


Demirtaş bu sözleri Kürtçe zorunlu eğitimin ülkeyi böleceği endişesini duyanlara karşı söylüyor ve Türkçenin resmi dil olarak kabulüyle çelişmeyeceği iddiasında. Tabii bunun için anayasanın giriş maddesinde değişiklik gerekecek ama sanki bundan önemsiz bir ayrıntıymış gibi söz ediliyor.
Öte yandan Diyarbakır’daki sancı büyüyor. KCK sanıklarının Türkçe ifade vermeyi reddetmesi ile başlayan tartışma dün üst mahkemenin Diyarbakır’daki mahkemeyi destekleyen kararıyla bir dönemeç daha aldı. BDP’li Bengi Yıldız’ın önceki gün Meclis’te başlattığı “Her yerde Kürtçe konuşacağız” kampanyasını, kendisine Siyasi Partiler Kanunu’nu hatırlatan Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin’e ‘Bekçi Murtaza’ demeye tırmandırdı.
Diyarbakır’da olup biten de bir tuhaf. Daha önce Türkçe ifade veren KCK sanıkları, Murat Karayılan’ın (İstanbul eyleminden önce) Kürtçeyi hayatın her alanında yaygınlaştırma çağrısından sonra, Kürtçe ifade talebine başladı. Buna mahkemenin tepkisini anlamak da zordu. Bunu ‘idare edebilecek’ yerde sanıkların bilinmeyen bir lisanda konuştuklarını kayda geçirince iş bu hale geldi. Kırmanci eğer mahkeme açısından bilinmeyen bir lisan ise devletin TRT Şeş kanalı bilinmeyen bir lisanda mı 24 saat yayın yapıyordu? Diyarbakır Valiliği’nin indirttiği Kürtçe ilan panoları ile TRT Şeş yayını aynı lisanda değil mi?
Ilımlılara yönelik tehlike
Yanlış anlaşılmasın, burada vurgu yalnızca lisanın şekline değil, içeriğine de...
Baksanıza Diyarbakır Belediye Başkanı kendisini Ankara ve Erbil’den gelen mesajlara kaptırıp “Artık silahla sonuç alınmaz” mealinde konuşunca, Murat Karayılan onu Kandil’den susturdu; bilmediği işlere karışmasındı. Karayılan ayrıca BDP’lilerin (tabii ki çocuklarının artık dağa çıkmasını istemeyen halkın içinde oldukları için) memnuniyet duyduğu ‘PKK’nın militanları sınır dışına çekeceği’ haberlerini de yalanladı.
Dolayısıyla, (Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da dün “Herhalde” diyerek yanlış anlamış olabileceğini söylediği) Radikal’in “Savaşma, konuş” temennisindeki ‘konuşma’ fiilinin ancak barış lisanında mümkün olabileceği görülmeli.
Oysa siyasi atmosferde ılımlılaşma yönündeki her sesin, elinde güç bulunduranlarca kısılmaya ya da önemsizleştirilmeye çalışılması gibi bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Üstelik bu yalnızca Kürt meselesiyle sınırlı değil.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir gün önce eşi Hayrünnisa Hanım’ın söylediği ilk ve ortaokulda okuyan kızların başlarının aileleri tarafından kapanmasına ‘cehalet’ diyerek karşı çıkmasına destek verince, ortalık karıştı. Bu kuşkusuz türban tartışmalarında orta yolu bulma yolunda atılmış bir adımdı, ama AK Parti saflarında çoğunluğun ağızlarına kilit vuran soğuk rüzgârlara neden oldu.
Önemsizleştirme çabası
Bunun nedeni dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle belli oldu. Erdoğan “Bireysel açıklama” diye (Bu konuda mağduriyeti tescilli) Gül çiftinden gelen açıklamayı önemsizleştirmeye çalıştı ve “Anayasa ile halledeceğiz” mesajı verdi.
Neydi Başbakanın anayasa ile halledeceği türban sorunu? İlk ve ortaokul öğrencilerinin de bir şekilde kıyafet baskılanmasına maruz kalmasıyla ilgili soruya verilecek yanıt bu mu olmalıydı?
Demek ki bu alanda da konuşabilmek ancak dozu yükseltmekle kabul görüyor, düşürmekle değil.
Diğer yandan Başbakan’ın giderek daha çok ve tartışmalı konuyu 12 Haziran 2011 seçimleri sonrasında anayasayı değiştirme vaadine bırakması “Biz bu konuları konuşmak istemiyoruz” demesine karşın, seçim ortamında neredeyse yalnızca bu konuların, üstelik sert biçimde tartışmaya açılacağını akla getiriyor.
Bir nokta daha var, tam anlaşılmadı, açılması gerekiyor: Son beyanıyla tartışmanın iklimini değiştiren Hayrünnisa Hanım ‘reşit’ olunca mı, ‘farz’ olunca mı diyor. Bununla yasal reşitlik yaşı 18 kastediliyorsa, lise öğrencileri o kategoriye girmiyor, yani liseden sonra, yani üniversite çağında kapanabilirler demek. Yok, dini bakımdan farz olması kastediliyorsa, liseler tartışmaya açılmış demektir. Bu, pilavın daha çok su kaldıracağını gösterir, anlamak için soruyorum.
Murat Yetkin
Kaynak: RADİKAL