


Trabzon’daki Rus konsolosunun, Çerkes Sürgünü’nü Yöneten Rus General Katraçef’e yazdığı raporda böyle yazılı. Sadece iki şehirdeki rakamlar bunlar. Sürgünün kapsamı ve yaygınlığı düşünüldüğünde devede kulak! Rus kaynaklarına göre 500 bin, kimi kaynaklara göre 1 milyonu aşkın Çerkes bir kaç yıl içinde sürgün edildi. Sürgünün başlama tarihi 21 Mayıs 1864. Sürgün Çerkesler Anadolu, o zaman Osmanlı toprağı olan Suriye, Lübnan, Ürdün gibi Arap bölgeleri ve Balkanlar’a yerleştirildiler. Sürgün sırasında Karadeniz’de, sığınılan limanlarda yüzbinlerce Çerkes açlık, hastalık gibi nedenlerle yaşamını yitirdi. Balkanlar’a yerleşenler çifte sürgün yaşadı; çünkü 1878 Berlin Antlaşması uyarınca, sadece Çerkeslere yönelik özel bir sürgün daha uygulandı ve 500 bin Çerkes yeniden sürüldü.
Lenin’in “halklar hapishanesi” diye tanımladığı Çarlık Rusya’sının işlediği bu insanlık suçunda 500 bin civarında Çerkes’in de Ruslar tarafından öldürüldüğü tahmin ediliyor. Elbette, bu sürgünü “gönüllü”, “kolay” bir sürgün olarak düşünmeyin. Farklı boy ve halklardan Kafkas halkları, Ulusal Meclis kurmuşlar, Ruslarla pazarlıkları sürdürüyorlar; bir yandan da savaşa hazırlanıyorlardı. Bir yıl süren ciddi bir askeri direniş de gösterdiler. Yüz binlerce Çerkes’in bu savaş sırasında öldüğü ifade ediliyor.
Sonunda, bir buçuk milyona yakın Çerkes öldürülerek ya da sürülerek Kafkaslar Çerkesler’den arındırıldı, geriye sadece küçük bir Çerkes nüfus kaldı. Ve bugünün Türkiye’sinde ciddi bir sayıya sahip Çerkes nüfusu da böyle var oldu.
Çarlık Rusya’sı kuşkusuz bu etnik temizlik operasyonunun temel suçlusu. Ancak, sürecin Osmanlı ile suç ortaklığı halinde yürütüldüğünü de unutmamak lazım. Başta Balkanlar olmak üzere, Orta Doğu ve Afrika’daki topraklarında “ulusal” hareketler ile başı belada olan Osmanlı, savaşçı bilinen Çerkesleri bu sorunlu topraklara yerleştirerek, “vurucu güç” olarak kullanma hesabı yapmıştı.
Büyük Sürgün, köklü ve tarihi bir ülke olan Çerkesya’yı yok etti ve sayısı bugün 10 milyonu bulan Çerkes halkını başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda bıraktı. Çerkesler bu büyük sürgüne “İstambulak’o” (İstanbul’a göç) diyorlar ve yaklaşık 150 yıldır bu göçün acılarını yaşıyorlar. Her yıl 21 Mayısta sürgün edilenlerin mezarlarının bulunduğu Kefken’de ve pek çok yerde anma etkinlikleri düzenliyorlar. Dün de İstanbul’da Beşiktaş ve Adapazarı Kefken’de etkinlikler vardı.
21 Mayıs nedeniyle Çerkesler gündeme yeniden gelirken, Taraf Yazarı
Alper Görmüş de, “Çerkeslerin sesini duyan var mı?” başlıklı bir
yazıyla, Enver Sağlam adlı bir Çerkes aydınının mektubunu yayınladı.
Bunun kendisi açısından bir “özeleştiri” olduğunu da ekledi.
Enver Sağlam, “Çerkeslerin kimsenin tanımadığı”, “Klişeler dışında
bilgi sahibi olmadığı” gibi tezlerin ardına, “Takılmışsınız bir Kürt
meselesine kimseyi görüp işittiğiniz yok. Ah evet! Bir de Aleviler var
tabii ki... 24 Nisan olmasa Ermenilerin de sesini duyamayacağız
muhtemelen ya neyse...Romanlar da hoş bir tını olarak zihinlerde yerini
aldı mı diğerlerine ne gerek var ki?” cümlesini kurmakta da beis
görmemiş.
Gerçi, önce Çerkeslerin bilenen isimlerini alt alta sıralayıp, “Çerkeslik adına seslerini yükseltmediler bugüne kadar” da diyor; Çerkeslerin devletin “asli unsuru” oldukları masalı ile avutulduğunu da söylüyor. Doğru da.
İş “cici çocuklar” olmaya gelince, listenin bir kısmı için doğru; bir kısmı için yanlış. “Bizim Çerkes”lere sahip çıkalım hemen; ne Mahir Çayan’ın, ne Yusuf Aslan’ın ne de diğer devrimci Çerkeslere “cici çocuk” demek imkansız. Hele hele “devletin kurucu”su sanıp, elde silah terör estirenlerle aynı kefeye konmak, hiç mümkün değil. Emek Partisi afişindeki Türk-Kürt kardeşliğinin Deniz, Yusuf ya da Hüseyin’in etnik kökenleri ile hiçbir ilgisi olmadığını; son sözlere gönderme olduğunu anlatmaya gerek var mı? Sosyalistler, insanları, hele de yoldaşlarını etnik kökenleri ile sınıflandırmamayı öğreneli çok oldu. Ezilen halkların mücadelesinin yanında olmaları gerektiğini de... O sayededir, küçük bir azınlığa dönüşen Adigelerin, Kabartayların Sovyetler’de ana dillerinde eğitim yapabilmeleri, özerk bir yönetime kavuşabilmeleri... Varlıklarını bugüne taşıyabilmeleri... Sovyetler döneminde “asimilasyon”un “a”sını bile görmemeleri... Onlar “kurucu unsur”dur gerçekten; sosyalist bir ülkenin kurucu unsurları... Ya Türkiye’dekiler?
Enver Sağlam’ın “Dibine kadar asimilasyon” yaşandıysa; bunun sorumlusunun onlar olmadığı da ortada. “Cemevi yerine cami yapıldığı ağlaşanlar” “Türk milliyetçiliğinden yanıp kavrulmuş Kürtler”in “kendi faşistlerini ürettiği” tezine de katılmak mümkün değil. Hele de, “Yaşasın Türk-Kürt kardeşliği diye yazıp bastıran Emek Partililer afişteki üç fidandan birinin Çerkes olduğundan habersiz cehaletlerini afişe ediyorlar...” cümlesine... Kürtleri, Alevileri, sosyalistleri “zımni bir ortaklığın kahramanları” olarak gösterme çabasının da anlaşılır tarafı yok. Aksine, Çerkesler arasında ne zaman cılız da olsa bir ses çıktıysa, her kökenden sosyalistler yanlarında oldu. Kürtler, kendileri ile birlikte bütün ezilen halklar için mücadele verdiklerini hiçbir zaman unutmadılar. Bir arada olmanın, ortaklaşmanın yollarını aradılar. Ama Çerkeslerin ana gövdesinin, hâlâ kendini “kurucu unsur” sayıp, “Milliyetçi partilere kan taşıyanlar”ın Kürtler ile aynı şeyi istememe adına suskun kaldığını, hatta “Biz istemiyoruz” diye ortaya çıktığını görmezden mi gelelim.
Ne zaman Çerkeslerle ilgili konuşsak, bir ilk gençlik anısı canlanır gözümde. Anlatmadan geçmeyeyim. 15-16 yaş, en güzel çağlar. İlkokulda her gün okuduğumuz “andımız” üzerine düşünmeye başladığımız; “Varlığımızı Türk varlığına feda” etmeden önce bir kaç soruya yanıt aradığımız günler. Yıl 1991; yeni çıkmış bir Grup Yorum albümünde, Kürtçe’yi, Sürmenelim’i, Çaye Barbena’yı birlikte dinliyoruz, bir yandan da Madenciden ile büyük yürüyüşün sevincini yaşıyoruz. “Tek dil, tek bayrak” masalını yüreğimizde, beynimizde yıkarken, türküler en büyük yardımcımız. Dünyayı anlama çabasıyla, öğrendiğimiz her yeni şeyle mutluyuz, sevinçliyiz, heyecanlıyız. Çerkes akrabalarla Çerkesce bir şarkıyı birlikte dinleme sevincini yaşamak isterken; karşımıza çıkan koca bir duvar...
Yaşıtımız olan akraba oğlunun “Baba, bak komünistler Çerkesce şarkı söylemiş” heyecanı ve şaşkınlığı, babasının “kurucu unsur” bakışlarıyla sönüyor birden. Tek bir söz yok; tek bir bakış... Sonrası suskunluk... Benim gibi, damarlarında dörtte bir Çerkes kanı akan “çeyrek Çerkes” nasıl anlamlandırsın bu bakışı!
O yaşıt akraba ile ortak geçmişimiz; Samsun Çarşamba’daki köyümüzün Çerkes Sürgünü’nde karaya çıkılan yerlerden biri olmasına; bataklıklarda binlerce Çerkes’in ölümüne; Çerkes büyük dedemizin Enver Paşa’nın Kafkaslar özlemiyle Sarıkamış’ta ölüme gönderdiği askerlerden biri olmasına uzanıyor. Ama geleceğimiz? Yaşıt akraba “kurucu unsur” olarak Türk devletinin bekaası peşinde koşarken; biz hayatı anlama çabasına devam. Kürtçeyle de, Çerkesceyle de, Alevi deyişleriyle de hayatı öğrenmeye devam...
Bugüne kadar sosyalist mücadelede çok sayıda Çerkes’in, üstelik en ön saflarda yer aldığını, Kürt hareketinin kuruluş sürecinde dahi Çerkeslerin olduğunu elbette biliyor ve unutmuyoruz. Ama soralım, sosyalistler 150 yıldır bu topraklarda özgürlük için mücadele verirken; Kürtler büyük acılarla, sayısız isyana kalkışmışken; özellikle de son 40 yıldır bütün ezilen halklar için büyük bir mücadele verirken; Çerkeslerin önemli bölümünün rejimden yana tutum aldığı bir gerçek. Hiç kuşku yok; Çerkesleri asimilasyona maruz bırakan, dillerinin unutulmasına neden olan, onu “Türk boyu” sayan, “Çerkes Ethem”e vurulan “hain” damgasıyla tüm Çerkesleri sindirmeye çalışan bu rejimdir suçlu olan. Çerkeslerin büyük bölümü, rejim ile “uyumlu” yaşama adına seslerini çıkarmamayı seçmişler maalesef. Pek çok Çerkes aydınının aksi yöndeki değerleri çabaları, demokratik Çerkes örgütlerinin önemli çabaları elbette, yadsınamaz... Enver Sağlam’a hatırlatalım; ulusal mücadele ve ulusal haklar “talep etmek” ile ilgilidir. İstemeyen bir halka, zorla “ulusal haklar” dayatmaz hiçbir iktidar.
Kendini korumanın iki yolu vardır ezilen halklar için; ya içine kapanırsın, “kapalı bir cemaat” olarak, varlığını sürdürmeye çalışırsın; ya da talep edersin, mücadele edersin ve alırsın... Ve bugün Çerkesler, düne göre; daha güçlü biçimde ana dillerini, kültürel haklarını, ulusal haklarını talep ediyorlarsa, ne güzel... Yanlarına önce sosyalistler, Kürtler koşacaktır; kimsenin şüphesi olmasın. Suçlamak yerine, kucağınızı açın ve sarılın... Demokratik bir ülkenin yolu bu kucaklaşmadan geçiyor, emin olun...
Şimdi, kabahat bizde mi sahiden? Varsa bir kabahatimiz; eksikliğimiz, kusurumuz affola... Yine de Nazım ustaya bir başvuralım; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim”... Biraz yumuşatırsak; “kabahatin yarısı rejiminse, yarısı senin”...
Mustafa Kara
Kaynak: http://www.evrensel.net/news.php?id=6573
Belkide sen haklısındır canım Fouche'm
25 Mayıs 2011 Çarşamba Saat 14:25