Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
RUS VE ÇERKES MİLLİYETÇİLİĞİ REKABET ALANINDAN İTTİFAK ALANINA GEÇEBİLİR Mİ?
15 Ağustos 2013 Perşembe Saat 11:19


Savaş ve barış!

Tam bin yıllık bir rekabet bu: Çerkesler ile Ruslar arasında, belki de  sonsuza değin sürecekmiş gibi bir şey bu. 

Aslında bugün göründüğünün tersine Çerkesler çok eski/ kadim bir toplum ve oluşumun kalıntıları.

Çerkesçe ile Çerkes etnisitesinin/ halkının ilk oluşum dönemi hâlen bir  araştırma konusu, kimse kesin konuşamıyor, işi belgelere/ kanıtlara dayandırmak ve efsane olmaktan çıkartmak gerekiyor. Kolay şey değil bu iş.

Ancak, tarihsel Çerkesya dediğimiz, içine ülkemizi de alan bir coğrafya üzerinde, Siracese / Sirkase adını taşıyan bir parçanın Sarmat İmparatorluğu içinde yer aldığını biliyoruz. Tarih, MÖ. III. Yüzyıl ya da 2300 yıl öncesi..  

Ruslar ise, biz Adıge/ Çerkeslere oranla çok daha genç bir ulus, bir toplum, tabii gençliğin verdiği bir dinamizmde  sözkonusu.  Tarihte Rus adı ile MS VIII ya da IX. Yüzyılda karşılaşılıyor. Yani 1200 yıllık bir ad sözkonusu.

Kısaca Rus adı, Çerkeslerin tarihte anıldığı zaman diliminden 1200 yıl sonrasına ait bir ad. Tabii Çerkeslerin ad verdiği bir politik coğrafya, Ruslarla birlikte anılandan bir o kadar daha eski. 

Burada konuyla ilgisi yok gibi görünüyor ama iki benzer tarih, Rus tarihinde de çok çok büyük önem taşımaktadır;

1)         864…ki bu tarih Rus alfabesi(Kiril)nin ortaya çıktığı tarihtir.

2)      1.864…ki bu da Çerkes Soykırımının gerçekleştiği ve Çerkesya adının  politik anlamda haritalardan silindiği tarihtir.

Arada bin yıllık bir zaman kesiti/ aralığı var.

 

***

 

Dil, din, toprak... Hepsi birer işaret olarak temsil edilebilir; ama hiçbiri tek başına şu ya da bu ulusun özünü oluşturamaz. Aslında her ne kadar etniklik zaman zaman ulusun en temel ya da en azından en sık var olan harcı olarak sunulsa da [Smith, 1987], ulus, onu tarif eden ya da içine alan "Vatan", "Anavatan", "Fatherland", "Mother country", "Heimat", hatta "Homeland" gibi gündelik terimler tarafından altı çizilen "inşa edilmiş" bir etnikliktir: "Ulus, ayırdedici özelliği ortak ataların efsanesi olan en geniş insan topluluğudur" [Connor, 1994]. Aslında etnik, dilsel ya da diğer "malzeme", devletin inşası, bireycilik ve dolaylı ilişkiler dokusuyla bütünleşme gibi süreçler tarafından geniş bir ölçekte "(tekrar tekrar) işlenmiştir" [Calhoun, 1993] 1.

Ruslar için de Çerkesler için de ulus tarifi, çeşitli simgesel bağlarla örülmüş olsa bile, bugün modern anlamda, biri için muğlak [belirsiz] ve kendini imparatorluk görüntüsünde bir demokrasi şeklinde anlamlandırırken, diğeri de [Çerkes tarafı] kendini daha saf, daha net, daha belirgin ve daha arkaik bir ulus olarak anlamlandırıyor.

İki ulus arasındaki en büyük çelişki ise, birinin [Rus’un] yöneten/ egemen, diğerinin [Çerkes’in] yönetilen/ bağımlı olduğu gerçeğidir. Bu çelişkinin ardında Çerkesya’nın, Rusya’nın bir arka bahçesi, işgal edilmiş bir toprak olduğu gerçeği, halkının zorla kendi ülkesi topraklarından söküldüğü, bir dış ülkeye/ Osmanlı Türkiyesi’ne atıldığı/ sürüldüğü, gaspedilen ülkenin kolon [sömürgeci nüfus] yerleşimine tahsis edildiği de unutulmamalıdır.

Dolayısıyla servetin, iktidarın ve tüm olanakların Rus ulusunun hizmetine sunulduğu, söz konusu devletin de bir Rus devleti olduğu gerçeği de bilinmelidir. 

Çerkes ulusu ise politik bir süje [güç] olma niteliğini yitirme, kendi yurt/ ülke coğrafyasına kendi adını verememe durumuna düşmüştür; resmi sürgün bölgesi dışında yaşadığı için eski  Çerkesya/ anayurt  topraklarında kalmayı başarmış, sürgün ve soykırım tırpanından bir biçimde kurtulmayı başarabilmiş olanlar ise, bir ezilmişlik ve bölünmüşlük olgusu içine düşmüş ve bunun kalıcı izlerini taşır hale gelmişlerdir.

Kültürel, sosyal, politik, sanatsal, vs her alanda gelişme, sonuç itibarıyla devlet olanaklarıyla/ maddi desteklerle yaratılır, olur. Ve tarih de kanla yazılır… fakat kan ile sonsuza değin herşey yazılabilir mi?


***

 

Eğer bir ulusu ulus yapan her etmenin arkasında bir devlet örgütü, eli ya da  gücü yoksa, sonuç daima zayıf, eksik ve tükenebilir bir  konumda olur. Diasporadaki Çerkeslerin başına gelen şey de budur, kimsesiz kalma durumu...

Dolayısıyla ulusu ulus yapan özellikler, fonksiyonlar yoksa ulus da yoktur denilebilir. En azından öyle bir önermede bulunanlar olabilir.

Çerkeslerin son 150 yılı, diasporada yenilmişliğin ve gerileyişin ‘bir kadere dönüştüğü’ bir tarih süreci olarak adlandırılabilir.

Bu kadar zorlu süreçleri yaşamış/ geçirmiş, trajik bir biçimde halkının % 95’ini yitirmiş bir ülkenin kültürel dokusunu kısmen de olsa korumuş olması, ülkesinde kalmış Çerkeslerin ulus olma özelliklerini büsbütün yitirmemiş olmalarına ve Sovyet yönetiminin  getirdiği olanaklara, devlet örgütlenmelerine/ özerkliklere bağlanabilir.

Maalesef  diaspora benzeri/ anayurttaki gibi benzeri olanaklardan yoksun kalmıştır.

Yeryüzüne bir  baktığımızda kültürel özü bir yana, adlarını ve ulusal aidiyetlerini bile unutmuş olan yüzlerce ulus kalıntısı/ etnisite ile karşılaşabiliriz.

 

***

 

‘Çerkes Milliyetçiliği’ gecikmiş milliyetçiliklerden biri,  önceki yazılarımızda konuya  uzun uzadıya değinmiştik, 2.

Gecikmiş olmasının getirdiği ve kendine yönelik zararları yanında, gelişen koşullara ve çağa uymayı başarmış, yöreselliğin hapsedici çitlerini/ sınırlarını yıkıp evrenselliğe evrilmiş, ideolojik katılıkları yumuşatmış, çatışmacı bir anlayış üzerine ulus inşa etme yerine, barış dilini geliştirmeye yönelik bir milliyetçilik anlayışı olduğu gerçeğinin  altını da çizmiştik.

Şimdi burada, sorulması ve yanıtlanması gerekli olan önemli bir konu var; Gelişen Çerkes milliyetçiliği ile devlet olanaklarını kullanagelen güçlü ve katı bir Rus milliyetçiliği birbiriyle bağdaşabilir, uzlaşabilir, bir barış ve ittifak gerçekleştirebilir mi?

Yanıtlanması zor bir soru bu, ama eninde sonunda yanıtlanması gerekecek. Yanıtlanması her iki tarafa da  düşen bir soru.

Bugün bu soru yanıtlanmazsa, çocuklarımız/ sonraki kuşaklar mutlaka bunu yanıtlayacaklardır.

Böylece kaybeden, günümüz  adına bizler olacağız.

 

***

 

Çerkes Milliyetçileri, bugüne değin genel olarak mağdur edebiyatı ile kendi ulusal güçlerini tahkime [sağlamlaştırma yoluna] gittiler.

Ama biliyoruz ki, ulus, hiçbir biçimde, sadece tarihte yaşanmış olan (ne kadar büyük ve önemli olursa olsun) bir tek olaya dayandırılarak inşa edilemez. Bunu görmemiz gerekiyor.

Israrla yaşanmış trajediyi gündemde tutmak, günümüzde, artık geleneksel bir özellik kazanmış durumda. Bundan vaz geçmek veya bunu unutmak diye bir şey söz konusu olamaz Çünkü bu acı gerçeği [soykırım ve toplu sürgünü] yaşamış hiçbir halk böyle bir olayı unutamaz, unutmamalıdır da.

Acıların tekrarlarının önlenmesi için, insanlık bu tür gerçeklerin üstünü örtmemeli, olayların üstünü kapatmamalıdır.

Ancak bu gibi durumlardan yeni düşmanlıklar yaratmak, kin ve nefret tohumları üretmek de  halkların ve  insanlığın çıkarına olamaz. Acılar ve sevinçler karşılıklı paylaşılmalıdır.

 

***

 

Her milliyetçilik, kendi toprakları ve kendi halkı üzerinden yaptığı politikalarla, ulus ve ülke menfaatlerini korumayı ister. Bundan daha doğal bir şey düşünülemez. Fakat kendi ulus menfaatleri için dünyayı ve insanlığı ateşe atmak ise asla kabul edilemez.

Demek ki milliyetçilikler, en azından bugünkü çağda, kendi ulusal menfaatleri ile, evrensel/ hümanistik/ insanlık değerlerini çatıştırıcı değil, barıştırıcı, uzlaştırıcı bir rol üstlenmek zorundadır. Asıl görev baskın ulusa düşer.

Bu gibi değerler, her bir birey ve toplumun kendi vicdani kanaati olarak yaşatılmalı ve insanlık adına demokrasi ülküsü ve barış dolu bir dünya için bu ideal ayakta tutulmalıdır.

Öyleyse, tek başına milliyetçilik kolsuz kanatsız bir ideolojidir. Ve vicdanını/ insanlık onurunu yitirmiş bir halkın savaşı ya da barışı hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Ulaşsa da kalıcı olamaz. Ömürlü olsa bile, adil, doğru ve inandırıcı olamayacağı için kendi toplumuna da mutsuzluk getirecektir. 20.yüzyıl başlarındaki diktatörlükler ve faşist uygulamalar bu söylediklerimizin yeterli kanıtlarıdır.

O zaman önümüzde tek bir yol kalıyor; küresel ve bölgesel barış adına, halklar arası kalıcı bir barış ortamı ve tam bir eşitlik anlayışı savunulmalı ve oluşturulmalıdır.

Halklar arası oluşturulacak barış, mutluluğun da, zenginliğin de, özgürlüğün ve vicdani kanaat serbestliğinin de kalıcı bir garantisi olacaktır. 

Yani Çerkes ve Rus milliyetçileri, aslında kendi halklarının mutluluğu için de, karşı tarafa saygı göstermeli, empati kurarak, kendilerini karşısındakinin gözüyle de görmeyi becerebilmelidirler. Ama mutlaka bunu yapmalılar! Görev, öncelikle Ruslara, Rus aydın ve demokratlarına düşer.

Bunun nasılını, ne yolla gerçekleştirilebileceğini ve olanaklar dahilinde olup olmadığını başka bir yazımızda ele almaya çalışacağız. Şimdi bir derin nefes alıp, arkamıza yaslanıp, yüreğimizin sesini 3 kez dinleyelim…

1 http://www.metiskitap.com/catalog/text/56633

2 http://www.cherkessia.net/author_article_detail.php?article_id=3647

3 http://www.youtube.com/watch?v=fd3a189vcVc


Bu yazı toplam 7127 defa okundu.





Uğur Yağanoğlu

Umarım bu güzel yazı yazarın vizyonuna uygun bir muhtevada tartışılır.
Rusya'da vicdan sahibi aydınlar geçmişde olduğu gibi bugün de mevcut. Yakov Gordin'in 2000 yılı baskılı Кровь и Земля (Kan ve Toprak) ve 2011 yılı baskılı Кавказская Атлантида (Kafkas Atlantisi) başlıklı eserleri Rus kamuoyuna bir manifesto gibi. Kendisini İstanbul'da dinlediğimizi hayal ettim şimdi.

23 Ağustos 2013 Cuma Saat 10:25
yonca d. dinç

rusların geçmişe temiz sayfa çekmeyi istediklerini hiç sanmıyorum. Aksine 2014 de Soçi'den kanlı elleriyle organize ettikleri olimpiyatlarda diretmemeleri gerekir. Kaldı ki şimdilerde rusya kendi torunlarının geri dönmesi için yasalar çıkarıyor. Bizde hala dönüş hakkımızı verecek, demokrat(!) rusya var artık diye inanıp kendimizi kandıralım.

17 Ağustos 2013 Cumartesi Saat 01:10
Ali Koç

Akılcı davranmak, gerçekleri kavramak ve menfaatlerimizi en iyi şekilde savunmak başka şey, zalimlere boyun eğmek başka bir şey.
Eğer ikincisini savunursak, zulümlerden zulüm beğenelim.
Eğer birincisini savunuyorsak, bir millet, bir yürek gibi davranmasını bilmemiz gerekiyor.
Barış gayet güzel bir şey, kim istemez.
Fakat bu konuda Rus devletinin öncelikle adım atması gerekmez mi?

16 Ağustos 2013 Cuma Saat 08:31
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net