


21 Mayıs 2011 arefesinde “Çerkes Sorunu” Gürcistan’ın siyasi gündeminde yeniden güncel hale geldi. Rusya İmparatorluğu’nun 19. yüzyılda gerçekleştirdiği sözde “Çerkes Soykırımı”nın tanınması meselesi Gürcistan Parlamentosu’nun dört komitesi tarafından incelendi. ‘Soykırım’ın tanınması için lobi yapanların önde gelenlerinden, milletvekili ve Kafkasya ve diaspora konularından sorumlu parlamento komitesi başkanı Nugzar Tsiklauri geçenlerde “Çerkes halkının başına gelenleri gösteren belgelerin yaklaşık bir yıl süreyle incelenmesinden sonra, yasama organı komitelerindeki dinlemelerin ardından Gürcistan Parlamentosu Rusya bünyesindeki tarihi varoluş koşullarında Çerkeslerin soykırımının tanınması kararını almaya hazırlanıyor” açıklamasını yaptı. Yine Tsiklauri’nin sözlerine göre parlamento karar tasarısı da hazırlandı ve Gürcistan’ın yüksek temsil organının genel oturumuna taşınabilir.
Önce bu tarihten bahsedelim. 21 Mayıs sadece Adığe (Çerkes) nüfusun yaşadığı Kuzey Kafkas cumhuriyetlerinde (Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Adıgey) değil, diaspora Çerkesleri arasında da (Türkiye ve Yakın Doğu ülkelerinden Avrupa devletleri ve ABD’ye kadar) trajedinin yıldönümü olarak anılıyor. Bu tarih, uzun yıllar süren Kafkas Savaşı’nın (ancak tarihlendirilmesi konusunda farklı görüşler var) sona ermesiyle ilgili. 1864 yılında Rus birlikleri Çerkeslerin son direniş ocağını, Кbaada Vadisi’ni aldılar. Bugün orada, son yıllarda Rusya devlet elitinin en sevdiği tatil yerlerinden biri olan ve Soçi’nin Adler rayonuna bağlı Krasnaya Polyana yerleşimi bulunuyor. 21 Mayıs 1864 tarihinde burada Rus birlikleri, İmparator I. Nikolay’ın dördüncü oğlu Büyük Prens Mihail Nikolayeviç’in (Aralık 1862’de Kafkasya askeri valisi ve Kafkas ordusu komutanı olarak atandı) kabul ettiği bir geçit töreni yaptılar. İşte bu tören Kafkasya’nın nihai olarak Rusya İmparatorluğu’nun hakimiyetine geçtiğini sembolize ediyordu. Yine o zaman, Kbaada’da toplanan komutanların isteğiyle bu yerleşim yerinin adı tahttaki hanedanın onuruna ‘Romanovsk’ olarak değiştirildi. Bu resmi isim daha sonra çar tarafından onaylansa da yerleşmedi ve Rusya İmparatorluğu zamanından beri burası Krasnaya Polyana olarak adlandırıldı. Mayıs töreninden sonra İmparator II. Aleksandr’ın kararıyla “Batı Kafkasya’nın Fethi - 1859-1864” adıyla özel bir madalya da ihdas edildi.
Ancak 1860’lardaki Rus silahının başarısı o zaman Kafkasya’nın birçok halkı için ve en başta da Çerkesler için zorunlu göçün başlangıcı oldu. Adığelerin tarihi vatanlarını terk etmeleri her zaman Rusya’nın askeri baskısıyla ilgili değildi, zira sık sık bu karar Osmanlı diplomatlarının, casuslarının ve danışmanlarının etkisiyle alınıyordu. Fakat sonuçta yüzbinlerce Çerkes Kafkasya’dan ayrıldı. Bugün Türkiye’de, Suriye’de ve Ürdün’de Çerkes nüfusu 2,5 ila 8 milyon kişi olarak veriliyor. Sayılardaki bu büyük farklılığı açıklamak zor değil, çünkü bu ülkelerde yapılan sayımlarda veriler ya etnisite ayrılmadan dini esasa göre ya da anadiline göre açıklandı (bir buçuk asırda Adığe muhacirlerin torunları için bu Türkçe ya da Arapça oldu). Neticede “Çerkes Dünyası”nın (Kuzey Kafkasya’da ve onun sınırları dışında) belli bir kısmı tarafından 1860’lı yılların olayları soykırım olarak yorumlandı.
Uzun yıllar boyunca Çerkes aktivistler tarafından bu sorunun geniş halk kitlelerine yayılması ve devletler veya uluslararası örgütler tarafından resmi olarak tanınması için başarısız girişimler yapıldı. Bu problemin de diğer ‘soykırımlar’ gibi marjinal politik konular arasında kalması muhtemeldi. Ancak “Çerkes Sorunu”nun su yüzüne çıkmasında birkaç koşul etkili oldu.
Geçen hafta Washington’da Jamestown Vakfı’nda Kuzey Kafkasya’da ve çevresindeki durumla ilgili bir konferans yapıldı. Doğal olarak “Çerkes Sorunu” tartışmaların odağında oldu. Bu konuda ünlü Amerikalı etno-milliyetçilik uzmanı Paul Goble ilginç bir değerlendirme yaptı. Goble’un düşüncesine göre, Çerkes ulusal hareketleri Vladimir Putin’e müteşekkir olmalılar. Birincisi, Batı Kafkasya’nın tarihi konularını bir anda güncel hale getiren Soçi’deki Olimpiyatlar için; ikincisi de, 2008’de Gürcistan’a karşı giriştiği hareket için. Gerçekten, Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın tanınması zaten Rusya’ya karşı radikal olan Gürcistan’ı radikalleştirmekle kalmadı, “Çerkes Dünyası”na ait cumhuriyetin tanınması için emsal teşkil etti (Abhazlar Adığe-Abhaz dil grubuna aittir.) Bu planda Kanada McMaster Üniversitesi’nden ünlü dilbilimci, etnograf ve siyasetbilimci John Colarusso’nun gözlemleri çok ilginç: “Çerkesler Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmasına tehlike içinde bulunan akrabalarının savunulması ve hatta kurtarılması jesti olarak bakabilirlerdi. Bu tanınma Rusya’nın Çerkeslere etnik bir bütün olarak kendi yapılarını kurmalarını istediğine dair umut verebilirdi.” O zaman da ‘soykırım’ Moskova’nın tanımak zorunda olduğu bir mesele olurdu, yani “yeni bir güçle parlardı”. Kuzey Kafkasya’da çok sayıda problemi olan Rusya iktidarının böyle bir adımı atmasının imkânsız olduğu anlaşılır bir şey. Bu adım en hafifinden onun tarihi-hukuki çelişkisinden başka, potansiyel olarak Kafkasya’nın batı kısmının Adığe ve Türk nüfus (Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes) ile Adığe ve Rus nüfus (Adıgey) arasındaki anlaşmazlıkların ve çatışmaların parlaması tehdidini barındırırdı. Elbette, Moskova 1860’lı yılların olaylarına dair kendi yorumunu yapmak ve problem yokmuş gibi davranarak “sus oynamaya” son vermek zorunda kalırdı. Ancak bu yapılmadı ve böyle durumlarda hep olduğu gibi doğa boşluğu doldurdu. Geçen yıldan başlayarak Tiflis aktif şekilde “Çerkes Sorunu”nu işlemeye başladı. Bu şekilde, birlikte birkaç durum oluştu: Abhaz devlet yapısının tanınması, Gürcistan’da Rusya karşıtı ruh halinin radikalleşmesi, hazırlığında “Çerkes faktörü”nün hiçbir şekilde göz önüne alınmadığı önümüzdeki Olimpiyatlar, Moskova’nın açık bir pozisyonunun olmaması.
Sonuçta, geçen yıldan başlayarak “Çerkes Soykırımı”nın tanınması meselesi Gürcistan Parlamentosu’nda ele alınmaya başladı. Bu siyasi enstrümanın devreye sokulabileceğini Gürcistan iktidarının üst düzey temsilcileri de söylüyordu. Rusya’nın etkili yayını Kommersant-Vlast’a geçen yıl verdiği röportajda, Gürcistan gayriresmi rütbe sıralamasında ikinci adam olan İçişleri Bakanı Vano Merabişvili gazetecinin “Parlamento Çerkes soykırımını tanımaya hazırlanıyor mu?” sorusuna açıkça “Evet, hazırlanıyor” cevabını vermişti. “Ama bu Rusya’yla ilişkileri daha da bozar” repliğine ise Merabişvili şu karşılığı vermişti: “Daha da bozulsa ne olur?” Neticede, Mayıs 2011’de “Çerkes Soykırımı”nın tanınması meselesi Gürcistan Parlamentosu tarafından azami üst düzeye taşındı.
Bugün Rusya medyasında ve uzman yorumlarında, uluslararası hukuka ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra giren ‘soykırım’ kavramının Çerkes olayında kullanılmasının doğru olmayacağına dair birçok tez dile getiriliyor. Ancak “Çerkes Sorunu”nun milliyetçilerin ve Gürcistan milletvekillerinin tartıştığı şekliyle akademik tarih yazımıyla veya hukukla pek ilgisi yok. Bunu anlamak için Çerkes aktivistlerin ve Gürcü politikacıların Gürcistan arşivlerindeki ‘soykırım’ tarihini aydınlatan ‘eşsiz belgeler’ konusundaki coşkulu yorumlarını okumak yeterli. Bu arada, bu ‘eşsiz belgelerin’ büyük kısmı tarihçiler tarafından uzun süredir kullanılıyor ve Kafkas Savaşı konusuyla ilgilenen uzmanlar tarafından biliniyor. Açıkçası, İmparatorluk resmi tarihçileri bile çalışmalarında, 19. yüzyıldaki askeri faaliyetler sırasında Rus birlikleri tarafından uygulanan gaddarlığı inkâr etmiyorlar. Problem şu ki, bu gaddarlık tek taraflı değildi (Çerkeslerin 1840 yılında Karadeniz Hattı kalelerine saldırılarına ne demeli; örneğin Lazarev kalesine, Velyaminovskoye, Mihaylovskoye, Nikolayevskoye istihkâmına). Üstelik General Nikolay Yevdokimov gibi gaddar Kafkas yöneticileri bile Çerkeslerin toptan fiziki imhasına veya çocuk doğumunun sınırlandırılmasına çalışmadılar. Şunu da unutmayalım ki Çerkes dünyasının birçok temsilcisi o zaman ulusal kategorilerde düşünmüyordu ve Osmanlı padişahına bağlılığı “imparator hazretlerine” bağlılığa tercih ediyorlardı. Her durumda anlamak gerekir ki, tarihi kaynaklara ve onların yorumlanmasına yaklaşımlar ‘soykırım’ problemini ortadan kaldırmaya yetmez. Çerkesler olmasaydı da, Gürcistan başka bir şey bulurdu. Örneğin, Çeçenya’nın, İnguşetya’nın veya Dağıstan’ın ‘kurtarılmasına’ soyunabilirdi. Neyse ki Rusya’nın hassas yerlerini bulmak o kadar zor değil, Kafkas Dağları’nın öbür tarafında bol miktarda bulunuyorlar.
Bu bağlamda “Çerkes enstrümanı”nın Gürcistan için ne kadar etkili olabileceğini anlamak önemli ve elbette Rusya için ne kadar tehlikeli olabileceğini de. “Çerkes Soykırımı”nı tanımasının Gürcistan için çok etkili olmayacağı düşünülüyor. Duygusal planda herhalde bu tanıma telafi edici faktör rolü oynayacak. Fakat Gürcistan’ın amacı Kabardey-Balkar’ı veya Adıgey’i bünyesine katmak değil, Abhazya’nın ve Güney Osetya’nın entegrasyonu. Tartışmasız Tiflis Abhazya ve Adığe hareketleri arasında çatlak yaratmaya çalışıyor. Dünkü müttefiklerin ve yoldaşların düşman olduğu veya tersi olaylar Kafkasya tarihinde az değil! Bunun Abhazya’yı ve Güney Osetya’yı Gürcistan’a nasıl yakınlaştıracağı ise anlaşılmaz bir şey. Unutmamak gerekir ki bir ‘soykırım’ı tanımak diğeri için de emsal oluşturur. Ve bu planda 1915 olaylarının Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin soykırımı olarak tanınması meselesi er ya da geç önlerine gelecek ve Tiflis-Erivan-Ankara üçgeninde Gürcistan için epey problem yaratacaktır. Bunu bugün birçok Gürcü uzman da anlıyor. Örneğin, Mamuka Areşidze’nin düşüncesine göre resmi Tiflis “Çerkes Sorunu”nda çıtayı aşılamayacak kadar yükseğe kaldırdı.
“Çerkes Soykırımı”nın tanınması Rusya ve onun Kafkasya politikası için ölümcül olacak mı? Herhalde benzeri çıkarımlar yapmak için henüz erken. İşte Türkiye 1915 olaylarının soykırım olarak tanındığı çok sayıda kararla birlikte yaşıyor. Ancak bu sorunda kibir son derece tehlikeli ve kabul edilemez. Görülüyor ki, bizzat tanınma olgusu (eğer olursa) Kuzey Kafkasya içinde Çerkes hareketlerini güçlü şekilde canlandıracak. Hem bu çizgide devam etmek hem de “sus oynamak” kasten kaybedilmiş bir hamle olur. Her halükarda Moskova “Çerkes Sorunu”nu yorumlamaktan ve tepkisel olmayan, öngörülü tutumunu belirlemekten kaçınılamaz.
20.05.2011
http://www.politcom.ru/11976.html
Yazar: Sergey Markedonov (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi (Washington, ABD) Misafir Öğretim Görevlisi)
Çev.: Murat Papşu