

Sosyoloji ilminin kurucusu sayılan İbn-i Haldun (1322-1406) dünya milletlerini ‘’haderiye ve berberiye’’ olarak ikiye ayırıyor. Yani yerleşik hayata geçmiş kent soylu milletler ile bunu başaramamış bozkırın konargöçer fatihleri. Tarihin ilerlemesini bu ikisi arasındaki çatışmada arayan İbn Haldun hazretleri maalesef bizleri unutmuş gözüküyor. Oysa Memluk Çerkes Sultanlığında (1382-1517) Kahire’de yaşamış, sultan Zahir Berkuk tarafından çeşitli saray görevlerine getirilmiş ve orda vefat etmişti.
Modern tarihe kadar ilk yerleşik medeniyeti kuranlar Sümerler (güney Irak M.Ö 4000-2000) daha doğuda Çin, aşağıda pek bilinmeyen Hint. Onlardan sonra kadim Mısır M.Ö3000-30, alfabenin mucidi Fenike M.Ö 1200-539, Hint’den ilham alan Pers M.Ö 550-MS654, Antik Yunan M.Ö 756-146, akrabalarımız Hititler M.Ö 1650-1200 ve Roma Cumhuriyet M.Ö 578 ve Roma imparatorluk dönemi M.Ö 27/ M.S 476 batı Roma-1453 Bizans geliyor.
Konargöçer halkların starları ise iç Asya’dan zuhur ederek batıya yürüyen birçok Turanî yani Türk, Moğol kavimlerinin yanı sıra güney Rusya bozkırlarından Germenler, kuzey İran yaylalarından kalkan İskit, Alan, Nordikler ile bereketli hilalden kuzeye çıkan Arap aşiretleri.
Onlardan çok önce ise atı ilk defa evcilleştiren ve Mezopotamyalılar tarafından ‘’Dağ Adamları’’ da denilen Kasitler, ardılları bronz savaş araçlarına sahip istilacı ‘’Deniz Adamları’’. Ve belki de tarihi başlatan efsanevi batıdan doğuya halkların büyük göçü. Kim bilir belki Avrupai halklar kıta buzul çağına girerken daha elverişli iklimlere doğru ve Hindistan’a dek gerçekten göç etmek zorunda kalmışlardır. Kasitler dedikleri batıdan doğuya yapılan bu büyük göçte arkada kalan ve yerlilerle karışarak çoğalan halkların çocukları.
Üstat İbn-i Haldun bizi unutmuş dedik, zira yeryüzünde yerleşik olup da şehirleşememiş, yani devletleşememiş halklar da var. Afgan dağlarından Kafkas dağlarına oradan Polonya ve Avrupa’ya kadar giden bir kavimler silsilesi. Ellerinin altında olan bütün imkânlara rağmen siyasileşememiş, devletleşememiş bir millet Çerkesler, hem yerleşik hem siyaseten dağınık.
Dünyanın yaşadığı hemen tüm tarihi olaylarda bir Çerkes görmek mümkün. Pers krallarının annelerinden, Tatar hanlarının atalıklarına, Türk yeni çerilerinden, Polonya şövalyelerine kadar tarihin akışında her daim Çerkesler vardı ve siyasi hayatları kadim zamanlara kadar geriye gitmektedir. Lakin 24 Oğuz boyundan Kınıklar Selçukluyu, Kayılar Osmanlıyı kurmuşken, 12 Çerkes boyundan daha bir muhtarlık bile kuran yoktur.
Devletsiz halkların tarihi, devletleşmeye karşı verdikleri mücadelenin tarihidir diyen sosyal antropolog A.Cohen’i haklı çıkartırcasına kuzey Kafkas halkları bir muammanın evlatları.
Dile yerleşen söylem ile ‘’Kuzey Kafkasya’’nın en eski yani kadim kültür merkezi antik ‘’Mıyekuape Kültürü’’
Maykop kültürünün sahipleri, enteresan bir şekilde, tekrar Karadeniz yolu ile Anadolu’dan anavatanlarına dönen Hatti/Hititler tarafından cebren Kuban kıyılarından Kafkas doğusuna doğru geriletiyorlar. Ancak daha sonra uzlaşarak birbirleri içinde eriyorlar.
Çerkeslerin Meot, Sind gibi birkaç bin yıl öncesine ait site devletleri de olduğu bilinse de, Çerkesler devleti asıl Hazar Hanlığından itibaren tanıyorlar. Aynı bölgede kurulan ardılı Altın Ordu Hanlığında ise askeri soylu sınıf olarak baya etkinler, bir ara askeri darbe ile Çerkes Kasım beyi han tahtına bile oturtuyorlar. Timur’a yenilen Tokhtamış’ın (Tatarca Durmuş) Çerkes olduğunu iddia eden bile var. Hazarlardan sonra ise feodal prensliklere bölünüyorlar.
Kırım’daki Çerkes Kermen kale kalıntıları gibi, kim bilir bir zamanlar Çerkeslerin at koşturduğu bozkırlarda nice hazineler gizlidir, ancak bunları araştıracak ne bilim insanımız, ne maddi gücümüz, ne de bu imkânları sağlayacak bir devletimiz var; Çerkesler son zamanlara kadar geçmişlerine kayıtsız kalan nadir milletlerden birisi.
Kafkasya sui generis bir havuz. Kiminin dini, kiminin örfü, hepsinin dili birbirinden farklı halklardan oluşuyor. Kafkasya bir ülke, Kafkas halkları da bir millet değil. Kafkasya tıpkı Mezopotamya, Anadolu gibi bir yığışım.
Maykop kültürünün fiziki taşıyıcısı olarak bugün birbiri ile çok uzaktan da olsa akraba iki-üç halk yaşıyor, Çerkesler, Çeçenler ve İnguşlar. Hatti/Hititlerin baskısı ile Kafkasya’nın iç kesimlerine yapılan yolculuk bu gün Kafkasyalı kimi halkların oluşumuna da çanak tutuyor. Çeçen ve İnguşlar, gerek Çerkesler gerekse Asyalı fatihler tarafından sürekli baskı altında tutulduklarından siyasi yaşamlarına geç başlayan izole bir halk. Bu olumsuzluklar onların Kas ırkının özelliklerini muhafaza etmelerine de imkân sağlıyor.
Çerkesler ise gerek Hatti/Hitit yoğunluğu gerekse Moğol/Tatarlar asilzade soyları ile karışmaları neticesinde kendilerine özgü bir genetik kod kazandılar. Bilindiği gibi ırk başka, millet başka bir şey ancak, Kafkasya da bu gün yaşayan yerli halklar; Karadeniz/Çerkes - Kaspi - Kafkas/Balkan - Türkik - İrani grupların mensupları olarak değerlendiriliyor. Çerkesler, Kafkas ve Karadeniz ırk tipinin iki-üç bin yıllık bir harmonisi.
Buraya kadar içimden geçenleri yazdım sayalım, ama sadede gelmek gerekirse;
Konu başlığı ’’Bağımsızlık Savaşlarında Çerkes Komutanları’’ olan yazıyı bende facebook’da okuyup beğenmiştim. Gördüğüm sayı itibariyle başlığının altına 391 adet yorum yapılmıştı ve gelinen son nokta ise konu ile hiç mi hiç alakası olmayan ‘’çeçenlerin akraba evliliği yapıp yapmadığı’’ tartışmasıydı.
Çerkes milliyetçileri ile Çeçen milliyetçilerini karşı karşıya getiren vaka Şamil’in konuya dâhil edilmesi ile başlıyor. Peşinen söylemek gerekirse iki grupta Şamil’den pek hazzetmiyor. Ancak öğretilmiş cahilliklerden birisi olarak Şeyh Şamil’in mücadelesini Çerkesya savaşlarına adapte eden bir kolaycılık, bu çatışmanın baş müsebbibi olarak gözüküyor.
Hazırcılığın doğası hasebiyle çoğu Çerkes’de anlamadan, araştırmadan, Şamil Çerkes’dir deyip sahipleniyor ve ilgili alakasız bir şekilde Kafkasya ile her konuda Şamil ve Çerkesliği yan yana getiriveriyor. Çerkes ve Çeçen milliyetçilerinin sanal çatışmasına sebep olan da konu başlığını yorumlayan da böyle bir facebook kullanıcısı.
Sen misin bizim savaşımıza dinci-fanatik Şamil’i dâhil eden deyip Çerkesler hücuma geçerek savaşı başlatıyor. Ancak kendi aralarındaki mücadelenin uzaması lafı Çeçenlere kadar getiriyor. Çeçenlerde, Şamil aslında Çeçen değildi diyerek konuya giriş yapsalar da, ana tema savaşçılığa gelince atraksiyonu kimseye bırakmamakta sebat ediyorlar.
Çerkesler’de Çeçenler’de en ama en savaşçının kendileri olduğu konusunda ısrarcılar. Şamil’i ortaya atanlar ise ipler gerildiğinde, çıktıkları kümes tüneğinden birlik olamazsak ne yaparsak boş nakaratını yumurtluyorlar. Çeçenlerin tezi klasik manada savaşın doğuda daha şiddetli geçtiği, en uzun süreli ve geleneksel hale gelen direnişi bir tek Çeçenlerin yürüttüğü yönündeyken, Şamil olmasa da olurdu söylemi milliyetçiliğin tonunu açığa çıkartıyor.
Rusların ‘’Kafkas Savaşı’’ dedikleri ama aslında Çerkes-Rus ve Çeçen-Rus savaşlarından pek öteye gitmeyen bu yazgıda, doğu ile batıyı ayıran temel özellik; Çeçenlerin, Dağıstan üzerinden gelen dini-sufi akımların taşıdığı yeni bilgisi sayesinde, uzun yıllar boyu kendi sınırları içerisinde yaşaya kalan, içe kapalı, sınıfsız, dağlı kabile toplumlarının, dini referans alan bürokratik sınıflı, devletleşmeye yol alan bir örgütlenme rotasına girerken;
Çerkesler, 1796 Bzeyıko Zawe iç savaşı ile Kafkasya’nın en gelişmiş feodal yönetim sınıflarını dağıtmış, var olan ve devletleşmeye en yakın örgütlenmeyi nihayete erdirmiş, asilleri yönetimden uzaklaştırırken yerine bir şey ikame etmiş de değillerdi.
Çerkesler tüm dünya halkları gibi feodaliteden merkezi devletleşmeye geçmesi gerekirken, tam tersini başarmış ve feodaliteden anarşiye geçiş yapmışlardır. Bu anlamda Çeçen milliyetçilerinin biz ‘’sınıfsız toplumduk’’ önermeleri de geçersizdir. Devlet kurmak isteyen Şamil, devletin gerektirdiği bürokratik, askeri, adli sınıfları ve bunları destekleyip besleyecek ticari ve ilmi sınıfları kurmadan bunu başaramazdı. Neyi ne kadar başardığının sınırı ne kadar devlet olabildiğinin de göstergesi.
Sınıfsız olan ve hiç yönetenin olmadığı sistem anlamına gelen anarşizm, Çerkesler arasında hayat bulmuştur. Bu anlamda sınıfsız toplum son yüzyılında batı Çerkesya’da yaşanmıştır. Şamil olmasaydı Çeçenler yarısında Rusya’ya biat etmiş olurlardı. Çerkesler ise pşı-workların ürettiği, topladığı, biriktirdiği kültürel ve maddi sermayeyi kullanmış üzerine yeni bir şey koyamamıştı.
Çünkü doğaya egemen olan teknik yaratı anlamında kültür üretmek zengin ve boş vakti olan medeni insanların işidir. Yani gezip görmeye zamanı ve üretime maddi imkânı olan üst feodal ya da burjuva sınıflarının. Aksi halde her gün tırpanı omzunda ot biçmeye veya dağda koyunlarını otlatmaya çıkan insanların kültür üretmesi beklenemez. Sınıfsız toplumlar kültür üretemezler. Khabzenin bir adı da Pşi-Work töresidir. Çerkeslerin feodaliteyi tasfiyesi ve sonrasında Çerkesya’nın yok edilmesi ile Kafkasya’da klasik kültür üretimi de durmuştur.
Rusya ise, Kafkasya’yı bombardıman ederek sorun çözmeyi adet haline getirmişti. Ki daha o zamandan beri bu yöntem Kafkas halkları ile sulh yapmak için yeterliydi. Hâlihazırda Putin’e en büyük destek 350 köy, kasaba ve şehri bombardıman edilen Çeçenistan’dan çıkmakta. Gerçi seçimlerin şaibeli olduğu iddiası doğru olsa bile, Kadirov’un ve Çeçenlerinin daha dün sayılabilecek yakın geçmişte özgürlük savaşçısı olmalarına karşın, para karşılığında eski arkadaşlarına silah doğrultacak kadar dönek olmalarıdır. Hatta Putin Rusya’sı için Gürcistan, Ukrayna gibi yerlerde beceriksizce de olsa savaşmaları, Çeçenlerin vatansever savaşçılar olarak anlatılan şanına leke sürecek cinstendir.
Dünyanın gerçek fatihleri konargöçer bozkır savaşçıları ise de, 18nci yüzyıl sanayi devrimi ve Fransız ihtilalinin ulus devlet ve modern askerlik sistemini yerleştirmesi sonucunda, bozkır fatihleri de tarihe gömülmüştü. Ve haderiye-berberiye çekişmesinde mücadele, kentsoylu devletlerin egemenliği ile sonuçlandığı gibi, 19ncu yüzyıl itibariyle bozkır fatihleri kendi ülkelerini dahi koruyamayacak bir hale düşecek, sömürgecilerin kılıçlarının gölgesinde tutsak edileceklerdi.
1864 tarihi itibariyle yaşanabilir dünyanın %80-85’i sömürgeci batılı güçlerin eline geçmişti.
Ne kadar çırpınırlarsa çırpınsınlar dünyanın en savaşçı milletleri ne Çerkesler ne de Çeçenlerdir. Hatta ikisinin toplamı bir ’’Altın Ordu’’ dahi etmez. İkisi birlikte Çarlık Rusya’sına karşı koymuş olsalardı bile güçleri sınırlarını korumaya asla yetmeyecekti. Dünya kuruldu kurulalı tarihte adımız geçse de, cihan fatihlerinin otağında, büyük devletlerin saraylarında anılan vasfımız ancak ‘’buradan bir atlı geçti’’ hükmündedir. Hadi Çerkesler süvaridir diyelim Çeçenlerin bir atı bile yok.
Savaşın her yönü ile kitabını yazan bir kurmay subay bu konuda bakın ne diyor; ‘’…oysa bir halkın ruhsal güçleri çeşitli biçimlerde kullanılır ve gelişir. Fakat halkların değişik faaliyetleri ne kadar az olursa, askeri faaliyet bunların arasında o kadar geniş bir yer tutar, ancak bu askeri faaliyetin seviyesini değil, sadece genişliğini belirler, seviyesi halkın genel fikri ve manevi gelişim derecesine bağlıdır. Vahşi, savaşçı bir kabilede, uygar bir millettekine oranla daha çok sayıda savaşçı insana rastlarsınız, çünkü vahşi kabilelerde hemen herkes savaşçıdır. Oysa uygar milletlerde büyük kitle doğal eğilimi nedeniyle değil, sadece zorunluluk hallerinde askere alınırlar. Ancak uygar olmayan bir halkın içinden hiçbir zaman çok büyük bir komutan çıkmaz ve savaş dehası dediğimiz şeye de böyle bir toplumda çok seyrek rastlanır, çünkü bu cahil bir millette erişilmesi mümkün olmayan bir manevi gelişim düzeyini gerektirir…’’ Carl von Clausewitz – Vom Kreige
(*yazıdaki maneviyattan kasıt, soyut dindarlık değil, kültür, sanat, bilim alanındaki gelişmişlik düzeyidir.)
Sorunumuzun kaynağı bize lojistik akıl yetersizliği olarak açıklanabilir. Medeniyetler, devletler, halklar lojistik güçleri ile mukayese edilir. Yani matematiksel mantığın hâkim olduğu hedef üretme ve planlama kapasiteleri ile.
Bir milletin ulusal hedeflerine ulaşabilmek için kati derecede yetişmiş insan, ikmal malzemesi, teknoloji ve teçhizata olan ihtiyacını planlayabilmesi, temin etmesi ve işler halde tutabilmesine (idame edebilmesi) Milli Lojistik deniyor.Harp gücünü artırabilmek için başka millet veya ülkelerden malzeme tedarik etmesine, teknoloji transferi yapmasına Jeostratejik-Lojistik, Milli lojistiğin sağladığı imkânları, siyasi hedeflerin elde edilmesi uğruna yapılan askeri harekâtları en iyi bir şekilde destekleyecek tarzda sevk ve idare edilmesine Askeri Lojistik denir.
Bunların hangisi kuzey Kafkasya halklarında var veya vardı?
Yeryüzünde bizler gibi yaşaya kalma uğraşısında ki milletler de var, güçlü, zengin, kendi sınırlarına mukim, kültür üreten, hatta kabına sığmayıp çevresine taşan, dünyaya açılan ve o da yetmediğinde egemenliğini evrene yaymaya çalışan milletler de var. Dünya 17nci yy da Osmanlı atlılarından korkuyordu, 19ncu yy da İngiliz donanmasından, 20nci yy da ise Amerikan hava kuvvetlerinden korkar oldu. Bu yüzyılda uzaya kim hâkim olursa ondan korkacak dünya.
21nci yüzyıl bilgiye erişim, insanların ulaşım, üretim ve haberleşmede ki kolaylıklar sayesinde yeninden yapılanmanın başladığı, tarihinin yeniden yazıldığı zaman dilimi olacak. Medeniyetleri asker ve politikacılar değil, ilim, irfan sahibi, bilim ve kültür insanları kurar, yetiştirir, besler. Aklı ile değil de sadece içgüdüleri ile hareket eden düşmanların kaderlerini değiştirebildikleri vaki değildir. İkincisi, kolonyal döneme yani SSCB yıkılırken Çerkesler hazırlıksız yakalandılar, üçüncü ve en önemlisi post-kolonyal döneme hazırlıklı olmalıdır.
O nedendir ki Çerkes gençleri, sığ ve gereksiz bir savaşçılık psikozundan, içgüdülerinin kör ettiği etnik düşmanlıklardan sıyrılarak, enerjilerini kendi şahsiyetlerini ve aynı zamanda milli karakterlerini yüceltecek, onun ruh iklimine derinlik katacak kültürel, siyasal ve ilmi faaliyetlere ağırlık vermelidir. Ancak bu birikimler milli olan lojistik bir havuzda biriktirilmeli, Çerkes zihniyetini gecekondulaştıran her tondan Kafkascılık faaliyetlerinde heba edilmemelidir.
Her türlü yetkin insan da, kaliteli teçhizat da, sağlam bilgi de, teknoloji de bize lazımdır. Bu lojistiği elimizin altında öylece yatan Rusya’dan ve Türkiye’den tedarik edebileceğiz, başka bir yerden değil. Aksi takdirde tarihi yapanlar değil, maruz kalanlar olarak, katliamlara- sürgünlere uğratıldıktan sonra bir de dönüp, ‘’buradan bir atlı geçti’’ durumlarına tekrar ve tekrar katlanmak zorunda kalacağız.
''O nedendir ki Çerkes gençleri, sığ ve gereksiz bir savaşçılık psikozundan, içgüdülerinin kör ettiği etnik düşmanlıklardan sıyrılarak, enerjilerini kendi şahsiyetlerini ve aynı zamanda milli karakterlerini yüceltecek, onun ruh iklimine derinlik katacak kültürel, siyasal ve ilmi faaliyetlere ağırlık vermelidir. Ancak bu birikimler milli olan lojistik bir havuzda biriktirilmeli, Çerkes zihniyetini gecekondulaştıran her tondan Kafkascılık faaliyetlerinde heba edilmemelidir.
Her türlü yetkin insan da, kaliteli teçhizat da, sağlam bilgi de, teknoloji de bize lazımdır. Bu lojistiği elimizin altında öylece yatan Rusya’dan ve Türkiye’den tedarik edebileceğiz, başka bir yerden değil. Aksi takdirde tarihi yapanlar değil, maruz kalanlar olarak, katliamlara- sürgünlere uğratıldıktan sonra bir de dönüp, ‘’buradan bir atlı geçti’’ durumlarına tekrar ve tekrar katlanmak zorunda kalacağız. ''
Vural abi sadece bu bölüm olsaymışda yetermiş köşe yazına. Harfiyen tam özet!
