Bir hafta sonra, 1 Kasım Pazar günü, 7 Haziran 2015’te yapılan milletvekili seçimi yenilenecek.
Bilindiği gibi 7 Haziran’daki seçimden 13 yıllık iktidar partisi AKP yenik çıkmıştı (% 40,9). AKP sağcı, milliyetçi ve dinci bir parti. Nihaî amacı gerici ve teokratik bir yönetim kurmak olmalı.
AKP, hedefine ulaşmak için, uzun bir süre örtülü bir politika izledi. Örneğin, önceleri sol görüşlü milletvekillerine, dahası bakanlara yer verdi, Kürtlere yandaş göründü. AB yanlısı bir politika izledi. Bu sayede sol çevrelerden ve Batılı politikacılardan destek aldı. Yurt dışı gezilerinde Erdoğan, Katolik kilise, üniversite ve Yahudi kuruluşlarını bile ziyaret ediyor, giysilerini kuşanıyor, teokratik görüşlü olmakla birlikte, laikliği savunduğunu, değişik dinî ve etnik gruplarla barış içinde bir gelecek için çalıştığını söylüyordu.
Bu doğrultuda adımlar atıyor, sol ve liberal aydınlara önem veriyor gibi görünüyordu. Bu yolla 2007 anayasa değişikliği referandumunda amacına ulaşmış, AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılma tehlikesinin önünü almıştı. Darbeci iddiasıyla da çok sayıda generalin tutuklanmasından sonra iyice güçlenmiş, askerî vesayeti dizginlemişti. Bunlar başarı hanesine yazılıyordu.
Ordu, 1971 ve 1980’de yaptığı sağcı darbelerle solu ve etnik kültürleri acımasızca ezmiş, faşizmin en azgın örneğini sunmuştu. Böylesine bir geçmişten hareketle, bu gibi doneleri de kullanan Erdoğan 2014’te yüzde 52 gibi bir çoğunlukla halk tarafından cumhurbaşkanı seçilmişti.
Bundan sonra Erdoğan adamakıllı çark etmiş, zorbalığa yönelmiş, yargı da büyük çapta AKP iktidarının kontrolü altına alınmıştı. Şimdilerde yargı bağımsızlığı çok tartışmalı. Sonuç olarak, AKP kendi için gerekeni almış, artık sola ve liberal demokratlara, Batı tipi demokrasiye gereksinimi kalmamış, eli rahatlamış, dincilerin hemen her geri ülkede yaptığı gibi solu ve liberalleri toptan tasfiye etmişti.
Bu da, süreç içinde kendi altını oyma anlamına geliyordu aslında. Ancak İran ya da Mısır koşulları burada yok. Bu da bilinmeli.

Ekonomi Hasta
Akılcı
ve düşünce üreten kesimi, solu ve liberalleri tasfiye, ekonomide
durgunluğa yol açtı, halkın haber alma kaynakları daraltıldı, orta
sınıfın satınalma gücü azaldı. Erdoğan solu küçümsiyor olmalı. Dış
sermayenin lüks AVM, lüks konut, lüks araba ve şatafata yatırılması
sonucu, sulama projeleri kenara atılmış, tarıma destek esirgenmiş,
sıradan köylü ve çiftçinin durumu kötüleşmiştir. Sonuç olarak tarımsal
üretim ve ihracat düştü, giderek de içeride tarım ürünleri fiyatları
yükseldi. Bundan bir kısım varlıklı çiftçi kazançlı çıkmış olabilir.
Örneğin bu yıl, yer yer, dekar (dönüm) başına 2000 TL üzeri bir
fındık geliri elde edilebildi. Kuşkusuz güzel bir şey, iyi bir para
sayılabilir bu. Ancak bunun kalıcı ve derde deva olduğu, dünya fındık
pazarının Karadenizli çiftçinin kontrolüne geçtiği söylenemez.
Bir
kısım köylü bu konjonktürel durumdan yararlansa bile, çoğu köylü,
memur, işçi, küçük esnaf ve emekli kayba uğradı, gıda fiyatları
yükseldi, satınalma gücü düştü.
Sanayi
yatırımı daraldı, mevcut sanayi üretimi ve ihracat geriledi, baskı
politikaları, özgürlükleri daraltıcı ve bastırıcı yasal düzenlemeler
sonucu, dış sermaye ülkeden kaçmaya başladı.
Durum, sadaka ekonomisiyle, yani yoksula bedava kömür ve gıda maddeleri dağıtmakla idare edilmeye çalışıldı.
Ecevit’in
bakanı Kemal Derviş’in İMF ile yaptığı anlaşmalara göre hareket etme
zorunluluğu, AKP hükümetlerini bir süreliğine mali disipline bağlı
kalmaya zorlamıştı, İMF ile anlaşma süresi bitince sağ kesim ve AKP
iktidarı eski geleneksel alışkanlığına geri dönüş yaptı, yolsuzluk ve
vurgun dönemi yeniden başladı. Dolar 112 kuruştan 300 kuruşa doğru
fırladı.
Yolsuzlukların parlamento tarafından araştırılması, 4 bakanın
Yüce Divan’a gönderilmesi AKP çoğunluğu tarafından önlendi,
yolsuzlukların üzerini örtmek için de baskı yasaları çıkarıldı.
Çünkü birçoğunun eline çamur bulaşmıştı.
Muhalif
televizyonlar, gazete ve patronlar baskı altına alındı, gazetelere
saldırılar yapıldı. Hukuk denen şey, kitaplarda yazılı bir ad olarak
kaldı.
Dini eğitime destek verildi
İktidar,
arka bahçesi olarak gördüğü için dinci kesime desteğini iyice artırdı.
İmam-Hatip Okulu ve öğrencisi sayısı artırıldı, öğrenci sayısı 60 binden
600 bine çıkarıldı. Erdoğan bununla övünür oldu. 110 bin imam maaşa
bağlandı, yetmedi bir o kadar müezzine de maaş bağlanacağı açıklandı.
Ama Alevi din görevlilerine zırnık koklatılmadı. Eskiden imamları
köylünün kendi buluyor, maaşını kendi ödüyordu. Laik bir devlette
olması gereken de budur, ama imamların tümü devlet memuru yapıldı.
Ayrıca din dersleri öğretmeni sayısı haddinden fazla artırıldı, 1980
askerî darbe rejimi din derslerini anayasal bir zorunlu ders haline
getirmişti. ‘Al gülüm, ver gülüm’ havası. Şimdilerde eğitimin , berbat
bir hale getirildiği yakınmaları yükseliyor. 1980 askerî darbesiyle okul
idarecilerinin ve eğitimcilerin çoğu boykot suçlamalarıyla tasfiye
edilmiş yerlerine dinciler konmuştu. Bu nedenle günümüzde çoğu okulun
müdür ve yöneticileri İmam-Hatip çıkışlı, çoğu kafalar hâlâ orta
çağlarda geziniyor olmalı. Bu kişiler, milyonları bulan çevreleriyle
birlikte, neredeyse tulum halinde AKP’ye oy veriyor.
Mükemmel bir arka bahçe...
Bu
üstün konumuna, bol paralı seçim kampanyasına, cumhurbaşkanının açık
desteğine rağmen AKP 7 Haziran seçimlerinden yenik çıktı.
Beklemedikleri bir yenilgi. Ancak demokrasi adına önemli bir başarıdır
bu. Demek ki, dinci politikalara yatırım da iktidarda kalmak için
yetmiyor. Halk gerçekleri, ekonominin önemini ve ekonominin kime
çalıştığını, laik eğitimin tek çıkar yol olduğunu algılamış olmalı...
Felsefe ve sosyoloji dersleri
gibi aydınlanmacı ve ufuk açıcı dersler yerine, giderayak, okullara dinî
içerikli ve üretici yanı olmayan dersler, ilkokuldan başlatılarak,
özellikle seçmeli Arapça ve Kur’an dersleri, vs kondu, ama Çerkesçe gibi
toplumun konuştuğu yerel dillere benzeri olanaklar sağlanmadı. Oysa
Kur’an öğreten binlerce kurs zaten var.
Çerkesçe
gibi diller birer ‘Zenci’ dili olmalı. Arapça da öğretilebilir, ama
aşırı yoğunluklu değil, dengeli bir düzeyde kalmalı. Asıl teknik diller
öğretilmeli. İngilizce ve Fransızca gibi gelişmiş teknik ve evrensel
diller -ciddî anlamda- öğretilmez, öğrencilerden başarılı olanları dış
ülkelere dil öğrenimine yollanmazken, üretsel özelliği olmayan dinî
derslerden ne umuluyor olabilir, oy devşirme dışında? Toplum devlet
eliyle terbiye edilmek mi isteniyor, ne? Fransa, Japonya, AB ve ABD
gibi ülkelerde, hele devlet okullarında var mı böyle bir
uygulama?..Suudi Arabistan’da var. Örnek orası mı olmalı? Bu gibi
nedenlerle uluslararası bilgi yarışmalarında nal topluyoruz. Oysa
ülkenin geleceği ve kalkınma, pozitif bilimlere, teknolojik gelişime,
bilgi toplumu yaratmaya, matematik, fen, mühendislik gibi branşlara,
pozitif bilime ağırlık vermeye, teokratik değil, üretici fonksiyonlu
eğitime bağlı. Güney Kore, Tayvan, Singapur ve Malezya gibi dünün geri
kalmış ülkeleri o yolla ilerleme kaydettiler ve refah toplumları
oldular.
İktidar destekli etnik şiddet
7
Haziran seçimine doğru Kürt seçmenlerin AKP’den koptuğunun anlaşılması
ve bunun seçimde de doğrulanması üzerine iktidardan düşen geçici AKP
iktidarı durduk yerde sertleşti. Hedefe HDP ve onunla ilişkili oldukları
iddialarıyla PKK ve Kürt nüfus kondu. Barış süreci sona erdirildi, PKK
mevzileri ve Kandil bombalandı, bombalanmaya devam edildi. Görülmemiş
ölçüde bir şiddet süreci başlatıldı. Dinci IŞİD terörü görmezden
gelinirken, asker ve polis tarafından Kürt yerleşimleri kuşatma altına
alındı, zırhlı araçlar ve keskin nişancılar mevzilendirildi, günlerce
süren sokağa çıkma yasakları kondu, PKK yanlısı bilinenler
etkisizleştirildi, PKK ile savaş adı altında sivil nüfusu da hedef
alındı.
Diyarbakır, Sürûç ve
Ankara’da canlı bombalar patladı, yüzlerce insanın ölmesine ve
yaralanmasına yol açıldı. Sadece 10 ekim Ankara katliamında 102 kişi
öldürüldü. Saldırılar, ilginçtir sadece HDP’ye, Kürtlere ve sol
çevrelere yönelikti. İktidar politik cinayetlerin sorumlularını bulmuş,
cinayetlerin arka perdesini aydınlatmış değil.
Muhalefet partilerine göre, saldırıların sorumlusu zaten AKP iktidarı.
Bu
arada 400’ü aşkın HDP parti merkezine ve bürosuna eş zamanlı
saldırılar düzenlendi, binalar ateşe verildi, Kürt tarım işçilerine,
sivil insanlara, sol kitapçılara, gazetelere, Kürt otobüs yolcularına
yönelik toplu saldırı ve linç kampanyaları yaşandı. Böylece ülkenin
Doğu yöreleri dışında büyük bir faşist örgütlenmenin bulunduğu ve bir
merkezden yönlendirildiği anlaşıldı. Osmanlı Ocakları’nın boy gösterdiği
bu ırkçı şiddet ve nefret dalgasının AKP kaynaklı olduğu muhalefet
tarafından dile getirildi ve şiddetle kınandı, sorumluların bulunması ve
adalete teslim edilmeleri istendi.
AKP’nin topluma vereceği ciddi bir şey kalmış mı?..
AKP,
gericileşmesiyle birlikte, geleceğe yönelik umutları bitirmiş, kendi
de bitmiş olan bir parti. Son çırpınışlarını yaşıyor, uzatmaları
oynuyor. Geleceği olabilir mi?.. Sonu ANAP, DSP ve AP-DYP gibi
görünüyor, inişe geçmiş. Bundan sonrası için toparlanması sürpriz
olur... Ancak Erdoğan’ın usta bir oyun kurucu olduğu da unutulmamalı;
seçim sonucu partisinden habersiz hareket eden CHP’li Deniz Baykal’ı
oltaya getirmeyi başarmış, onu Antalya’dan Ankara’ya çağırmış, böylece
CHP ile MHP arasında bir güvensizlik tohumu ekmeyi başarmıştır. Yani
bir taşla iki kuş vurmuştur.
CHP
yönetimi Erdoğan’ın bu taktik oyununu okuyamadı, Bahçeli gibi yapıp,
‘Truva atı’ rolü üstlenen Baykal’ı partiden ihraç edecek yerde, ‘bize
de iktidardan bir şeyler düşer mi, koalisyona alınır mıyız acaba?’
düşlerine kapıldı, Meclis Başkanlığını azınlıktaki, halkın iktidardan
düşürdüğü AKP’ye kaptırdı. Oysa MHP’li Ekmeleddin İhsanoğlu’nun
karşısına Baykal’ı çıkarmayarak Erdoğan’ın oyununu başından bozabilir,
HDP’nin de desteğiyle İhsanoğlu’nu seçtirebilirdi. Ancak Erdoğan’ın
‘Baykal’a destek verebileceği’ (!) hayali ve aymazlık içinde, Deniz
Baykal’ın adaylığında ısrar edildi, başkanlık AKP’ye altın tepsi
üzerinde sunuldu. Böylece Meclis işlevsiz hale getirildi, Erdoğan’a
seçimi yenileme fırsatı verildi.
Demirel, 1970’lerde böyle bir fırsatı Ecevit’e vermemişti.
Kılıçdaroğlu ve ekibi gelişmeleri okuma becerisini gösteremedi. Bundan sonrası için gösterebilecek mi?..Gitmeleri isabetli olur.
Bu
süreçte MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin günahı az değil, asıl sorumlu
o, dışlamacı. Oysa birlikte hareket etme zamanıydı, hesaplaşma daha
sonraya bırakılmalıydı. MHP, günümüz gerçeklerinden çok, geçmişin,
Atatürk-İnönü döneminin Türkçü/ tek dilci politikalarını yeniden
diriltme peşinde. Oysa o günler çok gerilerde kaldı. 1930’larda değil,
21.yüzyıl dünyasında yaşıyoruz.
Türkiye çok etnili bir ülke. Bastırma ve tek dil politikaları çözüm olamaz.
Şimdi
seçim yenilenecek. Peki, AKP şiddet dışında yeni bir şeyler vaad
edebilir mi? Sanmıyorum. Sabıkalı hale geldi. Halk şiddetten
hoşlanmıyor, şiddet yanlılarına değil barıştan yana olanlara oy verir.
AKP,
“Bana oy vermezseniz, 1990’larda olduğu gibi Beyaz Toroslar cadde ve
sokaklarda yeniden gezmeye, insan avına çıkmaya başlarlar’ diyerek
korku salıyor. Korku iklimi yaratıyor.
Bilindiği gibi 1990’larda 17 bin
faili meçhul yaşandığı, asker ve polis (Jitem) tarafından Beyaz
Torosların infazlarda kullanıldığı sık sık dile getirilmiş, resmî
makamlar da bu tür iddiaları reddetmişlerdi.
Şimdi Başbakan bunu, Beyaz Torosları ve infazlar gerçeğini doğrulamış bulunuyor.
Acılı anneler
Sokakaları
dolduran acılı anneler, yıllardan beri her cumartesi günü toplanan
yaslı anneler gözyaşları dökerek infaz edilen evlatlarının gömüldüğü
yerlerin olsun gösterilmesini bekliyorlar. Bu gibi mezarlar 50 yılı
aşkın bir süreden beri gizli tutuluyor. Niye? Kimin buna hakkı olabilir?
Demokratik bir ülkede böyle bir şey olabilir mi?..
AKP,
önceleri bu acılı annelerden yana göründü, timsah gözyaşları döktü,
Erdoğan 100’lük Berfo Ana’yı (Kırbayır) bile ‘konu mankeni’ gibi
kullanmaktan çekinmemişti, ama infaz edilen oğlunun mezar yerini
göremeden bu dünyadan ayrıldı zavallı Berfo Ana.
AKP şimdi, o türden demokratik ölçeklerden çoktan beri geri düşmüş
bulunuyor. Dış itibar, inandırıcılık desen, kalmamış. Kapılar
Erdoğan’ın yüzüne kapatılıyor.
Bu
bakımdan iktidar değişikliğinde ya da muhalefetin AKP’yi
dizginlemesinde, son çare olarak, AKP’nin de içinde yer alacağı bir
koolisyon hükümetinin olsun kurulmasında ülke, demokrasi ve barış adına
yarar var, bu bir gereksinimdir diye düşünüyorum. Bunun gerçekleşeceği
umudunu da taşıyorum.
Bu bakımdan 1 Kasım’da yeni bir beyaz sayfa açılabileceği inancıyla hepinize saygılar.