


40 yıl kadar önce, Adıgeler, bahçelerinde ürettikleri sebzeleri Rusya’nın değişik kent ve kasabalarına (stanitsa) götürüp satarlardı. Ben de öyle yapardım. Birgün arkadaşım Vıcıhu Ruslan’a: “Sen de domates getir, arabaya yükler, birlikte gideriz, yolda da canımız sıkılmaz” dedim. O da “Olur” dedi, birlikte yola koyulduk, işimiz rast gitti, dönüş yoluna koyulduk. Gün boyunca,dur durak bilmeden, sırayla direksiyon değiştirerek yol aldık.Yatma saati sonrasında, -kuzeyden gelip- Rostov’a ulaştık, direksiyon sırası bendeydi, durmadım, yola devam ettim, biraz uzakça olsa da, sonunda Krasnodar’a geldim.
Güzel bir yaz gecesiydi, yollar açıktı, tek bir başka araçla karşılaşmıyorduk. Çetıvıko’ya geldim, oradan Adıgekale kenti görünüyordu. Bir çeşme önünde durdum, arkadaşım derin bir uykuya dalmıştı, ben de ansızın uyuya kaldım. Ne kadar bir süre uyumuşum bilmiyorum, birisi beni çağırıyormuş gibi geldi, ürkerek uyandım. Ruslan uyuyordu, ortalıkta benden başka gözü açık bir canlı görünmüyordu. Ama gördüğüm şeyi neye benzeteceğimi bilmiyordum, sanki güneş doğmuş gibiydi, ortalık aydınlıktı. Durduğum yer, önüm ve arkam ise karanlıktı. Arabadan inip bir süre ayakta durdum, doğrusunu söylemem gerekirse, biraz da korkmuştum.
Mola verdiğim yerde küçük bir ev vardı, ama bir ışık gelmiyordu. Ruslan’ı uyandırmak için çağırdım. Fazla zorlamak da istemiyordum. Sonunda, zar zor uyandırdım: “Yahu, amma da dalmışsın, kalk da şu görünen şeylere bir bak” dedim. Kendine bir parça gelmiş, ağzını açmış bakınıyor, “nereye geldik ki?” diyor, ama olup bitenin farkına varamıyordu.
Ortalık aydınlıktı, dolunay arkamızdan ışıldıyordu. Solumda, dümdüz uzanan karayolunda, 200 metre uzunluğunda, 50 metre kadar yükseklikte, 15-20 metre aralıklarla sıralanmış bembeyaz lambalar bulunuyordu. Arkadaşım, “Hey,nedir bunlar böyle?” diyerek soruyordu.
O sıralar gazete ve televizyonlar başka dünyalardan, uzaydan gelen “Uçan Daireler”e (быбырэ лагъэхэр) üzerine haberlerden geçilmiyordu, dahası insanların kaçırıldıkları haberleri bile yaygındı. Hemen aklıma geldi, arkadaşıma dönüp: “Yahu, bizi de kaçırırlarsa, domates kurbanı olmuşlar” derler, en iyisi cebimizdeki paraları verelim, yolumuzu bunun için de kesmiş olabilirler” dedim. Arkadaşım gülümsedi.
Kontağı çevirirsem araba çalışır mı, çalışır da yola çıkarsam, hata mı yapmış oluruz, bilemiyorumdum. Tanrı bilir, onbeş dakika kadar bir süre sonra, gördüğümüz şeyler yavaş yavaş kayboldular. Bir süre daha bekledik. Araba sorunsuz çalıştı, rahatça köye döndük.
Gördüğümüz şeyleri anlatmaya çalıştık, ama inandırıcı olamadık, biz de üstelemedik. Sonunda bugünlere eriştik,insanlar daha bilgili bir düzeye eriştiler. 2010 yılında, bu bizim –kırk yıl önce- görmüş olduğumuz şeylerin başkaları tarafından da görülmüş olduğunu ve bunların video çekimlerinin yapılmış olduğunu televizyondan izleyerek öğrendik. Bunu köyden görenler de varmış. “Sorun değil” dedim, gördüğüm şey doğruymuş, ancak bunu öğrenmem için kırk yıl beklemem gerekiyormuş”.
Ben bu konunun uzmanı değilim, ama bizim dışımızda da birilerinin yaşamakta olduklarına inanmaya başladım, durumu araştırıyorum. Bu sözünü ettiğim, bazılarımız tarafından asılsız karşılanan şeyler, toprağımız, sularımız ve atmosferimizde barınıyorlar, sanırım onlar dünyamızı ve yeryüzü yaşamını koruyorlar, onlardan korkmamak gerekir. Bizden insanların onlarla karşılaşmış olmaları da olası. Dünyanın başına çok şey gelecek, ancak bizim için yaşam sona ermiş olmayacak, olacakları izleyecek olanlar da devreye girmiş olacaklar.
St’aşu Vyaçeslav, Ğobekuay köyü.
Adıge maq,6 Nisan
2011
Çeviri:Hapi Cevdet
Yıldız