

14 Mart Adıgece anadili günü, kutlu olsun. 21 Şubat da ‘Dünya anadilleri dilleri günü’ idi, geride kaldı.
Şimdi, 'Şapkamızı çıkarıp eğri oturalım ama doğru konuşalım', yalana dolana, atıp tutmaya hiç yeltenmeyelim. Böyle söylüyorum, çünkü bizde ‘ş’havbate/шхьаубтэ/kafa ütüleyici’ çok.
Birilerine göre Kafkasya, RF ‘güllük gülistanlık yer’ ama bu kişilerin çoğu oraya gitmiyorlar, sadece akıl veriyorlar. Abhazya bağımsız bir ülke, Abhazlar niye oraya gitmiyorlar?..
Var mı bunun yanıtı. Yalan dolan dışında… Toplum ahmak mı sanılıyor yoksa?
Demek ki, ortada çözüm gerektiren sorunlar var. Yüz binlerce kişiden birkaç bin giden kişi çıkmıyorsa, sorun yok denemez…
Dil de öyle. O da doğru ve tüm gerçekçiliği ile ele alınmıyor.
***
Dil ya da dillerimizin durumu
Biz Adıge dili ya da dilleri üzerine konuşabiliriz. Diğer dilleri tam bilemiyorum. Ama onların durumunun da pek parlak olacağını sanmıyorum.
Adıge dilleri diyorum, çünkü iki ayrı yazı dilimiz var. Bu iki yazı dili mesafeli iki ayrı yerde konuşuluyor. Fark lehçe farkından da fazla. Birbirlerini zor anlıyorlar, bir araya geldiklerinde hemen bir üçüncü dile geçiyorlar. Üçüncü dil, ülkesine göre Rusça, Türkçe ya da Arapça oluyor.
Durum böyle, yine o kadarlıkla kalsa öpüp de başına koy. Her iki dil de eriyor, erime süreci sürüyor. İkisi de yok olma tehlikesi karşısında. UNESCO tehlike çanlarını çalıyor, bizim aklı evveller iki yazı dilini ya da üç cumhuriyeti ‘birleştirme’ peşinde. Bu dillerimizi olsun kurtarma doğrultusunda politik çalışma yapılmıyor ya da çok yetersiz. Yapacak başka şey kalmamış gibi, diasporada da tek dile geçelim diyenler var. Bu kişiler uzayda mı yaşıyorlar, 50 yaşın altı doğru dürüst dil bilmiyor, beyler nelerle uğraşıyorlar? Sıra oraya gelmiş anlaşılan.
Ayrıca Kafkasya’da iki yazı dilini birleştirme işi öyle kolay bir şey mi, güç ona yeter mi?..
Şu anda Adıge Cumhuriyeti’nde Adıgece, tam olarak sadece köylerde konuşuluyor, kentlerde çocuklar Rusça konuşmaya başlamışlar, deniyor. Durum Kabardey-Balkarya’da ve daha başka cumhuriyetlerde, dahası Abhazya’da da öyle deniliyor. Krasnodar Kray’da da işler kötüymüş. Sadece Karadeniz kıyısı Adıge-Şapsığ köylerinde değil, Adıgey’e daha yakın olan doğudaki Uspensk rayonunda da durum çok kötü imiş. Karadeniz kıyısındaki Şapsığlara Moskova haklar tanımış ama Krasnodar Kray yönetimi uygulamıyor, Krasnodar yönetimince kendilerine ödenen maaşları yitirme kaygısıyla Şapsığ liderler de pasif/çekingen davranıyorlarmış. Örneğin haklarını Moskova’daki federal mahkemelerde arayacak yerde, Soçi ve Tuapse yerel mahkemeleri ile ‘zefedz qızefedz’, yani paslaşma durumları oynuyorlarmış.
Dil batmış, toplum bitmiş kime ne? Maaşlar devam etsin, o yeter deniyor olmalı.
Diasporaya değinmiyorum, orası umutsuz vakıa. Türkiye, Suriye ve Ürdün’de dilin bir geleceği olabilir mi?..Hele bu berbat ve gerici ortamda.
O halde Kafkasya’ya dönelim deniyor. Dilin kemiği yoktur, her şey söylenebilir. Suya sabuna dokunmadıkça da sorun olmaz. Kafkasya’ya nasıl döneceksin? Güvenli bir yer mi orası? Çurmıt Naci kardeşimize oradaki uğursuz kişilerce yapılan saldırıya, daha nice saldırı ve cinayete de ne demeli?..
Çıkar yol toplu dönüş, o yolla seni dışlayanı dışlama olabilir. Diaspora önce kendine güven duymayı öğrenmelidir.
Dönüş yoluyla dil yaşatılabilir mi?
Bir kere dönüş öyle söylendiği gibi kolay değil. Kafkasya; Avustralya ve Kanada gibi göçmen alan bir ülke, güvenli bir bölge değil. Anayurt, ama dönmek için bu kadarı yeter mi? Ayrıca dönmeye ne kadarlık bir izin var?
Ayrıca kitleler dil ya da ulus diye harekete geçmezler. Burjuva çağında, 19.yüzyılda, 20.yüzyılda, tek Pazar, tek dil anlayışı taraftar topluyordu, bunda burjuvanın sermayedarın çıkarı vardı. Küresel çağda patron kazancını dile ya da ulusal pazara bağlamıyor artık. Pazar bütün bir dünya. Firmalar sırf dil ve ulus için ortaya para koymuyor. Parayı nereden kazanacaksa oraya yatırım yapıyor.
Demek ki, ilişkiler çıkar üzerine. Ç’ermıt Muhdin gibi tek tük yurtsever ve idealist bireyler dışında, iş adamlarının ya da zenginlerin dil diye bir dertlerinin, ortaya koyacak bir paralarının olacağını sanmıyorum.
Bu bakımdan kendi kendimizi hiç kandırmayalım. Gerçekleri araştıralım ve oraya odaklanalım.
Kürt, Bask ve Katalan iş adamları kendi dil ve kültürlerine destek çıkıyorlar, diyenler var. Doğru. Ama o da sınırlı olmalı. O toplulukların iç ilişkilerini tam bilemiyoruz. Örneğin Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde Türkiye’den gitme yüz binlerce, belki 1 milyon üzeri Kürt yaşıyor. Bu büyük bir nüfus. Kürtlerin birçok işyeri var, aralarında ekonomik dayanışma var, buna gereksinim duyuyorlar. Güvenlik sorunları var.
Çerkesler öyle değil. Hem sayıları çok daha az, hem de çoğu kendini Türk olarak da görüyor, yani Türk’ten çok Türkçü, başka iş kalmamış gibi ezanı Türkçeleştirme peşinde koşan Adıge-Abzah paşayı görüyorsunuz. Bu gibi kişiler, hiçbir zorlama olmadan Kürt ve Ermeni aleyhtarı Türk gösterilerinde de boy gösterebiliyorlar, zulme arka çıkabiliyorlar. Bu mudur Adıgelik? Bizimkilerin çoğu ‘tlepq guadze/лъэпкъ гуадзэ’ (stepne toplum) olup çıkmış da, bir tek ilanı yapılmamış.
Almanya’ya gidişler 1970’li yılların başlarında yoğundu. O yıllar dilin bırakıldığı ve Türkleşmenin hızlandığı yıllar. Örneğin şimdiki bilinçle, diyelim 1960’larda Almanya’ya gidilebilseydi, Kürtlerin yakaladığı avantajlar Çerkesler için de –o da bir ölçüde- geçerli olabilirdi.
Ancak arada bir fark var-Kürt’e baskı sürüyor, Çerkes’e baskı ise daha azdı, 1950 öncesinde vardı, 12 Eylül 1980 asker faşizminden sonrası için, görünürde baskı kalkmış. Çerkes, birey olarak Türk’le eşit, ama grupsal olarak eşit değil. Ama Kürt, Ermeni, Süryani, Alevi vb eşit değil. Onlara yönelik ayırım hala var, sürüyor. Türk, Çerkes’i artık kendinden görüyor ama diğerlerini kendinden aşağı görüyor ve dışlıyor.
Bu bize, etnik bir toplum olarak ayakta durmak için dayanaklarımızı hayli yitirdiğimizi, giderek de yitirmekte olduğumuzu gösteriyor.
***
Ne yapmalıyız?
Bizim için çıkış yolu en üst, en demokratik normları yakalamaya çalışmak olabilir. Türkiye’nin düşünce ve yayın dünyasından kopuğuz. Kargacık burgacık, demokrasi ile de çelişebilen bilinçsiz yazılar yazabiliyoruz. Araştırma yok ama karalama çok.
Düşünce ve sanat insanları, politik bilinci gelişmiş kişiler yetiştirebilirsek, bir mesafe alabiliriz. Bir zamanlar Yahudiler çok yoksul ve geri insanlardı. Ne zamanki eğitime önem verdiler, dünyaca ünlenen önder insanlar yetiştirdiler. Bu bağlamda bizler birer çöl insanı gibiyiz, dökülüyoruz.
Ancak Adıgeler zeki ve dürüst insanlardır. İyi yetişmiş bir Adıge aydını, mutlaka daha sempatik ve inandırıcı olabilecektir, ama bu kişinin kendi ulusal değerlerinden kopmaması da gerekir, değerlerinden kopmuş ama Adıge asıllı biri dört ayağı da beyaz çıkmış, beş para etmez taya benzeyebilir.
Şimdiye kadar söylemiş olduğum şeyler, daha çok diaspora, Türkiye’deki durum için.
Kafkasya’ya gelince. Kabardey-Balkarya’da Adıgey’dekinden dört katı daha fazla Çerkes yaşıyor, ama ses vermiyor, orası 1936’dan beri cumhuriyet. Ancak 1991’de cumhuriyet olmuş küçücük Adıgey’in de çok çok gerisinde, pasif bir yöre, içki, içki, içki. Doğru düzgün bir dil ya da tarih çalışması yapılmış mıdır? Bilemiyorum.
Adıgey için ‘iyi’ diyorum ama neye göre? Orası da iyi değil. Adıgey’de de Adıgece stepne dil olmuş. Bilimsel yazıların önce Rusça yazıldığı, ardından Çerkesçe’ye çevrildiği anlaşılıyor. Asistana ya da öğrenciye yaptırılan çeviriler var. Bunlar berbatlar, okuyana ıstırap veriyor. Doğrudan Çerkesçe yazılabilir, çok da nefis olur ama çok zahmet gerektiren bir iş olur bu, bunun için akşamki içki ziyafetinden olmaya değer mi? İçmeden de Çerkes ‘olunabilir’ mi hiç?..
Bir dil günü ilan etmekle iş bitmiyor. Kozmetik kaldığı sürece de işe yaramaz.
Hatko Schamis kardeşimiz Bask ve Katalan bölgelerinde yapılan çalışmaları anlatıyor. Çok güzel. Ama bizimki farklı. Bizimkiler konuştukça dün sopa yiyorlardı. Bask da yiyordu ama onun Baskça vaaz veren Katolik Kilisesi, rahip ve rahibeleri vardı. Bunlar toplumun güç kaynakları idiler, İspanyolca da biliyorlardı ama Baskça’yı hiçbir zaman için itelemediler.
Bizimse neyimiz var? Stalin camilerimiz yıkmış, imamlarımızı ezip silmişti. Evet, bizim de din adamlarımız var şimdi, ama bu adamlar Arap’ın ya da şunun bunun çıkarına hizmet eden politik gruplar içinde yer almamalı. Basklı rahip ve rahibe kendi aydınları ile nasıl kontak kurmuş ve kenetlenmişse, asimilasyona cephe almışsa, bizimkiler de öyle yapmalı, Arap’ınki ile değil, Adıge davası ile kenetlenmeli, yüzyıl önceki Türkiyeli Adıge imamlar, Mevlid’i Adıgece okuyan imamlar ve kadınlar örneğindeki gibi Adıgece’ye sahip çıkmalıdırlar.
Sırası gelmişken değinelim. Haç dikme furyasına karşı çıkanları, Rus Ortodoks Kilisesi, ’her camide günde beş vakit namaz kılınıyor, kimse bir şey demiyor’ diye eleştiriyorlarmış. Adıgey’deki her Hıristiyan köyünde bir kilise, birer papaz ve zangoç da var, Maykop’takiler dahil bütün kiliselerde çanlar özgürce çalıyor. Kimse bir şey diyor mu? Ses çıkaran var mı? Efsanevi Fışte Dağı’na Demir Ortodoks Haçı dikmek de neyin nesi oluyor? Bunun dinle bir ilgisi olabilir mi? Bu politik bir kışkırtmadır, bu ezan okumakla karşılaştırılamaz.
Fışte Dağı’na Nart anıtı ya da heykelleri dikilebilir, yakışır da, ama Hilal dikilmeye kalkışılırsa ona da karşı çıkarız.
Yineleyelim, dini sembollerin yeri, Hapaye Arambıy ve Berzeg Murat’ın söylediği gibi, Fışte Dağı, Maykop’un işlek caddeleri ve köşe başları değil, ibadethaneler ve mezarlıklardır. Öyle de kalmalıdır.
14 Mart Adıgece Günü kutlu olsun!
Devam edeceğiz.
