

Türkiye'de 31 mart 2019’da yapılan seçimlerine aslında farkında değiliz, fakat Kürtler damgasını vurdu.
Oy verdiklerine de, vermediklerine de, masa altından ama açık açık ellerini gösterdiler.
Tuhaf ama bu ancak bu şekilde anlatılır.
Son seçimlerin de, öncekiler de olduğu gibi galibi Kürtler değildi, ancak belirleyici güçlerin en önemlisi idi.
Yani son belediye seçimlerinde nasıl CHP, Kürtler sayesinde ipi göğüsledi ise, daha önceki seçimlerde de AKP Kürtler sayesinde bütün seçimleri almış idi.

Hızlı nüfus artış hızı, Kürtler arasında yoksulluk ve itilmişlik ile bilenmiş ve kemikleşen genç/ dinamik bir nesli de beraberinde getiriyor.
Bundan sonra ki seçimlerde de onlar belirleyici olabilirler, hatta daha da ileri gidelim iktidarın içinde daha güçlü bir şekilde yer edinebilirler.
Zaten başka türlüsü de mümkün değil. Gidiş budur.
Eğer demokrasiyi kaçınılmaz buluyor isek böyle.
Bugün olmazsa yarın ama kaçınılmaz bir sonuç olarak Kürtler, Türkiye'nin politik yaşantısına daha derinden gireceklerdir.
Belki bunun için demokratik teamüllerin gelişmesi ve etnik ayrıştırmacı yanların her iki yanda da törpülenmesi gerekecektir.
Her şeyden önemlisi, şiddet sarmalının bir şekilde durması ve sorunların yapıcı, kalıcı ve barışçı bir şekilde çözümlenebilmesi için, samimi bir diyalog geliştirilmesi her zaman olduğundan daha çok ihtiyaçtır.
Bu alışma ve ısınma turları; ne zaman ve nasıl başlar bilinmez, ama geleceği gören, paylaşımcı ve kararlı tutum takınan taraf kazanacak.
Madem herkes bu ülkenin birlik ve bütünlüğü içinde olacak, herkes de gerçekleri görecek ve bu duruma saygı göstermeli, gösterecek.
***
Bu yazdıklarımın hangi yanında Çerkesler bulunmaktadır? Bu da bir soru ve bunun yanıtını zaman verecek.
Suriye İç Savaşı ile Türkiye’de artan Arap nüfus ile Çerkesler artık ülke toprakları içinde net biçimde etnik Türkler ve Kürtler’in ardından gelen 3. en kalabalık topluluk değildir.
***
Çerkesler'in durumu, Anadolu’da her zaman diğer etnik topluluklardan farklı ve itibarlı olmuştur.
Çerkesler’in Anadolu’da ki itibarı ve önceliği ile ne yerel hristiyan ve Yahudi topluluklar, ne de Arnavutlar ve Boşnaklar gibi Müslüman etnik topluluklar karşılaştırılabilir.
Onlar Anadolu’ya geldikten sonra Türkler ile özel bir ilişki içinde olmuşlardır.
Çerkesler her şeyden önemlisi bu o dönemin önemli bir tarım- bahçecilik- hayvancılık-arıcılık gibi önemli üretim dallarında ülkenin en çok ihtiyacı olduğu zamanlarda sürgün ile gelmiş bir toplumdur.
Savaşlar ile çalışan, üretken, erkek nüfusunun önemli bir kısmını kaybetmiş bir ülke –Osmanlı- için Çerkesler çok önemli idi.
Bu çiftçi ve yerleşik halkın diğer önemli özelliği ise, tarih boyunca savaşçı ve muhafazakar bir gelenekten geliyor olmalarıydı, ki Osmanlı nezdinde ki itibarlarını artıran bir diğer önemli sebepte bu idi.
****
Çerkesler’in kaderi, Kürtler'den çok farklı noktalarda düğümlenmiştir.
Türkiye'nin ve Türk milletinin kaderi ile bitişik ve kaynaşık bir kaderdir bu ortaya çıkan.
Baksanıza o kadar ki anayurt ve ulusal/ kültürel/ dilsel sorunları dahi ikincil planda kalmış durumda.
155 yıllık bir birliktelik, Türk ile Çerkes’i hem kan, hem can ile birbirine kenetlemiş.
Fakat unutulmamalı ki bu bir simbiyoz değil, yani tarafların birbirinden faydalandığı, birbirini beslediği bir durum yok ortada.
Bilakis tek tarafın faydalandığı uzun süreçleri içeren bir birliktelik.
***
Çerkesler’in, Türkiye’den istediği demokratik ve özgür bir ülkede beraberce yaşamak kadar, anayurtları olan Çerkesya’da ki ulusal sorunun çözümünde Türkiye’nin de yanlarında olması.
Oysa hepimiz biliyoruz ki ülkenin dış işlerinin Kafkasya masası, Güney Kafkasya’dan, Kuzey Kafkasya’ya hiçbir zaman geçmedi.
Tam tersine Azeri-Ermeni çatışmaları tek başına Kafkasya masasının gündemini dolu dolu işgal ve domine etmektedir.
Burada Gürcüstan bile kendine yer bulamazken, Kuzey Kafkasya ve tabii orada en büyük aktör olmaya namzet Çerkes faktörünü nasıl görecekler?
Ne yazık ki o kadar yazıldı, çizildi. Türkiye’nin doğru, yanlış bir Çerkes ve Çerkesya politikası olmalı idi, ancak olmadı, olamadı.
Bu ülkede aşağı, yukarı 5 milyon Çerkes yaşadığına göre, bu da önümüzde ki kaçınılmazlardan biri idi.
Hatta çokça geç kalınmış olan.
Türkiye eskiden beri Çerkesler konusuna duyarsız ve sessiz kalmakta.
Bunun Kürtler ile yaşadığı acı deneyimler ve ülkenin doğusunda bitmek bilmez çatışmalardan dolayı olduğunu düşünmek yanlış olmaz.
Fakat herkesin bildiği bir şey var ki Çerkesler’in, Türkiye ile bir toprak anlaşmazlığı ve özerklikte dahil hiçbir yönetsel talebi olmadı.
Herkesin ağzında geveleyip de söyleyemediğini açıkça yazalım;
Çerkesler’in Türkiye’den istediklerini iki maddede toparlayalım;
1) Çerkes dili/ kültürünü eğitim ve sosyal yaşamın bir parçası yapacak ve kendi kimliğini yurttaşı olduğu ülkede (yurttaşlık aidiyetiyle) beraberce yaşatabileceği ortamın oluşturulması.
2) Çerkes anayurdunda yaşanan sorunlar karşısında, işlerin daha da tatsız bir noktaya gitmesine mani olmak, barışın tesisini sağlamak üzere RF ve dünya kamuoyu nezdinde bir diplomasi atağına kalkarak, Çerkes vatanının özgürce ve birleşik olarak kurulmasında arabuluculuk edilmesi. Bunun içinde RF’ndan bağımsızlık veya radikalizmin önünü açmak gibi bir aşırılık içeren istek yoktur, insani ve hukuki koşulların sağlanması ve tıpkı Türkiye’de Kürtler’in kapsama altına alınması gibi Çerkesler’in de RF’ca kapsama alanına alınmasının sağlanmasıdır.
***
Bu istediklerimiz ne zor, ne de imkansız şeylerdir.
Yönetimler yeter ki toplumsal ilişkilerde karşı tarafta olanlara ve varoluş haklarına saygı gösterebilsinler.
Ne dersiniz? Kazan-Kazan formülü işletilemez mi?
Yoksa hep öncelerde olduğu gibi; “küçük olsun, benim olsun” formülü mü geçerli olacak?
Halbuki bir ülkenin hep yumuşak bir yanı olarak kalmak da, bırakılmak da hiç bir oluşumun, topluluğun işine gelmez.
Herkes azınlık da kalayım, ezileyim diye düşünmez.
Ancak kapsama alanına alınmayan ve dışarıda bırakılan daima düşmanlaşmaya namzet olabilir.
Büyüklük, zenginlik, güç ve bütünlükten pay alan, neden çatışmayı tercih etsin?
Oturup anlaşmak yerine neden hala sorunları çözmekten uzak duruyoruz?
Sayın Akgün,
İlginç bir yazı kaleme aldınız. Şunu belirteyim, demokratik bir devlette kökeni ve inancı ne olursa olsun bütün yurttaşlar devlet ve yasalar karşısında eşit olmalıdır. Türkiye'de olması gereken de budur.
Maalesef ayırım var. Kürtlerin bilinçli kesimi 31 Mart'da demokrasi doğrultulu oy kullandı. AKP-MHP'yi büyük kentlerin yönetiminden uzaklaştırma sürecinde olumlu bir tercihte bulundular. Gerici, dinci ve baskılardan yılan kesimi de iktidara oy verdi. Ağrı, Bingöl, Bitlis, Şırnak gibi iller bunun örnekleri. Koşullar durumu değiştirebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçülüğün ya da aşırı milliyetçiliğin, faşizmin kökeni eski CHP idi. Ancak koşullar CHP'yi demokrasi savunucusu yaptı, birçok ırkçısı ve faşisti elbette buhar olmadı ama demokrat kesimi ağırlık kazandı, Onur Öymen, Canın Arıtman ve daha başka bayan milletvekilleri gibi aşırı Türkçü kalıntılar itildi, demokrat kesimleri ön plana çıktı.
Daha önce Kılıçdaoğlu'unu pasif olmakla eleştirmiştim. Ama adalet yürüyüşü ve aday seçimleriyle liderliğini kanıtladı.Daha ırkçı ve daha gerici bir baskı yönetimi karşısında, tabanda büyük bir dayanışma oluşturmayı başardı. Umut bu noktada. Türkiye büyük bir birliktelik. Hiçbir birey ya da grup aşağılanmamalı ve kayırılmamalı. Hiçbir topluluğun bir diğer topluluğa minnet borcu olamayacağı gibi yedekleme ya da yedeklenme durumu da olmamalı. Uluslararası hukuk neyi gerektiriyorsa o çerçevede düşünülmeli. Tamamen eşit ve özgür yurttaşlar olmalı. Çerkeslere gelince iyi yurttaşlar olarak eşitlik ötesi bir talepte bulunmadılar, bu nedenle belli ölçülerde saygı gördüler ama bu, asla eşit görülme değildir. Çerkesler de aşağılandılar. Eşitlik deyince bir topluluğun dili, kültürü ve değerleri anlaşılır. Bunlar aşağılanıyor. Çerkesler bu gibi konularda eşit ve saygın yurttaşlar olarak görülmüş değildir. Boyun eğme ile özgür kişilik bir tutulamaz. Şimdilik bu kadarını söyleyeyim. Saygılar.
