Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
AĞLATAN DANS VE MEDYATİK ÇERKESLİĞİN İLK GÖVDE GÖSTERİSİ
06 Haziran 2014 Cuma Saat 14:47

Birkaç ay önce duyduğum zaman içimdeki fitili ateşleyen bir kıvılcım olmuştu. İlk kez bir Çerkes dizisi çekilecek ve ulusal kanallardan birinde milyonlarca insana seslenecekti. Nasıl duygulanmazdım ki?

Sonra yavaş yavaş dizi üzerinden sis perdeleri kalkmaya başladı ve dizinin fragmanı sosyal medyada gösterilmeye başlandı. Müzikleri, Çerkesler tarafından sıkça paylaşılmaya başlandı.

Yapımcılığını Joy PR (dolayısıyla Yasemin Nak)’ın üstlendiği, baş rollerini Öykü Çelik ve Kıvanç Kasabalı’nın paylaştığı dizinin senaryosunu Murat Gürvardar yazmış. Dizinin yönetmeni Hakan Kurşun, Müzik de Serkan Akgün'e ait.

Oyuncu kadrosunda, Arsen Gürzap, Ayten Uncuoğlu, Levent Tülek, Mehmet Ulay, Toygun Ateş, Ümit Yesin, Cem Kurdoğlu, Pervin Bağdat, Murat Çağlar, Fırat Şahin, Muhammet Ali Kılıç, Burcu Sülün, Yaprak Durmaz gibi tanınmış isimler bulunuyor.

Birçok kişi gibi ben de diziyi Show Tv’de yayına girdiği gün, 4 Haziran Çarşamba akşamı izledim. Üstelik filmin yapımcılarının, yönetmeninin, müzik yapımcısının ve film setinin birçok emekçisinin aynı anda bulunduğu masada beraberce…

Bu bir yerde insanın kendini özdeşleştirirken, onların mutluluğunu paylaşmayı destekleyen bir durum. Ve diziyi izlerken onu üreten ekiple beraber olmak, yapılanın eksikliklerini, hatalarını görmezden gelmeyi getirecek bir olgu gibi belirebilir  insanın önünde. Fakat buna rağmen, ırmağın akış yönünün tersine yüzmeyi severim. Filme dizinin bana verdiği ilham, duygu, fikir her ne vardıysa olduğu gibi, çekinmeden, kimsenin kırılıp kırılmayacağına bakmadan yazmak istiyorum. Yani bende bıraktığı tadı okuyucularımla tüm çıplaklığıyla paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bir toplumun içinde farklılıklarıyla bir bütün  oluşturması zor olan birşeydir. Yani hem kendin, hem başkası olmak zorundasındır. Çağımız kimlik karmaşası çağı olduğuna göre bunda yadırganacak bir şey yok. Ama her an tartışılması gereken bir sorun: Çerkes olmak, Türk olmak, Adığe olmak, Kafkasyalı olmak, ya da hepsini birden olmak.

Bütün bu çetrefilli sorulara yanıt vermesini bekleyeceğimiz bir sanattan, bir başyapıttan söz etmediğimiz muhakkak. Ama kıyısından köşesinden de geçsek, tam ortasından/ ciğerinden de vursak, bazı büyük beklenti ve sorumlulukları, beklenmemesi gereken yapıtlara yükleyebildiğimiz zamanlar çokça oluyor.

Biz daha sade, daha basit, daha anlaşılır, daha düz konuşacağız. Ve bu diziye “Ağlatan Dans”a olağanüstü yüksek misyonlar, vizyonlar yüklemeyeceğiz. Sonuçta üretilen bir Tv dizisi. Popülerliği olan, ister istemez magazinel bir hava yakalamak, yüksek reyting kovalamak durumunda olan bir iş, bu yapılan. Ve bunları sorgulayarak, peşinen büyük bir yanlış yapacağımız da muhakkak.

Öyleyse, beklentileri makul ve mütevazi seviyelere indirgeyerek eleştirmek ve o eleştirinin dozunu da kaçırmamak gerekiyor. Diziyi seyrederken, tarihi bir film seyretmediğimizin farkında olarak. Bunu baştan belirtmeliyiz.

Benim böylesi bir beklentim yoktu. Umarım ileride Çerkes tarihini konu alan filmler de olur, üstelik en iyisinden. Zira Çerkesya ve Çerkeslikle ilgili o kadar çok sinematoğrafik, tarihi bilgi, belge, olay ve olgu var ki, inanılmaz. Hepsi sıranın kendisine gelmesini bekliyor… Yeter ki birileri bu bakir alana el uzatsın…

Filmin ana omurgasını oluşturan ve ortak bir dil (aşkın dili) ile izleyici kitlesine yaklaşan bir anlayış sözkonusu olunca tabii ki bir parça da olsa piyasaya yönelik bir şeyler yapıldığına dair bir algı da kolaycacık oluşabiliyor. Ancak! Dünyanın yiye, seve, okşaya, büyüte, bitiremediğimiz –aşktan- başka bir konuya rastlayıveren varsa, beri gelsin.

Yani bütün konular sanki kör kuyulara hapsoluvermiş de, konu kalmamış gibi, her şey aşk ve ikili ilişkiler çerçevesinde gelişip, gürbüzleşiveriyor. Ama sinemacılar ve bu koskoca film sektörü emekçileri haksız mı? Aşksız bir film olur mu? Aşkın, ihanetin, ayrılığın olmadığı bir film izlenir mi? Unutmayalım! Biz; kim, nasıl ve ne olursak olalım, doğrudan insanı ve onun öyküsünü anlatıyoruz. İnsan ve öyküsü sözkonusu olunca, aşksız herşey bir hiç. Gelelim film hakkındaki düşüncelerimize!

Muhtemelen ortalama bir insana; hüzün, keyif verebilecek, düşündürecek her şey var filmde. Farklı toplumların yan yana yaşamları, birbirleri ile rekabet ve kıskançlık ilişkileri kadar fırtınalı aşkları, kültürel ve geleneksel değerlerindeki uzlaşmaz, uç örnekler vb.

Netameli konular bunlar, açıkçası iki ucu keskin kılıç. Bir yanda iki toplumu birbirine yakınlaştıracak ve ikili ilişkileri saygı çerçevesinde sağlıklı biçimde ele alabilme potansiyeli taşıdığı kadar, toplumları birbirine düşürebilecek, bağlantıları aksatacak ya da onarılmaz biçimde bozacak nüveler de taşıyabilen konular bunlar.

Filmde sık sık yinelenen kırsal hayat güzellemesi ile artık unutulmaya yüz tutmuş Çerkes kültür ve geleneklerini nostaljik bir değerlemeye tabi tutmuş yapımcı. Köy kökenli şehirli insanların biraz da köklerine karşı duydukları saf ve derin tutku, filmin kurgusuna imzasını çakmış gibi.

Çerkes kimliğine vurgu yaparken öne çıkardığı “Çerkes demek; müzik ve dans, asalet ve tutku demektir!” şiarı gereğince biraz doğallıktan sapılmış. Ama üretenlerine zaman vermek gerek. Konu bakımından ilk yapılan çalışma olduğu için normaldir ve acemilik çabucak atlatılacaktır.

Filmde iki köy var, birbirine komşu. Bunlardan biri Çerkes köyü. Aralarındaki farklılıklarına rağmen ikili ilişkilerini akıllı ve dürüst yollarla yürüten köy beyleri/ ağalar sayesinde bugünlere gelmişler. Fakat Çerkes köyüne giden su, diğer köyün arazisinden geçiyor ve her ne oluyorsa, geçmişte yaşadığı yoksulluk ve sefaletlerin intikamını almak için köyün ağasına kurduğu komplo ile köylüyü köyden uzaklaştırıp, arsa spekülasyonuna kurban etmek isteyen bir kötü karakter suyu kesiyor ve Çerkes köyüne vermiyor. Kırsal kesimde çatışmaların çoğunda olduğu gibi ya arazi, ya su anlaşmazlıkları çıkar ya, dizimizdeki, ana konu da bu yolu izliyor.

Dizinin çekildiği Çanakkale’den muhteşem doğa manzaraları sanırım ileriki bölümlerde daha da artarak sunulacak ve bölgede yaşayan çiftçilerle, arsa spekülatörlerin ekmeğine yağ sürecektir. Sürsün   hep şehirli zenginler kazanacak değil ya! Biraz da arazi spekülatörleri yanında, bizim gariban köylüler de kazansın.

Neyse! Su; çatışma doğurma potansiyeli taşıyor ya, iki köyün arasının açılmaması için, içinden suyun geçtiği köyün ağası, diğer köyün Çerkes beyine haber yolluyor ve sorun hakkında görüşme talep ediyor. Sonrası kötü karakterin ikisini de birbirlerini öldürme süsü vererek katletmesiyle süregidiyor. Bakalım jandarma, emniyet ne diyecek?..

Konu kent  yaşamındaki insanlar açısından belki sıkıcı gelebilir. Ya da doğa özlemi duyan kentlilere çekici gelebilir ama bütün bunlar insan yaşamı içinde. Şimdi bütün bu çelişki ve rekabetin içine belli ki bir Türk kızıyla, Çerkes delikanlısının aşkı konuluyor. Konuldu mu hayır? Ama dizinin akışından bunu anlayabiliyorsunuz. Bu arada toplumlararası hoşgörüsüzlükler, toplumların kendi kendilerini koruma ve yaşam hakları, toplumsal yaşam ile kişisel yaşam arasındaki olağanüstü çelişkiler.

Hepsi ilgi çekici ve zor konular. Ama bugün ele alınmasa, yarın ele alınacak. Bunların hepsi, istesek de istemesek de yaşamımızın içinde, tartışılıyor, yaşanılıyor. Görmezden gelsek de, gelmesek de somut gerçekler ortada.

Film teknik anlamda güçlü, örneğin görüntü kalitesi çok güzel, mekânlar özenle seçilmiş. Filmin öyküsü, kurgulanması, olayların birbirine bağlanması en iyi bir biçimde başarılmış. Fakat en iyi başarı beklenebilecek düğün sahnesi, gerek kapalı mekânda oluşu, gerekse de cılız, az katılımlı, duygusuz ve coşkusuz hali ile gözlerden kaçmıyor. Bir Çerkes düğünü için gerekli motivasyonlar açıkça eksik kalmış. Yine iki köyün ileri geleninin kötü karakter tarafından öldürtülerek, birbirlerini öldürme süsü verilmesi sahnesi de çok zayıf görünüyor açıkçası. Ancak bu tür teknik zayıflıkları olan sahneler, dizinin ilk bölümündeki güçlü sahnelere göre daha az sayıda.

Türk köyünün ağasının evi gerçekten iyi seçilmiş bir mekân, fakat Şahin beyin evi tipik bir Çerkes evinde rastlanabilecek dekoratif imgelere sahip değil. Çok lüks.

Oyuncuların birçoğu, deneyimli oyuncular ve müthiş iş çıkartıyorlar. Her iki başrol oyuncusunu da, sinema ve tiyatronun başyapıtlarına adlarını altın harflerle yazdırmış oyuncuları da, genç oyuncuları da güzel iş çıkartmışlar.

Müzikler ise gerçekten güzel. Otantik Çerkes ve Kafkas müziğinin çağdaş formlara kavuşması ve tekseslilikten çıkarılıp, adeta çoksesliliği yakalamış olması önemli. Diziyi bence harekete geçirip, iniş, çıkışlarıyla hızlı ve coşkun akan bir ırmak kıvamına getiren sesler yakalanmış.

İlginç bir durum daha ve bunu genetikten bir örnek vererek açıklamak istiyorum; Türkiyeli Çerkeslerin genetik mutasyonlarıyla, Ürdün’deki Çerkeslerin arasında rastlananlar, farklılık gösteriyor. Bu da doğal değil mi? Evet! İki toplum da aynı kökenlere sahip, ama 150 yıldır farklı bir coğrafyada, farklı iklim koşullarında ve her şeyden önemlisi farklı halklarla yan yana, kimi zaman ayrışarak, kimi zamanda kaynaşarak yaşıyorlar. Farklı coğrafya, iklim, toplumsal faktörler ve koşullar içinde toplumlar da değişiyor.

Aynı şeyi Çerkeslerin müziklerinde de görmek olanaklı.  Dizide, Türk film müziklerinde rastlanan, tanıdık tınıların Çerkes ezgileriyle harmanlandığını görmek hiç de yadırganacak bir durum değil. Aslına bağlı kalarak müzik de gelişiyor,  sanatın doğasında bu da var. Bu konuda var olanı korumak kadar, gelişmeye açık olmanın kaçınılmazlığını bilmem anlatmaya gerek var mı?

Tekrar dizi üzerinden sosyolojik tahlillere geçersek; giderek bireyleşen bir toplum ile toplumsal değerlerin toplu düşünüş biçiminin karşı karşıya gelmeleri. Hem farklılıkları yadsımanın abukluğu, hem de beraber yaşama zorunluluğu. Sosyolojik gerilimler ile tamamen bireysel bağlar arasında   ince bir çizgi var.

Dizi gösterime girdikten sonra, sosyal medyada, özellikle Çerkes camiasında çalkantılar ayyuka çıktı. Her konudan, sorun ve ayrışma çıkartma potansiyellerini zorlayan Çerkesler yine yapacaklarını yaptılar. Her şeyi sorgularım derken, ne denli ilginç bireyler  çıkartabilen bir toplum olduğumuz ortaya çıktı.

Şimdi biz, bazı uç örnekler bazında dizi hakkında tartışmaları gündeme getirecek ve bunlar üzerinden düşünce üreteceğiz.

Örnekler;

1) Çerkes toplumuna uymayan, örneğin bir baba ile oğulun kucaklaşma sahnesi. Bir güdü, bir özlem olabilir.

Hala bilemiyorum kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz da bunu sorgulayabiliyoruz. Babaların çocuklarını fiziki temas ile öpüp sevmeleri sadece Çerkeslerde değil, Türklerde, Kürtlerde ve daha başka bir çok toplumda çok eskilerden beri yasaklanmış, geleneksel bir kuraldı.

Geçmişe ait olan ve bugün çağdaş pedagoji/ eğitimbilimlerine uygun olmayan adetleri sürdürmemiz ve bunda direnmemiz kadar abuk bir şey olabilir mi? Yanlış veya değişmesi gereken adetler değişmelidir, değişecektir. Bu baba-oğul arasındaki sevgi seremonisi eksikliği de geçen yüzyıllarda olduğu gibi kalmaz, kalmamalıdır. Doğrusu ya ben oğullarımı hem sevdim, hem öptüm ve Çerkesliğim de hiç eksilmedi. Koca adamlar oldular, hala da sevgimi sarılarak, öperek gösteriyorum, abartıya kaçmadan.

Örneğin kimse dışarıdan biri geldiğinde ayağa kalkmanın saygı ve hürmet  sayılamayacağını ve Çerkes değerlerinden atılmasını savunabilir mi? Adeta Çerkesliğin sunumu gibi görülen bir adet "Ayağa kalkmak"! Bu hem çok insani, hem de muhteşem bir seremonidir. İnsana, özgür insana değer verildiğinin bir kanıtıdır.

Boşuna atalarımız, “Adıgağe/ Çerkeslik insanlıktır!” diye söylememişler. Ama kimse bana erkekler ve evin büyükleri masada yemek yerken, bu çağda genç kızlarımızın yemeden, salt hizmet ederek, ayakta bir köşede beklemelerinin Çerkeslik olduğunu savunmasın.

Xabze/ gelenek, donmuş ve mutlak bir değer değildir, daima değişir. Xabze; Çerkeslerin dünya görüşü, yaşam biçimi, örfüdür. Ama bunlar nasıl iki yüzyıl öncekilerle aynı değilse, bundan iki yüzyıl sonra da aynı kalmayacaktır, kalmamalıdır.

Eğer Adıge Xabze/ Çerkes Xabzesi tamamen değişmez, köşeli ve kuralcı hale geldiyse, öldü, bitti demektir. Kurallar da kendilerini yenilerler, tıpkı toplumlar gibi, insanlar gibi. Hiç bebek doğup, doğduğu haliyle 3.kg kalan var mı? Herşey değiştiği gibi Çerkeslerin toplumsal kuralları da değişecektir. Buna karşılık değişmeyenleri de olacaktır tabii. Elimizde akıl, fikir gibi kılavuzlar var ve toplumumuzun akil insanları, saygıdeğer büyükleri/ thamateleri var. Onlar toplumlarının önünü açarlar. Çıkartılması, korunması ve saklanması gereken şeyler konusunda topluma hizmet ederler. Tabii modern eğitim almış demokrat thamateler bu sözünü ettiklerim.Dünkü thamateler toplumun en bilgili ve en bilge kişileri idiler. Sanırım filmde eski ve köhnemiş adetlere de ustaca bir eleştiri var. Artık bu çağın gerisinde kalmış adetler de bırakılmalı. Sanat ve sanatçı toplumunun önünde gider, filmin yapımcısını bu anlamda kutlamak gerek.

2)Çerkesliğin konu edildiği bir filmde, film emekçilerinin neden çoğu Çerkes olmaz!

İnsanı isyan ettiren sorulardan biri de bu. Yahu   Yahudi Soykırımıyla ilgili bunca film çekildi, hangisinde, kaç Yahudi film setinde görev aldı? Yahudi soykırımını konu alan bir filmi, bir Alman çekemez mi, bir Amerikalı oynayamaz mı? İlla soykırıma tepkili olabilmek için Yahudi  olmak mı gerekir?

Çocukluğumuzun sinema başyapıtlarından “Çağrı” filmi, İslamın doğuşunu ele alıyordu. Orada başrol oyuncusu Antony Quın’in Müslüman olmaması neyi değiştirdi ki? Kaldı ki bu filme katkıda bulunanların önemli bir kısmı Çerkes. Hiç olmayabilirdi de.

3) Zoloy; Çerkesçe/ Adığabze değil. Dizinin başrol oyuncularından Kıvanç Kasabalı’nın filmdeki adı Zoloy bir Oset adı, yani Kafkasya’nın İranilerinden, As/ Alan adı. Evet Çerkes/ Adığelerin kullandığı bir ad değil. Bir yanılgı da olsa, zaman içre Türk toplumunda Kafkasya’dan gelen Türkçe bilmez herkesi Çerkes şemsiyesi altında toplanmıştır. Adıge olmayan her Kafkasyalı kendini uzun uzun anlatıp Çerkes/ Adığelerden farkını kanıtlamaya çalışacağına, kestirmeden Çerkesim deyip geçer. Bu tartışmayı öyle uzatmaya, eğmeye, bükmeye gerek yok. Tabii ki Çerkes, Adığe’dir ve onların, Oset, Çeçen, İnguş, Avar, Lezgi, Abaza gibi tüm Kafkasyalı kardeşlerinin hiç birini asimile etme emeli olmaz, olamaz ve yok saymaz. Ama kişi kendini nasıl tanımlarsa o dur. Bu durum gerçekleri değiştirmezse de, tabii ki; Çerkes= Adığe’dir, Abhaz= Apsuwa, Oset= As/ Alan, Avar= Maarula, Kural= Lezgi, İnguş= Ğalğay’dır. Dünya böyle biliyor. Fakat Büyük  Yinal zamanından itibaren Çerkesya’nın sınırları Kuzey Kafkasya’nın % 80’i, hatta Güney Kafkasya’nın da bir bölümünü egemenliği altında bulundurmuştur. İşte o dönemlerde Çerkeska, Çerkes kaması, Çerkes yeleği, Çerkes asaleti vb adlandırmalar yaygınlaşmış ve Çerkeslik/ Adıgağe makbul ve diğer Kafkas halklarınca da benimsenen bir değer olmuştur. Hatta bu halklardan Çerkesya Abazaları ve Wıbıhlar, hem etnik kimliklerini vurgularlarken, hem Adığe, hem Çerkes kimliklerini de benimsemişlerdir. Artık bu sorun halledilmelidir. Dünya literatüründe, bilim çevrelerindeki kabul biçimi yanında, Türkiye’de –işin kolaycılığına kaçma amacıyla da olsa- anlaşıla gelmiş başka bir hali vardır. Bu konuyu ikide bir pişirip pişirip öne getirmeye gerek yoktur. Artık baydı yani. Bırakınız da Zoloy, Çerkes adı olmadığı halde Çerkes oluversin. Artık  kaçımızın adı Çerkesçe ki? Aramızda kaç tane Setenay, Sinemis, Nart var? Biraz relaks!

“Çerkes olmak” veya “Olmamak!” Varoluş savaşında, bunu salt bir onur sorunu gibi görmemek gerek. Yaşamımızın “Çerkes” olarak “Yaşamak” olduğunu bilmeyenlere duyurmak kadar!.. Onu tüm tarih boyunca ürettiği değerlerle özümseyerek, günlük yaşamımıza kabul etmek…

Peki “Çerkes olmak” yerel olanda boğulmak mıdır? Evrenseli göz ardı etmek! -Hayır! Tekilden, çoğula, parçadan bütüne, detaydan global olanı yakalayan, çağdaş, mantıklı ve gelişme süreçlerini tıkamayan bir anlayış, istediğimiz, hayalini kurduğumuz Çerkeslik!

Kör gelenekleri, ışıldayan insani değerlerimizden ayıklama becerisini gösteren bir Çerkeslik! İnsanlık ırmağını, kendi akış çizgisi içinde beslemeye istekli, halkının özgün karakterini bulandırmadan, tüm uygarlığı kucaklayan bir Çerkeslik bizimkisi!

Kendinden olmayana dahi saygı gösteren ve kendisine saygı bekleyen! Akılla birlik, komşuyla dirlik ve emekle ödülün elde edileceğine inanan Çerkeslik! Hak, adalet, eşitlik temelinde dostluk eden ve bekleyen!

Zarafetini, binlerce yıllık geleneklerinin içinden süzüle gelen estetik duygularından alan ve hamlık yerine bilgelik, öfke ve şiddet nöbetleri yerine, sabır ve zihinsel süreçlerle ilmik ilmik örülmüş bir Çerkeslik!

                                                                                         ***
 
Dizi hakkında toparlayacak olursak, genel olarak olumlu puan verdiğimi belirteyim. Mükemmelliğin ölçüsü kişi ve algıya göre değişir. Sonuçta; ölçü, kişiden kişiye değiştiği gibi, yüz, bin, onbin kişiyle ya da belli bir inanç ve etnik grupla sınırlı olmayan bir alanda yüzmez. Ve sanatın kafalarımızdaki, topraklarımızdaki ya da bir başka bizi bağlayan sınırlarla işi olmaz. Gerektiğinde sınırları yıkıp da geçebilir. Her şey tabii ki tartışılır, tabii ki eksikler ve hatalar eleştirilir, fakat “Üzüm yemek için bağcıyı dövmeye ne gerek var?” Bu yüzden yapılmış emeğe saygı göstermeli ve daha iyisi nasıl yapılırı ortaya koymalıyız. Dizinin, Çerkes kökenli olduğu halde Çerkes olduğunu bilmeyenlere, hatta Çerkes adını duymayanlara dahi ulaşacak olması, ayrı bir kazanım olarak da değerlendirilmelidir. Emeği geçenlere tek tek teşekkür ediyorum.


Bu yazı toplam 16690 defa okundu.





SEMİH AKGÜN

Bir başka yorum>>>

http://www.haber46.com/kose-yazisi/18630/cerkesler-aglatan-dans-ve-gorunurluk-problemi.htm

09 Haziran 2014 Pazartesi Saat 16:11
Abdullah Akgün

İlk defa Çerkes dizisi yapılıyorsa ve konusu geçmişi değilde bu günü anlatıyorsa dahi,bir şans vermeyi hak etmiyor mu sizce arkadaşlar.Daha ilk bölüm ve seyir açısından zaman zaman düşüş olsa da yapıcı eleştirilerle daha iyi yere geleceğine inanıyorum.Bunu yaparak,bundan sonra daha güçlü senaryolar için yapımcıları da cesaretlendirmiş oluruz.Çekim yerlerinin,bina bölümleri olmasa da doğa çekimlerinin ve müziklerinin çok iyi olduğunu görüyorum.İleri bölümlerde daha iyi şeyler göreceğime ve çarşamba günlerini iple çekeceğime inanıyorum.

09 Haziran 2014 Pazartesi Saat 16:02
SEMİH AKGÜN

Tv. Dizilerinde seyirci/ izleyicinin diziyi kavraması, kişiliklere ısınması birinci bölümde kolay olmuyor.
Biraz zaman vermek gerekiyor.
Ortada mükemmel bir dizi yok ama, giderek daha çok akan, daha çok coşku veren, eksik duygu hissini ortadan kaldıran bir dizi ile karşı karşıya olduğumuzu anlayabilmemiz için 2. ve 3. bölümleri de izlememiz gerek.
Bazen zayıf başlayan, güçlü hale, güçlü başlayan zayıfa döneşebiliyor.

Aceleci ve sabırsız olmak yerine biraz zaman vermemiz gerek.

Bu arada tabii ki aşklarımızın en güzeli ülkemiz (Adığe Xeku) ve ulusumuz (Adığe Tlepkh)'dir.
Orası tartışılamaz...

09 Haziran 2014 Pazartesi Saat 10:23
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net