguladıysa, Çerkesler de Rus askerlerine soykırım uygulamıştır.”
Lütfen dikkat, Rus halkı değil – Rus askeri!
Bu komik satırların, konuyla hiç alakası olmayan Türkler tarafından dikilen Anzak Anıtın’a hümanizm mesajlarıyla bağlanması, bu kadarı pes dedirten cinsten hani.
Bizde hümanizmden bahsetmek isterdik , K.Kafkasya coğrafyasında ölen Rus askerlerinin çektiği acılara yüreğimizde yer vermek isterdik ancak gündemimiz yoğun , daha çok faşizme karşı mücadele ediyoruz..Bu mesaj muhtemelen Ruslara iletilecekken yanlışlıkla Çerkeslere iletilmiş.Biz siyasi örgütlenmeden yoksun Rus halkına karşı modern ordularımızla saldırarak Rus topraklarını işgal etmiş Moskova’ya Tığujıko Kızbeç’in anıtını dikmiş , şehrini ismini Kızbeç olarak değiştirmiş ve sonrasında – bakın bu bizim ulusal kahramanımızdır , sizden binlercesini katledendir o , diyerekten acılı Rus halkını aşağılamış değiliz..
Aksine Ruslar bizim topraklarımıza, Zass’ın ve Lazarev’in büst/heykellerini dikerek - "Onun öldürdüğü sizlersiniz, o bizim için kahramandır’’ diyorlar.
Bırakın hümanizmi , kitabında demokrasi kelimesi geçmeyen Polisiye Devlet’ten başka bir şey de beklenemez zaten..
Kimin, kime soykırım yaptığına gelince dileyen istediği tezi ortaya atabilir. Varsa ellerinde bilgi / belge paylaşsınlar. Bizlerde istifade etmiş olalım, varsa atalarımızın hataları-eksikleri kabullenelim. Hani sosyologumuzun da ifade ettiği gibi gelişmiş toplum olmanın yolu buralardan geçiyormuş ya..
***
Elbette buna benzer kasıtlı olarak söylendiğine inandığım birçok iftiralar ve yalanlar var..Hepsine cevap vermek mümkün olmasa da bir kısmına böylece cevap vermiş olduk.
***
Bu yazım da soykırımın hukuksal tanımını genel hatlarıyla aktarmaya çalıştım. Çerkes tarihini çarpıtmak için uğraşanların başvurdukları kampanyalarla, kan izlerinin silinmeye çalışıldığını anlatmaya çalıştım.
Çerkeslerin uygar bir millet olduğunu, İslam dini için değil vatanlarını korumak için korkmadan-kaçmadan / cesurca savaştıklarını ‘tekrar hatırladıktan’ sonra artık Rus-Çerkes savaşlarının içeriğine inmemizde bir sakınca kalmıyor.
Yazımın başında da belirttiğim üzere Çerkes halkının yaşadığı trajediler için ‘soykırım yapılmış mıdır- yapılmamış mıdır ‘ sorusunu sormamızda hukuki bir engel yoktur. Bir sonra ki yazımda bu soruya elimde ki az bilgi ve belgeler dahilinde cevap vermeye çalışacağım.
Bu konunun, üzerinde komiklik yapılamayacak kadar ciddi olduğunu son zamanlarda daha iyi görmüş olduk. Kendisini Çerkes toplumu ile ilişkilendiren tüm kişi ve kurumların olayı ciddiyetle ele alıp ‘gerçekleri’ gün yüzüne çıkarma da iş birliği yapacağını ümid ediyorum.
Bu arada,
Küçük bir hatırlatma: Kaf-Fed Yayın Organı Nart Dergisi Sayı: 37 Sf.13
‘’Halk tüm imkanları bitinceye kadar direniyor, mücadele ediyor, savaşıyor artık çare kalmayınca da,kendilerine tanınan mühlet içinde hiçbir sağlık önlemi olmadan,varını yoğunu terk ederek sahile inmek zorunda kalıyor.Daha yola çıkmadan açlık,sealet,hastalık ve kitle ölümleri başlıyor.Bu bir SOYKIRIMDIR , bir VAHŞETTİR.
Ermeni katliamından söz edenler birazda bu masum halkın başına gelenleri düşünmesi gerekmez mi? Bu noktada asıl sorumluluk size düşüyor: Ne güne duruyorsunuz? Tarihi gerçekleri dünyaya anlatın ki, karşılığını da alabilesiniz.
6 sene sonra bu çağrıya cevap veren Çerkesler ve Kaf-Fed’in durum değerlendirmesi: (http://www.cherkessia.net/news_detail.php?id=3595)
Eski yolu ve eski dostu terk etme (Çerkes Ata Sözü )
Bilmediğini söyleme, söylediğini inkar etme ( Çerkes Ata Sözü )
