


KÖLN’de Yapılan “Çerkeslerin Gündemi ve Geleceği” Sohbet Toplantısı ve Bir Değerlendirme

Avrupa’da yaşayan Çerkesler arasında içinde bulunduğumuz süreci ve geleceğe yönelik politikaları: özellikle yakın dönemde nelerin yapılabileceği ve bunların örgütlenmelerinin nasıl olması gerektiğini tartışmak-tartıştırmak istediğimiz bir sürecin ilk toplantısıydı. Veya toplantıların ilki. Çünkü bu toplantıları gelecekte de tekrarlamak, yaymak ve mümkünse Avrupa’da yaşayan insanlarımızı bu tartışmaların içine çekme istiyoruz.
Böyle bir tartışma sürecini başlatmamızın en önemli nedeni, Avrupa’daki örgütlerimizin her ne kadar kendilerini dernek, federasyon vs diye tanımlıyorlarsa da çağdaş-demokratik örgütlenme normlarının çoğuna sahip olmadıklarını düşünmemizdi. Gelecek vizyonları net değil ve bugüne kadar emek vermiş insanlarımızın “kendi kurumları” haline dönüşmüş durumdalar. Daha geniş bir tabana ve kamuoyuna açılma çabaları ya yok, ya da bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlar.
Kaf Fed’in bugünlerde yaptığı “ortak akıl” toplantısı ile karşılaştırırsak eğer, amacımız “seçilmiş insanlar”la değil; katılmak isteyen herkese açık toplantılar düzenlemek ve mümkünse anavatanımızı da bu sürecin içerisine çekmek. Demokratik ve biraz da özeleştirel bir tartışma ortamı yaratmak, birlikte sonuçlara ulaşmak, karar almak; en önemlisi Avrupa’da yaşayan Çerkesleri bir çatı ve vizyon altında toplayabilmek, bunun kurumlarını yaratmak. “Nasıl” sorusunun yanıtını bu sohbet toplantılarında birlikte bulmak.
Şuna inanıyoruz: Bir, hala “ben Çerkes’im” diyen, ama artık kurumlarımıza gelip gitmeyen, hatta toplumsal ilişkilerimizin dışında kalmış veya bir biçimde dışına itilmiş yüzlerce, hatta binlerce insanımız var. Bir de kurumlarımızda kendilerini ifade edemeyen, şu veya bu nedenle kendilerini kurumlarımıza ait hissetmeyen ve belki de hiçbir zaman kurumlarımızın aktif bileşenleri-çalışanları olmayacak; ama sosyal ilişkilerini ve entellektüel birikimlerini halkımızın hizmetine sunabilecek politikacı, sanatçı, bilim insanı onlarca insanımız var.
Klasik dernekçilik ile bu insanlarımıza ulaşabilmemiz mümkün değil; ama halihazırda bunların bizlere katkıda bulunmalarını sağlayabilecek kanallar veya organlar da yok. Örgütlenmelerimiz bunları kucaklamıyor, kucaklamak için yeterli bir çaba göstermiyor; bunun organlarını yaratmıyor. Aslında “örgütsüz-vizyonsuz bir diaspora” gerçeği var dersek abartmış olmayız herhalde.
Avrupa bizim gibiler için “bir fırsatlar kıtası”, fakat bunlardan yararlanamıyoruz. Çeşitli nedenleri var bunun! En başta geleni, kurumlarımızın kendilerinin entellektüel birikimlerinin zayıf olması. Bilgi-yetenek-eğitim konusuna yeterince önem vermemeleri. Bilgi çağında büyük bir paradoks!
Ama birikime sahip insanlarımıza da ulaşamıyor, onlardan yararlanamıyor, bilgi ve birikimlerini halkımızın hizmetine sunmaları için önleri açmıyorlar. Belki de onları “tam bizden” kabul etmiyorlar.
Bugün yönetici konumda olan, sözü geçen büyüklerimizin veya insanlarımızın çoğu hala yıllarca önce öne çıkmış, büyük özveriler göstererek derneklerimizi kurmuş insanlarımız. Fedakarlık göstermişler, ellerinden geleni yapmışlar. Saygı duymak lazım, ama hayat akıp gitmiş ve bu akıp giden hayata uyumlu değişimleri ve dönüşümleri yapmakta zorlanıyorlar.
İnsanların yaşlandıkça daha tutucu ve ihtiyatlı olacakları bir doğa yasasıdır. Elbette bu, tek tek her insan için geçerli değil, içerisinde olduğu sosyal-siyasal ilişkiler nedeniyle kendini hergün yenileyen ve “genç kalabilen” insanlar da var; ama doğadaki ve toplumdaki genel eğilim “yaşlandıkça tutuculaşma ve durağanlaşma” yönündedir.
Kurumların bunu aşabilmeleri, yani çağa ayak uydurabilmeleri için mutlaka hayatın içerisinde olmaları; dışa açılmaları ve iç yapılarını yeniliğe, arkadan geleceklere açabilecek, demokratik bir karakterde örgütlemeleri gerekir. Ki kurum kendini yenileyip gelişebilsin. Eski politikaları veya kendini yenileyemeyen politikacıları aşabilsin. Bunu yapabilecek dinamiklerin önünü açabilsin...
Ben özellikle sosyalist ülkeler yıkılıp da anavatan ile ilişkiler gelişirken örgütlerimizin çok büyük bir hata yaptıklarına inanıyorum. Hatta aslında Kaf Fed ve DÇB gibi kurumlarımızın açıkça adını koyamadan “ortak akıl” ve benzeri toplantılar ile çözüm bulmaya çalıştıkları sorunlarımızın kökleri de burada yatıyor.
Bence DÇB, Kaf Fed ve bunların bileşenleri olan Federasyonlarımız veya derneklerimiz “reel sosyalizmin son kaleleri” gibiler. Tarihin bir yerinde “doğrular”ı bulmuşlar, bu doğruları örgütlemişler, kadrolarını yaratmışlar ve iktidar olmuşlar. Ama iktidarda kalmak için de bütün önlemleri almayı ihmal etmemişler. Kurulurken “merkezi” olacağız, “güçlü” olacağız demişler, ama merkeziliğin altından “kontrol etme” hevesi çıkmış. Hanedanlık gibi, belki babadan oğula değil, ama “güvenilir” insanlara koltuklarını devrediyorlar. Bunları da kontrol etmek kaydıyla! Ama tıpkı “reel sosyalizmler” gibi tıkandılar işte. Hayat ve doğanın yasaları onları da yendi!
Şimdi kimi makyajlarla veya örgütsel yapımızı sorgulamadan bunu aşmak istemeleri boşuna. Aşamazlar! Önce sorunu görmeleri lazım, sonra bu sorunu çözecek yöntemler geliştirmeleri! Asıl olarak, örgütlenmelerimizin düşünen insanların, düşündüklerini pratiğe dökebilmelerine izin vermeleri; hatta teşvik etmeleri, kendilerini de buna uygun yenilemeleri gerekiyor.
Kendilerini, bugüne kadar yapılanları ciddi bir şekilde sorgulamadan çözüm bulamazlar. Hani Fahri Abi, sonunu getirmeden “Çerkes=Kuzey Kafkasya halkları söylemi bir projeydi, topluma benimsetmeye çalıştık” dedi ya; böyle cesur çıkışlar yapacak, “diğer projeleri de ifşa edecek” insanlara veya Gorbatchow gibi yukarıdan aşağıya “Çerkes halkının Glasnost ve Perestroyka’sına öncülük yapacak” insanlara ihtiyacımız var!
Şu anki yapımız TC Anayasası gibi; yani “düşünce elbetteki özgür, ama yazıp çizmek; düşünceyi örgütlemek yasak”. Bu durum insanların kendilerini kurumlarımıza ait hissetmemelerine; giderek ilgisizleşmelerine ve yabancılaşmalarına neden oluyor. Kurumlarımızın dışında arayışlara yöneltiyor ve çoğu zaman da topluma küstürüyor.
Bugün kurumlarımızda yönetici olanların çoğu 12 Eylül 1980 öncesini yaşamıştır. O günlerle bu günü bir karşılaştırsınlar. Elbette o yıllarda toplumun genelinin politikleşmiş olması belirleyiciydi; ama o yıllarda kurumlarımızda “Dönüşçüler” vardı, “Kalışçılar” vardı... bunlar gruptu. Aynı çatı altında birlikte olabiliyorlardı, ama kendi siyasi düşünceleri çerçevesinde faaliyetlerde de bulunabiliyorlardı. Bu rekabet ve tartışma ortamı kurumlarımızı canlı tutuyordu.
Bugün ama yönetimler “sakıncalı” bulduklarını kapıdan içeri sokmuyor, siyasi faaliyet yapmalarına izin vermiyorlar. Sanki babalarının malıymış gibi kurumlarımızın olanaklarından yararlandırmıyorlar. Hatta geçen hafta gençlerimizi Moskova’daki ırkçı saldırıları protesto mitinglerine katılıp katılmamakta dahi serbest bırakmadılar. Katılmayın dediler. Sonra insanlar niye kurumlarımızı sahiplenmiyor diyorlar, niye yazdığınız her kelimenin yayın kurulunun denetiminden geçmesi gerektiği Nart dergisini kimse okumuyor diyorlar. Bu mekanizma içerisinden inisiyatif alabilecek gençler çıkar mı? Kadro çıkar mı? Ürünlerini kimse sahiplenir mi? İçerisinde benden birşeyin olmadığı bir kurumu veya ürünü niye sahipleneyim? Evet sen de Çerkes’sin veya Thamatesin, ama peygamber değilsin ya!
Bunları tartışmak yerine göz boyamaya çalışıyorlar. Samimi değiller. Akademi diyorlar mesela, ama aydın, sorgulayan, tartışan, bağımsız düşünebilen, iradesini ortaya koyabilen ve cesur değil; “işlerine yarayabilecek” gençler yetiştirmeye çalışıyorlar. “Ortak Akıl” diyorlar, ama “seçilmiş insanlar”la toplanıyorlar. Hatta bunları da sonra bir kez daha “seçip veya eleyip” yine “işlerine yarayacak olanlar”ın düşüncelerini kamuoyuna aktarıyorlar. “Bölgesel Ortak Akıl Toplantıları” örgütleyeceklerini söylüyorlar, ama planları, gerçekten tartışmak, birlikte üretmek değil; kafalarındaki politikaları hayata geçirebilecek insanları arayıp bulmak. Hatta “meclis” derken bile “Kaf Fed Meclisi”; yani 12 Eylül’ün Danışma Meclisi gibi birşey istiyorlar. Bir kurum temsil ettiği insanlardan hiç bu kadar korkar mı?
Halbuki ne kadar “parlak zekalar”ı biraraya getirirlerse getirsinler; kurumlarımız demokratikleşmedikçe, yöneticilerimiz demokrasiyi ve demokratik çalışma kültürünü içselleştirmedikçe bunların hiçbir yararı olmayacaktır. Sosyalist ülkelerde “parlak zeka” mı yoktu? Vardı elbette. Ama bunlardan yararlanabilecek örgütlenme yoktu.
SSCB’de ekonomistlerin 5 yıllık plan toplantılarından biri her yerde anlatılır. Toplantıda ekonomistlerden biri belirlenen hedeflerin gerçekçi olmadığını söyleyince “halkın moralini bozmak; yani bozgunculuk yapmak”; sonra da Batının ajanı olmakla suçlanıp cezaevine atılmış. Bizde de böyle olmuyor mu? Anlayış aynı değil mi? Cherkessia.net’e dahi tahammül edemiyorlar, düşüncelerimizi savunan insanları hemen baskı altına alıyorlar. Bir insanımız niçin gönül rahatlığı ile kurumlarımızda “ben Çerkesya Yurtseveriyim” diyemesin? Böyle ilerleyebilmemiz mümkün mü?
Evet, yıllardır farklı düşünenleri bir biçimde izole ettiler, tiksindirdiler. Hala da bunu yapmaya devam ediyorlar. Ve artık insanlar kendilerine de, kurumlara da güvenmiyor. Ama yöneticilerimiz ne yazık ki bu sorunu göremiyorlar, görmek istemiyorlar. Halbuki bunların mutlaka ciddi bir şekilde sorgulanması gerekiyor. Sorgulamaya buradan, yani kendilerinden başlamaları gerekiyor. Yoksa sanırım SSCB gibi dağılacaklar.
İletişim çağında yaşıyoruz, artık yalnız kuşaklar arasında değil; abi kardeş arasında bile fark var. Üniversiteyi bitirirken, sizin birinci sınıfta öğrendikleriniz yeni başlayanlar için yeterli olmuyor, yeni dersler ekleniyor. Buna ayak uydurabilmenin yolu örgütleri demokratikleşmekten geçiyor. İnsanların sahiplenebilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri; talip olurlarsa yönetebilecekleri mekanizmaları yaratmaktan.
Bizim kurumlarımız onları örgütleyenlerin yönetimindeler hala veya onların politikalarına sıkı sıkıya bağlılar. Doğrusunun bu olduğunu düşünüyorlar, sorgulamıyorlar ve sorgulatmak da istemiyorlar. Kendi inisiyatifleri altında olmayan hiçbirşeyin doğru olamayacağını düşünüyorlar, hatta engelliyorlar.
İleri gidenleri ise afaroz ediyorlar, ayıklıyorlar. Zaman zaman gelin katılın, siz de elinizi taşın altına koyun vs derler ama geldikten sonra “kendileri gibi” düşünmenizi isterler.
Halbuki günümüzde tek tek bireylerin inisiyatiflerini geliştiren, katılımı özendiren, yönetimi tabana yayan, daha adem-i merkeziyetçi ve demokratik örgütlenmeler öne çıktılar. Bunlar daha başarılılar.
Avrupa’da bu durum gerçekten büyük bir sorun. Çünkü burada sayımız zaten çok az. 10 insanı biraraya getirmek bile bir sorun. Bazen bir insanla yüzyüze görüşebilmek için yüzlerce kilometre yol yapmak gerekiyor. Bu nedenle artık çoğu derneğimiz “bir iki ailenin ve dostlarının” derneği gibi. Ama her insan ve her etkinlik aslında çok önemli. Kimseyi kaybetme lüksümüz yok.
Tüm bunları tartışmak-tartıştırmak ve bir çözüm bulmak için çıktık yola. Şimdiden sonucun ne olacağını bilemem, ama zaman alacağından ve kolay olmayacağından eminim.
Çünkü herşeyi daha da zorlaştıran başka bir sorun daha var burada.
Konuyu gündeme getirmeden önce veya gündeme getirirken birçok insanla görüştük. Hemen herkesin birbiriyle “kavgalı” olduğunu gördük. Çoğu insan “eğer o varsa ben yokum” diyor. Sorunlar artık kişiselleşmiş. Bize umut veren, özellikle gençlerin henüz bu derece kemikleşmemiş olmalarıydı. Hatta “niye birlik olamıyoruz?” diye soranlar vardı.
Bilindiği gibi Avrupa’da iki Federasyonumuz var. Biz Çerkeslerin, yani Adıgelerin sorunlarını tartışmak-tartıştırmak istediğimizden bu konuda tavrı net olan Federasyonumuza müracaat ettik, onların inisiyatif almasını istedik. İlk olarak Federasyon yönetiminden Dr Ehsan Saleh, Faruk Tamzok ve Ertan arkadaşımız ile görüştük. Ne yapmak istediğimizi anlattık. Hatta bu görüşmeden iki hafta sonra kendilerine düşüncelerimizi Türkçe ve Almanca yazılı olarak ilettik. Olumlu karşıladılar. Ve toplantıyı düzenleme kararı aldık.
Sevinmiştik. Thamatelerimizin bizleri desteklemeleri, güvenmeleri önemliydi. Bu yolu onlarla birlikte yürümek toplumumuz için daha sağlıklı olurdu.
“Circassian Forum” dedik kendimize ve süreci bu başlık altında başlatmak istedik; ki herhangi bir kurumun bu etkinlikleri örgütlediği gibi bir görüntü olmasın. Aslında kimin yaptığının önemli olmaması gerekiyor; ama ne yazık ki bunu “hatta çok önemli” olduğunu farkettik. Bu nedenle böyle geçici bir isim taktık kendimize...
Toplantıyı “Konferans” diye adlandırmamızın nedeni, bu tartışma sürecini onların ve anavatanımızdan sivil toplum örgütlerinde faal-yetkili insanlarımızın sunumları ile başlatmak istememizdi. Anavatanımız sürece dahil olmalıydı, çünkü artık diaspora ile anavatanımızın daha yakın çalışma ortamlarını yaratmamız gerektiğine inanıyorduk. En azından diyalog kurmalı, hassasiyetlerimizi karşılıklı olarak dile getirebilmeli, dinlemeliydik. Her konuda aynı şeyi söylemeyebilecektik, ama en azından birbirimizin pozisyonlarını bilecek, kendimizi ona göre ayarlayacaktık.
Diğer Federasyonumuzda da elbette çok değerli insanlarımız var ve onların da bu sürece katılmalarını istiyoruz; ama bunu nasıl başaracağız bilmiyorum. Biz kimin Çerkes olduğunu değil; Çerkeslerin (Adıgelerin) sorunlarını tartışmak, bir gelecek vizyonu çıkarmak istiyoruz. Bu nedenle sürece katılmak isteyen insanlarımızın kimlik konusundaki tavırlarının net olması gerekiyor.
Ama ne olursa olsun bu arkadaşlarımızdan isteyen herkesin toplantılarımıza katılabilmesi gerektiğini, şu veya bu gerekçe ile herhangi bir insanımızın katılmasını istemeyenlerle birlikte yürüyemeyeceğimizi baştan ilke olarak belirledik. Ve “o varsa ben yokum” diyen herkese “o zaman sen yoksun” deme kararı aldık. Bu tavrımızı gelecekte de devam ettireceğiz. Eminim ileride tekrar bir veya yeni bir çatı altında toplanma; en azından birçok konuda birlikte çalışma zemini ortaya çıkacaktır.
Konuşmacıları da belirledikten sonra davetiyeleri göndermeye başladık. Ayrım yapmadan herkese! Ve çeşitli iletişim organlarında yayınlayarak, herkese açık olduğumuzu ilan ettik, katılmak isteyen herkes katılabilirdi. Ama yeni sorunlar çıktı.
“Niye o gün değil de bugün?”, “Niye o konuşmacı değil de bu?”, “şu da konuşamaz mıydı?”, “Yemeğe ne gerek var dı?”, “Sadece Faruk Tamzok yazmak yeterli olmaz mıydı? Niçin sıfatı da yazılmış?”... gibi aslında çok da önemli olmayan eleştiriler yapıldı. Aslında söylenenlerin hepsi kendi açılarından doğru olabilirdi. Dedikleri gibi de yapılabilirdi. Ama iş örgütlemek böyledir: Örgütleyenenin el izi kalır üzerinde. Tıpkı hem Goya hem de Da Vinci’nin ikisini de büyük ressamlar olmalarına rağmen, tablolarının kendi fırça izlerini taşıması gibi...
Ama asıl önemli sorun Federasyonun içinden geldi. İçişleyişleri nasıldır tam bilmiyorum, veya benim bildiğim; doğru bulduğum normlara uymuyor. Çünkü biz “Yönetim” ile görüştüğümüzü ve karar aldığımızı zannediyorduk, fakat “Karar Mekanizması”nda oldukları söylenen bazı büyüklerimiz bu etkinliğe itiraz ettiler. “Böyle bir konferansa ne gerek var, nereden çıktı, kim örgütlüyor” gibi sorular yönelttiler. Biz yönetim ile görüşüp böyle bir etkinliği örgütlemek istediğimiz için aslında niyetimizin ne olduğunun bilinmesi gerekiyordu.
Ki karşı olmalarının asıl gerekçesi sonra ortaya çıktı: “Tartışacak birşey yok. Federasyonumuzun politikaları bellidir” dediler. Ama doğru değil bu! Genel geçer söylemlerin ötesinde ortada birşey yok. Son yıllarda bu kadar şey oluyor, ama belki birkaç kişi kendi arasında tartışıp karar alıyor; ama kamuoyuna çok az şey yansıyor. Hatta genele açık bilgilendirme toplantıları veya sanal da olsa ciddi bir yayın organları bile yok. Bu durumda “bizim çizgimiz belli” demek yetmez. Daha da önemlisi bu çizgi niçin tartışılmasın?
Sonra dedikodular başladı. “Anavatandan katılacağı söylenen insanların haberleri bile yok” dendi, kafalarda soru işaretleri yaratılmaya çalışıldı. Özellikle Münih’ten Faruk ve Hüsnü, Köln’den yine Faruk, Münster’den Nejat Abilerimiz ile Berlin’den Vehbi arkadaşlarımızın itiraz ettiklerini duyduk. Hatta kendi aralarında bir toplantı yapıp “katılmama tavsiye kararı” aldılar. Söylediklerinin doğru olmadığını, toplantının amacının ne olduğunu yazılı olarak ilettiğimizi ve anavatanımızdan davetiyede ismi yazılı olanların katılacağını anlattık. Anavatan ile, katılmayacağı; hatta haberinin dahi olmadığı iddaa edilen Ç’ermıt Muhdin ile görüşmelerini de sağladık; ama dinletemedik. Karşı çıkmaya devam ettiler, katılmayacaklarını söylediler ve başkalarının da katılmamasını istediler.
Sanırım asıl gerekçe “politikalarımız bellidir, tartışacak birşey yok!” idi ama bunu dışa karşı böyle açık açık ilan edemediler; bunun yerine doğru olmayan söylentiler yaydılar.
Bu durumda Faruk Abi ile Ertan arkadaşımız da katılamayacaklarını söylediler ve isimlerini son hafta ilanlardan çıkardık. Ama ne olursa olsun toplantıyı yapacağımızı da söyledik. Çünkü ne yöntem olarak ne içerik olarak yanlış yaptığımızı düşünmüyorduk ve bu tartışma sürecinin mutlaka başlatılması gerektiğine inanıyorduk.
İlginç olan, başka birileri de tam aksi yönde dedikodular yayıyorlardı. Bizim “pro Rus” olduğumuzu iddaa ediyor, “o konuşursa biz gelmiyoruz” diyorlardı. Hatta bir siteye “garip bir mesaj” atmışlardı.
Burası ilginç. Aslında Türkiye’deki tartışmalarla paralel. Bizi hala biryerlere oturtamıyorlar. Çerkesya vizyonumuz nedeniyle birileri bize “Amerikancı” diyor; ama “RF’nun demokratikleşmesi ile mümkün ve demokratik mücadele esastır” dediğimiz için de başkaları bizi “Rusçu” diye damgalamaya çalışıyor!
Bu dedikoduların hiçbirini ciddiye almadık...
Toplantıya katılım istediğimiz düzeyde olmadı. Hem yukarıda anlattığım nedenler; hem de son gün yayılan “toplantı iptal oldu” gibi bir söylenti ile yoğun kar yağışının bunda etkili olduğunu düşünüyorum.
Toplantıyı saat 12 00’da başlatmamız gerekiyordu; ama teknik işleri yapacak arkadaşımız yoğun kar yağışı nedeniyle gelemeyince teknik işleri düzenlemek zaman aldı. Katılmıcılar da biraz geç geldi. Ve toplantı saat 13 00 civarı başladı. Ama anavatanımızdan katılacak olanların işleri nedeniyle gitmeleri gerekiyordu ve onlara en geç saat 13 00’de söz hakkı vereceğimizi söylemiştik, bu nedenle aşılış konuşması yapamadan direk Adıgey Adıge Xase Başkanı Hapay Arambıy’e söz vererek toplantıya başladık.
Hapay, katılımcılara ulusal sorunlarımıza duyarlılıkları ve kendisini de davet etmemiz nedeniyle teşekkür ederek başladı konuşmasına. Ulusumuz için olumlu gelişmelerden duyduğu mutluluğu vurguladı. Ve eğer sorularımız varsa onları yanıtlamak istediğini söyledi. Kendisine yöneltilen sorular “AP’nda Çerkes Günü” üzerineydi.
Sitemizde kamuoyuna yansıttıklarımızı tekrarladı: Böyle bir etkinliğin prensip olarak yanlış olmadığını, hatta çok iyi olduğunu ama kendilerinin de nezaketen bile olsa davet edilmeleri gerektiğini; Xase olarak bundan son üç günde haberlerinin olduğunu söyledi. Keza Çerkes Günü’nde diğer Kuzey Kafkasya Halklarının sorunlarının tartışılmasının doğru olmadığını vurguladı. En sonunda da Hollanda’dan Hatko Vural Ulutaşlı arkadaşımıza çok çok selam söylememizi istedi...
Sonra Adıgey Çerkes Kongresi Başkanı Murat Berzeg konuştu. Berzeg, özellikle Avrupa’da yaşayan insanlarımıza büyük sorumluluklar düştüğünü, daha aktif olmaları, politik örgütlenmeler yaratmaya çalışmaları gerektiğini söyledi. Kültürel faaliyetlerle bir ilerleme sağlamamız mümkün değil, daha profesyonel ve uzman insanlarla sorunumuzu Avrupa’ya ve dünyaya taşımamız lazım; belki de bir “Dünya Çerkes Kongresi” örgütlemek, bunun üzerine düşünmek gerekir dedi.
Özellikle “yaşlılarımızın” Çerkes Ulusal Sorunu’nun politikleşmesinin ve dünyaya anlatılmasının önünde engel olduklarını ve aşılmaları gerektiğini vurguladı.
Diasporada yapılacak politik faaliyetlerin anavatanımıza zarar verip vermeyeceği, onların üzerinde baskıların artmasına neden olup olmayacağı sorusu üzerine de; “siz de bu mücadeleyi verecek cesaret varsa, bizde de sonuçlarını göğüsleyecek cesaret var. Bizi merak etmeyin. Bizi burada dövecekler mi? Biz bunları göze alıyoruz. Siz elinizden geleni ardınıza koymayın!” dedi. Anavatanımızdaki gençlerimizin duyguları, düşünceleri nasıl sorusuna da, “bizim burada gençler ormanda yetişen kurt gibiler, herşeye hazırlar” cevabını verdi.
Üçüncü konuşmacı Kabardey Balkar Çerkes Kongresi Başkanı Ç’eş Ruslan’dı. Gürcistan’da (Tiflis’te) yapılan Çerkes Soykırımı ve Sürgünü’nün tanınması toplantısına katılmıştı. Soykırım ve Sürgün’nün dünyaya tanıtılmasının önemini vurguladı. Çerkes Ulusal Sorunu’nun tarihi topraklarımızda birleşmemiz ile çözüleceğini, bunun için soykırımın tanınması, diasporada yaşayan insanlarımızın anavatana dönebilmeleri için maddi şartların yaratılması gerektiğini anlattı.
Gürcistan ile ilişkilerin Abhaz kardeşlerimiz ile ilişkilerimizi zedeleyip zedelemeyeceği sorusu üzerine, Abhazya’nın bağımsız bir devlet olduğunu, kendisini koruyabileceğini, bizim onların hassasiyetlerini anladığımızı ama Çerkesler olarak Çerkesya üzerine yoğunlaşmamız gerektiğini vurguladı. “Çerkesya, Abhazya’ya zarar vermez, merak etmeyin” dedi.
Sonra ara verdik. Aradan sonra, aslında toplantının başında yapmam gereken; ama zaman sorunu nedeniyle yapamadığım açış konuşmasını yaptım. Gerek bu konuşmada ve gerekse aralarda sohpetlerde söylediklerimin özeti:
“Biz Çerkesiz, kendi yolumuzda yürümeliyiz. Ama hepsinden önemlisi artık bir vizyonumuz olmalıdır. Bu vizyon “Çerkesya’da uluslaşmak’tır. Her ulusun bir vatanı, her vatanın bir ulusu var. Bizim de vatanımız Çerkesya’dır. Eğer bunu bilince çıkarırsak, hedefimiz ve yapmamız gerekenler de netleşecektir.
Dünyada bugün ulusal-etnik hakları talep etmek ve kazanmak için çok uygun bir ortam oluştu. Bu fırsatı kaçırmamalıyız. Gerek RF anayasası ve gerekse uluslararası yasalar bizim tarihi topraklarımız üzerinde birleşmemize ve uluslaşmamıza olanak tanıyor. Bunu talep etmeliyiz. Her şeyimizle bu hedefe kilitlenmeliyiz. Bütün örgütlülüklerimiz bu amaca uygun bir tarzda yeniden örgütlenmelidir.
Diğer Kuzey Kafkas Halkları kendi vatanlarını inşa ettiler: Çeçenya, Dağıstan, Osetya ve Abhazya var artık. Ulus olma yolunda büyük mesafeler kattettiler. Bize ihtiyaçları yok. Biz Çerkes ulusunu ve Çerkesya’yı inşa etmeye çalışmalıyız. Bizim görevimiz budur.
Artık kimlik tartışmalarını aşmalıyız. Diğer Kuzey Kafkasya Halklarının anavatanlarında böyle bir sorun yok. Hiçbiri biz Çerkesiz demiyor. Biz diasporada ‘ayrı bir halk’ olduğumuzu iddia etmiyorsak, yeni bir ‘karma’ halk yaratmaya çalışmıyorsak eğer, kimlik konusunda anavatanımızdan farklı olmamamız gerekir.
Elbette bir diaspora gerçeği var. Elbette 100 yıldır diğer Kuzey Kafkasya Halkları ile birlikte olduk. Ama biz de kimseye bir yere gidin demiyoruz, bizimle birlikte Çerkesya için mücadele edin diyoruz! Bunun için Çerkes olmanız gerekmiyor. Biz de Abhazya’da savaştık, ama Abhazlara ‘siz de Çerkessiniz’ veya devletiniz ‘Çerkes Devleti olsun’ demedik. Kardeşlik budur!
Cherkessia.net olarak misyonumuz bunları anlatmaktır. Evet, biz Çerkesya’yı örgütlemek istiyoruz. Yolumuz uzun, ama başarmamız mümkün. Bu kavgada ben de varım diyen buyursun! Birleşelim, tek bir çatı altında toplanalım ve Çerkesya için mücadele edelim...”
Sonra toplantımıza katılarak hepimizi onurlandıran ve bizlere destek-umut vadeden Westfallen Eyalet parlementosunda Yeşiller Partisi milletvekili Arif Ünal söz aldı.
Böylesi toplantıların önemini vurgulayan sayın Ünal, “demokratik kamuoyuna açılmak önemlidir. Onlarla daha çok işbirliği yapmalı, birlikte olunabilecek platformlar örgütlenmeli dedi. Biz başkalarının sorunlarına duyarlı olmalıyız ki, onlar da bizim sorunlarımıza karşı duyarlı olsunlar. Ve aslında o kadar da çok ortak sorunumuz var ki...” dedi ve başarılar diledi.
Kendisine toplantımıza katıldığı ve samimi konuşması, destek sözü için bir kez daha teşekkür ediyorum.
Sonra Anavatanımızdan gelip Almanya’da yaşayan insanlarımız söz aldılar. Çerkesler olarak anavatanımızda ciddi sorunlarımız olduğunu, birleşip mücadele etmemizin önemini vurguladılar.
Organizasyon istediğimiz gibi olmadı, daha iyisini yapabileceğimizi biliyorum, ama yine de ilk olması anlamında önemliydi. Henüz katılan arkadaşlar ne düşünüyorlar bilmiyorum, ama yararlı olduğunu düşünüyorum.
Elbette herkesin aynı şeyi düşünmesi mümkün değil; ama buna rağmen birlikte yapabileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum. Diyalog yolunu açabilir, kurumlarımızı daha çağdaş-demokratik normlarda örgütleyebilirsek ve artık “Herşey Çerkesya İçin” diyebilirsek aşamayacağımız engel olmadığına inanıyorum.
Bundan sonraki ilk toplantımız, daha çok insanımızın, gencimizin söz alabilmesi ve düşüncelerini anlatabilmesi için başka bir formatta olacak.
Bir de eğer başka bölgelerden talep olursa benzer toplantıları oralara da taşımaya çalışacağız. Anavatanımızdan bilim insanlarını, tarihçileri, sıradan insanları sohbetlerimize katmaya çalışacağız.
İnşallah gereksiz engeller çıkmaz önümüze...
Bu arada zaman ayırıp bize anavatandan ses veren Hapay Arambıy’e, Murat Berzeg’e, Ç’eş Ruslan’a, zaman yetmediği için konuşamayan arkadaşlarımıza ve elbette onları biraraya getiren, tercümede yardımcı olan Khuade Adnan ile Açumıj Hilmi arkadaşımıza teşekkürler...
Hatko Schamis
Cherkessia.net
Sayın Hatko Schamis, bütün avrupada Çerkesya toplantıları yapılsa hem de eşzamanlı. Şimdilik erken belki ama o günler uzak değil sanki.
Anavatanın muhalif yurtseverleri, diasporanın Çerkesya gönüllüleri elele vermelidir bu açıkça görülüyor. Aynı amaç etrafında senkronize olamayan hiç bir hareket başarılı olamaz.
Varolun sağolun. selamlar.
Çok önemli bir ilk toplantı sayın Hatko kardeşim.
Değerlendirmelerinde son derece isabetlidir.
Küçük nüvelerden oluşacak ulus bilinci tabiki ve sonrası. Bu işe emek veren herkes sağolsun varolsun. Allaha emanet olun değerli kardeşim.
Hava şartlarının kötülüğüne rağmen gelen tüm katılımcılara selamlar. Katılamayan arkadaşlarda bir sonraki toplantıda olacaklardır inşallah.
26 Aralık 2010 Pazar Saat 23:12