Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Vitali Budarni’nin Kuzeybatı Kafkasya’ya İlişkin Yazılarından Alıntılar
06 Ağustos 2014 Çarşamba Saat 09:43
 
 
(-Dağdan düze sürgün sonrası yaşamı-)
 
Çerkesler
 
“Avrupalı  o ilginç ulusu sürekli dikkate alırdı…”
 
Adıge köyünden ayrıldığım 9 yıl kadar oldu. O 9 yıllık süre içinde ne de çok  şey değişmiş! Sevinçli ve üzüntülü anlar birbirini izliyor gibiydi o günlerde. En üzücü olan şeyse 12 ile 30 yaş arasındaki gençlerin göçüp gittikleri haberleriydi.
 
“Ne oldu,  ne geldi başına bu gencin, bu kız çocuğunun?” diye sorduğumda, “öldü” – “bu dünyadan ayrıldı”, diye yanıtlıyorlardı beni.
 
      Vue intérieure d'une maison Circassienne, Taitbout de Marigny, Edouard,
                 chevalier. Voyage en Circassie. Bruxelles : J. Dekeyn, 1821
 
Adıgeler düz ovada yaşamaya alışmakta güçlük çekiyorlardı. Yüksek dağ vadilerinde kalmış eski yerleşim yerlerini, koca kartalların süzüldüğü güzel dağlarını, topraklarını özlüyorlardı.
 
Dağlılar (-Çerkesler-) gencecik yaşta dünyalarını değiştiriyorlar. Avrupalılar  bu ilginç ulusu artık dikkate almaz olmuşlar. Puşkin’in şiirlerine konu olan o ulus artık bir değişim süreci içinde…
 
Adıgeler, şimdilerde etrafı Rus çoğunlukla çevrili  ova köylerinde  yaşıyorlar,  yaşam biçimlerinde  Asyatik – Rus   özellikler belirmeye başladı, geleneksel ve karakteristik özelliklerini de yavaş yavaş yitiriyorlar.
 
 
Bir zamanlar çok  çok güzel, örnek gelenekleri olan bir ulusun yok oluşunu insanın içi burkulmadan, gözleri yaşarmadan  izlemesi olanaksız!
 
 
Vue de la vallée de Pchiat aux environs de l'habitation du Prince Mehmet Tendar-
Oghlou.Taitbout de Marigny, Edouard, chevalier. Voyage en Circassie. Bruxelles :
J. Dekeyn, 1821
 
…Ancak, Adıge geleneğini, karakterini titizlikle koruyan çok sayıda aile hâlâ var, ne yazık ki, bu aileler de, yavaş yavaş ve farkında olmadan yeni yaşama, o yaşamın  getirdiği değişime ayak uyduruyorlar.
 
Adıge’nin bağımsızlık ruhu [шъхьафитыныгъэ] ve güzelliği yavaş yavaş elden gidiyor, kendi de bu süreçte yavaş yavaş  yok oluyor.
 
Okuma yazma sürecine geçildiğinde, okullar açıldığında, o ilk yıllarda Adıgeler birçok güçlükle karşılaştılar. Adıge genci okumak üzere temiz ve özgür [шъхьафит]  dağ havası ortamından çıkıp büyük kentin kirli  atmosferinin içine gidiyor, bu yüzden gençlerin birçoğu verem hastalığına [жъэгъэуз] yakalanıp ölüyor. Birkaç yıllık öğrenim külfetinin altından kalkmayı başaramayıp ölmüş olan o gençlere üzülmemek elde mi? Kırlarda yetişmekte olan güzel, nadide çiçeklerin koparılıp  evlerdeki saksılara dikilmesi gibi,  bu gençler de öyle oluyorlar, doğal ortamlarından kopuyorlar.
 
 Ne denli serbest, nedenli özgür, ne denli bir mutluluk ve neşe içindeydiler bu insanlar dağlarında yaşarlarken! Şimdi herkes aynı şeyi düşünüyor: “Dağ doruklarından süzülmekte olan o kartallar gibiydik, şimdi düzlüklerin, ovaların tutsağı olduk, bu da bizi  öldürüyor”.
 
Yaşlılarımız rüyalarında dağları görüyorlar, bir anlık olsun, çocukluk günlerini geçirdikleri o yerleri akıllarından çıkaramıyorlar, atamıyorlar.
 
Güzelim Kafkas Dağları, özgürlük ve yaşam orada! Her bir kuş, her bir çiçek, her bir canlı özgürdür, her biri kendisi için bir anlam taşıyan bir yaşam sürdürür orada.
 
“İçimiz daralıyor, bunalıyoruz, geniş ve dümdüz ovalar bize göre değil, havası ağır geliyor, yeterince soluk alamıyoruz, canımız burnumuzda yavaş yavaş göçüp gidiyoruz. Dağlarımıza dönmek istiyoruz! Ölüme karşı önlem alalım!”- bilinçli  her bir Adıge böyle düşünüyor.
Vue de la vallée de Pchiat,Taitbout de Marigny, Edouard, chevalier. Voyage en
Circassie. Bruxelles : J. Dekeyn, 1821
 
Bir ara, 1909 yılında, Maykop yakınlarında petrol araması yapılan bir yerde bir Adıge ihtiyarı ile karşılaşmıştım. Beğhable denilen bir  köydendi. İkimiz birlikte dağlara gittik. Nereye baksak dağ eteklerini, yamaçları, küçük ırmakları, balta girmemiş gür ve şirin ormanları görüyorduk. İtiraf etmem gerekir, biraz da korkutucu bir manzaraydı bu gördüklerim, ancak bizi çevreleyen muhteşem doğa bize cesaret veriyor, bizi kendine çekiyordu. Adıge ihtiyarı o yerlere ilişkin çok şeyler anlattı bana. Her yeri adı gibi yakından tanıyordu. Dağ yamacı, uçurum, küçük dere ve geçilmez orman, hepsine ilişkin ilginç öyküleri vardı. İhtiyarın yüzü yavaş yavaş tanınmaz bir biçimde değişivermişti birden bire. Karşımda yeni ve güçlü bir delikanlı belirivermişti sanki. İhtiyarın buruşuk ve çökük yüzü gerçekten yok olmuştu. Gözlerinden mutluluk ve neşe saçılıyordu. Seyri doyulmaz, güzellikler fışkıran bir yüz belirivermişti karşımda. 
 
Biraz ilerledikten sonra  çayırlık bir alana ulaştık, burada çok sayıda küçük tümsekler vardı. “Annemle babam bu yerde uyuyorlar” diyerek gür otlarla kaplı bir yeri eliyle işaret etti.
 
İhtiyar, üzgün bir biçimde mezara kapandı, sessizleşmişti, vücudunun titremesinden ağladığını anlamıştım. Yaşamım boyunca ilk kez ağlayan bir dağlı Adıge’yi görmüştüm.
 
İhtiyar istifini bozmadan yarım saat kadar mezarın başında oturdu, sonra ağlamış olmasından utanmış olmalı, düşük bir tonla, “Annemle babam bu yerde uyuyorlar” dedi bana.
 
Onun bu konuşma tonuna içten üzülmemek elde değildi. Sevgili yurtlarından uzak düşmüş olan evlâtların ana babaları başka yerlerde uyumaktaydılar.
 
Bu ihtiyarın dünyadan ayrılmasından sonra, bu son anıtları– mezarları birilerine gösterecek kimsecikler de kalmayacak.
 
Günün birinde bu kişilerin torunlarından birileri temiz hava almak ya da dağların güzelliğini  görmek için bu yerlere gelecek olursa, bilmeden bu mezarlara basacak olursa ve o bastığı yerlerde  dedelerinin kemiklerinin bulunduğunu anımsarsa, kuşkusuz  huzursuz olacaktır.
 
Dağ kartalının çıkardığı ses, o insanların özlemini duydukları sevgili topraklarına geri dönmeleri için yapılmış bir çağırı niteliğinde gibi. “Geri dönün, sizi özledim, kulak verin bana, yalvarırım size, ne olur  yanıma dönün”, - işte bu gibi sözlerle insanlara yakarıyor olmalıydı o dağ kartalı.
 
Uzun kış geceleri boyunca yaşlılar gençlere ne çok şeyler, ne çok da  eski zaman öyküleri anlatırlardı! Dağlardaki eski yaşamlarını bıkıp usanmadan, içten gelerek ve sanki yeniden yaşıyorlarmış gibi anlatıp dururlardı. Gençler de soluk almaktan utanır gibi anlatılanları can kulağıyla dinler, tek bir sözcük kaçırmamaya dikkat ederlerdi.
 
Şu sıralar Adıgeler için en korkulan şey zorunlu askerlik görevi olmalı. Kafkasya’nın istilâsı sonrasında Adıgelere bağışıklık [muafiyet] tanınmış,  askere alınmama sözü verilmişti. Ancak süre doldu. Şimdi Çar, bu bağışıklığı kaldırmak ve Dağlılara  zorunlu askerlik görevi yüklemek istiyordu.
 
Adıgeler askerlik yapmaya karşı değiller, ama Kazaklar gibi süvari olmak istiyorlar, piyade/ yaya askeri olmak istemiyorlar. Kazak yaşamı, giysileri, hizmet biçimleri ve gelenekleri Adıgelere daha uygun görünüyor.
 
Asker giysisi Müslüman dinine de uygun düşmüyor, ömrünü at sırtında geçiren bir Adıge için piyade/ yaya askeri olmak zor şey, incitici bir şey.
 
Yöneticilerin bunu dikkate almaları gerekir diye düşünüyorum. Sadece Adıgelerden oluşma bir süvari ordusu kurulsa ve bu ordu  Rusya  hizmetine alınsa daha uygun düşer gibime  geliyor.
 
Türk [-1877-1878-] ve Japon [1904-1905]  savaşları sırasında Dağlılardan gönüllüler askere alınıyordu. Şimdi onları piyade askeri/ yaya asker yapmaya kalkışırsan bir yararı olabilir mi?
 
Adıgeler için zorunlu askerlik görevi getirilmeye kalkışılınca çok sayıda Adıge Türkiye’ye göç etmişti.
 
Maykopskoye ekho/ Maykop yankı. 1916. N 200 – 204
 
Dağlar. Maykop’tan Tulski’ye kadar (-Tahrip edilen doğa-)
  
…Daho’nun  ötesinde (-vadi boyunca güneye doğru-) şu yerleşimler bulunur: Temnıy Les, Sahray ve Hımışk'ey. Bu yerlerde yaşayanlar (-Ruslar-) daha çok ormandan yararlanıyorlar. Bu ormanlarda ıhlamurdan  meşe ağacına   değişik ağaç türleri bulunur. Çam/ çıra ağacı (Остыгъэе) türleri de görülür. Bugün az karşılaşılan palmiye ağaçları buralarda hâlâ bulunuyor. Yasak olmasına karşın, ağaçlar gizlice kesiliyor, ot ve kumaşlarla örtülüp saklanıyor, ormandan gizlice çıkarılıp satılmak üzere pazara götürülüyor.
 
Palmiye ağaçlarına en çok  Adıgeler değer veriyorlar, çünkü ondan değişik kaşıklar ve eğer aksamı üretiliyor.
 
Dağlardaki ağaçlar birbirinden ayrılmış, mıntıkalara bölünmüş durumda: Devlete, orduya ve topluma ait olmak üzere.
 
Dağ çiçeği ve çalılıklar uçsuz bucaksız her tarafa yayılmış. Bunlardan çok çeşitli ürünler toplanabilir. Sıcak temmuz ve ağustos aylarında  buralarda değişik güzellikte mevsimlik gül ve çiçeklerle de karşılaşmak olanaklı.
 
Meyve ağaçları da çok: Erik, armut, elma, kiraz, ayrıca değişik cinste çilekler, ceviz, kestane ağaçları, vb. Her yıl onlardan büyük bir ürün elde edilebiliyor.
 
Üzücü de olsa, bütün bu şeyler, meyve toplama geleneği bugün için terk edilmiş durumda. Bu yerlerde yaşayanlar sadece kendilerine yetecek  kadarını toplamakla yetiniyorlar, kalanı toprakta çürüyor. Kazak ağacın ürününü değerlendirecek yerde, meyve ağacını keser, 4 ruble edecek bir meyve ağacını 60-80 kapike satar
 
Kazak tasasız biri olmalı, ağacı kesmiş olmanın vereceği zararı kavrayamıyor ya da kavramak istemiyor.
 
Tren yolu döşemek için  çok sayıda iyi cins ağaç katlediliyor. Üç metre boyunda kereste gerekiyorsa, 20 metre boyundaki ağaçlar kesilebiliyor, artanı ormanda çürümeye terk ediliyor.
 
Ormana bir bakacak olursan düşman ordusu üzerinden geçmiş gibisine bir  yıkımı/ tahribatı görebilirsin. Nereye bakarsan bak devasa ve sağlam ağaçların kırık dökük kalıntılarını her tarafa yayılmış görebilirsin.
 
İnsafsız kişilerin acımasızca kestikleri güzelim ağaçları gördükçe insanın gözünün yaşarmaması elde değil. Bu böyle devam eder, kesimler bir 20 – 30 yıl daha sürerse, Kafkas Dağlarında ağaç diye birşey  kalmayacak, dağlar yavaş yavaş ağaçsızlaşacak, çıplaklaşacak.
 
1826,Vue du Kasbek, une des cimes du Caucase, prise de Mozdok, Voyage dans l
a Russie méridionale et particulièrement dans les provinces situées au delà du
Caucase fait depuis
 
Ormana acıyan yok. 2- 3 yıl önce ağaç kesmeme kararı alınmıştı. Aldıran kim, ormanı korumakla görevlendirilen kişiler bile bildiklerini okuyorlar.
 
Irmak boylarındaki ağaçları kesenler büyük zararlara/ tehlikelere davetiye çıkarıyorlar. Sular taştığında ırmak yamaçları çöküyor, toprağı alıp götürüyor, sular çevreyi, tarlaları  basıyor, dağlardan da verimli topraklar denize götürülüyor. Daha önceleri gür otlarla kaplı olan ve hayvanların otladığı birçok dağ yamacı ve sırtı şimdi, birçok yerde  çıplak kayalara, alanlara dönüştüler.
 
10 – 15 yıl öncesine değin, Maykop’a yakın olan yerlerdeki Kazak köylerinin yaylaları atlarını ve koyunlarını otlatmaları için Adıgelere kiralanıyordu. Şimdi  bu yararlı otlaklar da terk edilmiş durumda.
 
Maykopsoye ekho/ Maykop yankı. 1914. N 105.
 
Adıge mak, 21 Mayıs 2014.
 
Tire içindeki eklemeler çevirene aittir.Gravürler ve gravür açıklamaları ç.n moderasyon tarafından eklenmiştir.
 
 
Çeviri: Hapi Cevdet Yıldız
 
Cherkessia.net, 6 Ağustos 2014

Bu haber toplam 3468 defa okundu.


Bu habere yorum eklenmemiştir. İlk yorumu siz ekleyin.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net