Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
KÜRT SORUNU, BARIŞ UMUDU VE ÇERKESLER
22 Mart 2013 Cuma Saat 11:09


MİT’in PKK liderini 16 Ekim 2012’de resmi olarak ziyaretiyle başlayan süreç 5’inci ayında yeni bir aşamaya ulaştı.

Abdullah Öcalan Diyarbakır’da, PKK örgütüne ve  kamuoyuna yönelik Newruz kapsamında yaptığı çağrıda, “Silâhlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor. Artık ‘Silâhlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun’ noktasına geldik” dedi.

34 yıllık Kürt hareketi böylece, yeni bir baharın karşılandığı şu günlerde, Türkiye’de, barış umutlarının tazelendiği  kalıcı bir kardeşlik ortamının oluşabileceği bir  noktaya geldi.

Bu uzun soluklu ve kanlı sürecin sonunda Türkiye kırk bin evladını  toprağa gömmüş oldu.

800 yüz milyar dolar gibi korkunç bir  paranın heba edildiği  bu savaş sonunda  Türk, Kürt, Çerkes, Laz, tüm ülke evlatları da acı şerbeti içmiş, iyi bir deneyim sahibi olmuş oldular.


***

Düşünsenize bir erkek evladınız var ve askere yolladınız. On beş ay boyunca sadece yolunu gözlemek değil, haberlerini de dört gözle beklemek zorundasınız. Ve her an kötü bir haber alacakmış gibi endişesiyle yatıp kalkmak, uykusuz kalmak, sürekli radyo ve televizyon kanallarını dinlemek zorunda kalırsınız.

Bir süre önce, sağ salim evine dönen bir asker babasını yakından tanıyorum. Hakkari-Çukurca’daki askerliği süresince, yaşamın onlar için  nasıl çekilmez bir hale geldiğini yakından gözlemledim.

Bunun bir de karşı tarafı var. Yüz binlerce asker ailesi gibi  on binlerce  Kürt  ailesi de  var. Onlar da aynı  acıları yaşadılar. 

Türkiye halkı baskı ve şiddet politikalarından yeterince acı tattı.
Cumhuriyet tarihi boyunca, azınlıktaki halklar, kültürler ve diller baskı gördü, yasaklandı ve yok edilmeye  çalışıldı.

Çok sayıda halkın kendine özgü yaşam biçimleri yok sayıldı.

Tek tipleştirme ve asimilasyon politikalarının artık günümüz dünyasında geçerli bir politika olamayacağı, ne yazık ki “pek pahalı” anlaşıldı.

Keşke, savaş ve baskı yolu değil, birbirini anlama, empati, diyalog ve aklın yolu seçilebilseydi.

Keşke, çoğu kent yaşamı dışında kalmış milyonlarca Kürd’ün sürekli bir baskı altında tutulamayacağı, buna kimsenin gücünün yetmeyeceği anlaşılabilseydi…

Bazen bireyler gibi toplumlar da kör ve sağır olabiliyorlar…

Bir gün duvarlarda bir slogan okudum. O slogan beni çok etkiledi. Slogan kısaca DTÖ diyor ve açılımını da yapıyordu, “Dünya Türk Olsun!”

Bencil  biri, bu dünyada kendinden başka birinin ya da  kendi ulusundan  başka bir ulusun yaşamadığını sanır.

O kişi  benzeri, saçma görüşlü kişilerle  İstanbul sokaklarında dahi  sık sık karşılaştığımız oluyor.

Düşünebiliyor musunuz? Dünya metropolü bir kentin ana caddelerinde ve sokaklarında “Tatsız ve  tuzsuz bir dünya ve antidemokratik görüntüler… Bir kâbus dönemiydi bu.


***

Oysa, günümüzde giderek büyüyen bir dünya, bir insanlık ve uygarlık dönemine adım atılıyor.

Müthiş bir teknolojik gelişme ve ona eşlik eden bir iletişim çağında, insanların, eskiden olduğu gibi, bilgi toplumu dışında tutulabilmeleri, artık olanaklı mıdır?
Görmezden gelinemez ve bundan vazgeçilemez. Gerçek olanı bu.

Bu tür durumlar bugün için belki, Kuzey Kore gibi kapalı ve totaliter bir toplum bireyleri için söz konusu edilebilir.


***


İnsanlık ve uygarlık bazen yapa/ dike, bazen yıka/ döke ilerleyerek bugünlere geldi.

Bugün ürettiğimiz her şey, oluşturduğumuz maddi/ manevi her değer, sadece ulusal/ etnik/ dini damgasını taşıdığı adla sınırlı kalmamış, sonunda  iyi olan herşey  insanlığa mal olmuştur.

Yani Türk, Kürt, Çerkes, Müslümanlık, Hıristiyanlık, Budizm ve saymayla bitiremeyeceğimiz her bir birim, her değer, artık  insanlığın bir ürünü, bir parçası haline gelmiştir.

Yaşadığımız çağ gereği, artık bir mono-kültürden söz edemeyiz, bir  multi-kültür dönemine geçtiğimiz kuşkusuzdur.

Tabii her ulus ya da her etnik birim, kendi iç dünyasını yaratacak, kendi bilincini, yaşam tarzını, politikasını, çıkarlarını savunacak, fakat daha geniş anlamda bölgesel, küresel birliktelikler/ ittifaklar düzeyinde de kendini ifade edecek ve kendini daha geniş bir platformda tanıtmak isteyecektir.

Başkası hem olanaksız, hem de ütopik kalacaktır.

Kendini yalnızlıkla terbiye etmeye çalışan bir birim, tecrit ve yok olmaya mahkûmdur.

Etrafını görmeyen, görmezden gelen, tanımlayamayan ya da büyük resimde yerini belirleyemeyen, sadece kendi içine dönük olan, birey ya da toplum, hem çocuksu, hem de ego-centrik (ben-merkezci) olmanın prangaları içinde yolunu kaybedecektir.

Ondan gerek insanlık, gerek uygarlık, edindiği deneyimler sonucunda olgunlaşma bekler. Olgunlaşamayan, gelişemeyen, yok olur gider.

Güdüklük; bebeklik dönemindeki çocuğa atfedilmez. Bebeklikten yaşça çıkmış olmasına rağmen, bebek gibi bağımlı davranışlar sergileyen ve çevresinde gelişen dünyayı yeterince algılamayanlara özgü bir durumdur.

Güdüklük, geçici olması gereken ben-merkezci dönemin atlatılamaması ile ilgili bir sorundur.

Tıpkı insan evladı gibi toplumların da  gelişim evreleri vardır. Ve o evreler kiminde çok sert, kiminde yumuşakça atlatılır, geçilir.


***


İşte tam da bu noktada insanlar ve düşünceler çelişiyor, çarpışıyor. Nitekim Türkiye’de de çelişti, çarpıştı. Ama ne çarpışma!

Bütün bu olanlarla birlikte, ülkenin ve toplumun kaygı duymaya başladığı, umutların tükenme noktasına geldiği ve kanın akmaya devam ettiği bir süreçte, sağduyu duruma el koydu, toplumsal akıl dur demesini bildi.

Bu da Türkiye toplumunun demokratik anlamda olgunlaşma yolunda epey mesafe aldığının bir göstergesidir.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin önce gizli başlattığı ve belli ki milliyetçi kanatların ve farklı çıkar gruplarının müdahalesine fırsat tanımamak adına halen de ayrıntıları açıklanmayan bu süreç, bir tarafta ülke genelini, diğer tarafta doğrudan Kürtleri tatmin edecek bir  noktaya doğru  ilerliyor.

Gönül isterdi ki bu görüşmelerin bir diğer ayağında Türkiye halklarının her birinin olduğu ve ağırlığınca temsil edildiği geniş katılımlı bir süreç ile birlikte barış umutları bir gerçekçiliğe dönüşmüş olsun.

Ülkenin bütün unsurlarının -etnik/ dini/ düşünsel- katılmadığı, sivil toplum kuruluşlarının temsil edilmediği bir barış sürecinin sağlıklı biçimde ilerlemesi düşünülemez.

İki toplumlu, iki kanatlı bir devlet sistemine gidiyor olma kuşkusu, toplumun ve ülkenin diğer sessiz yığınlarında bir kuşku yaratabilir. Daha da ötesi tatminsizlik ve umutsuzluğa yol açabilir.

Zira ortada iki taraflı açıklanan barış, kardeşlik ve dayanışma mesajlarından başka bir şey göremiyoruz.

Ne devlet, ne sistem, ne anayasa, ne yasaların kaynağı, daha bütün bunların hiç birinin ne şekilde ele alındığına ilişkin ortada bir açıklama yok.

Her şeyi zaman gösterecek.

Bu ülkenin tüm vatandaşlarının özgür iradeleriyle, birlik ve demokratikleşme bayrağını daha ilerilere taşıma gayretinin başarısı için sadece Türk ve Kürt değil, tüm halklar katkıda bulunmalıdır. 

Bizler şimdilik köşemizden, sessizce süreci ve gelişmeleri izliyor olacağız.

Bu sürecin bir noktasında, Gürcüler, Abazalar, Lazlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Zazalar, Yezidiler, Asuriler, Yahudiler, Rumlar vb. tüm unsurlar gibi, Çerkesler'de, bu geniş ve güzel tabloda yer bulacaklardır.


***


Peki bu zaman geldiğinde bizim söyleyeceğimiz şeyler neler olacak?

Gerçi insanlık ve uygarlığın geldiği bu aşamada neler yapılacağı ortada ama, her halkın kendine özgü çözülmemiş sorunları da var.

Bu sorun, Çerkesler açısından belirsiz bir yerde duruyor.

Çerkeslerin sorunları, diğer halkların sorunlarından hem çok daha farklı, hem daha girift, hem daha karmaşık bir sorun. Hal edilmesi belki en zor olanı da.

Bir yanda Rusya’ya, diğer yanda Türkiye’ye ve öbür yanda da bir çok başka ülkeye dağılmış bir halktan söz ediyoruz.

Çerkesler, Türkiye’nin 150 yıllık bir halkı. Her ne kadar insanlık tarihi içindeki yeri bilimsel anlamda incelendiğinde Anadolu ve Mezopotamya ile organik ilişkileri bulunuyor olsa da Kafkasya’nın batısında bulunan Çerkesya’nın tarihin derinliklerindeki tartışmasız tek sahipleri.

Çerkesler, Türkiye’ye büyük bir soykırım ve toplu sürgün sonucu geldiler.

Çerkeslerin; Kürtler, Lazlar, Gürcüler, Rumlar ve Ermeniler gibi Anadolu’yla binlerce yıllık bir toprak bağı yok. Yani Anadolu’nun yerli/ otokton bir halkı değiller ama bir biçimde buraya eklemlenmişler.

Anlaşıldığı kadarıyla, Çerkes nüfusun bir kısmı anayurduna dönse bile, bir kısmı da Türkiye’de yaşamaya devam edecektir. Belki çoğunluk her iki ülkede de beraber!

Çerkesler'in Anadolu'da bulunmalarının tarihi 150 yıllık bir süreç, az sayılmaz.

Bu dönem zarfında kuşkusuz Anadolu halklarıyla ortak bir geçmiş ve ortak bellek oluştu.

150 yıl öncesindeki anayurt yaşamını uzaklarda/ gölgede bırakacak denli önemde anılar var ortada.

Çerkesler; Türkler, Kürtler ve Lazlar kadar genel nüfus tarafından kabul edilmiş ve benimsenmiş bir halk.

Buna ister asimilasyon, ister doğal bir gelişim diyelim ne fark eder. Sonuçta, Çerkesler de diğer halklar gibi dostane ilişkiler geliştirmişlerdir.

Bu kan ve kültür alışverişi, reddetsek, görmezden gelsek, yok saysak da var oğlu var....

Biz ora/ bura, şu/ bu tartışmasına girmeden kısaca şunu söylemek durumundayız; Çerkesler anayurtları olan Çerkesya’ya dönmek, topraklarına sahip çıkmak ve özgürce dillerini, kültürlerini, geleneklerini ve geleceklerini sürdürmek isterken, gelişmiş olanaklar elde etmiş olarak Türkiye’de de yaşamlarını sürdüreceklerdir.

Dünyanın, gelişen teknoloji ve olanakları ölçüsünde, ne denli küçüldüğünü görebiliyor ve her iki yerden de –Çerkesya ve Türkiye’den- vazgeçemeyeceğimizi görüyoruz. Başka birşey görebilir miyiz?

Başka şey, haksızlığa ve ülkenin gaspedilmişliğine karşı savaş…

İşte tam bu noktada Çerkeslerin varoluş sorunları başlıyor.

İkiye, üçe, beşe, ona, yirmiye bölünmüş bir halk. Bu bir gerçek. Çerkes halkı kendisine yapılmış olan soykırım ve sürgün konusundaki mağduriyetinin giderilmesi için RF’nin kapılarını zorluyor, zorlamalı.

Bugüne kadar Türkiye’de yaşanan baskı, sindirme, demokrasiye uymayan, insanlığa sığmayan uygulamalar, terör (PKK ya da  devlet terörü), çatışma ve benzeri şeyleri, Çerkesler, kendi anayurtlarında yaşamak ya da yaşatmak istemiyorlar.

Her 21 Mayıs’ta Soykırım ve Toplu Sürgünü Kınama yürüyüşlerinde Çerkeslerin ellerinde taşıdıkları pankartlarda açıkça irade beyanı yapılıyor; “İNTİKAM DEĞİL, ADALET İSTİYORUZ!”

Bu bir halkın sessiz çığlığıdır. Bu çığlık asla hafife alınmamalıdır.

Acısını dışa vuran, fakat bu acısıyla kimsenin yüreğini dağlamak istemeyen bir çığlıktır bu…

Fakat bu sağduyulu ses daha ne kadar sessiz kalmayı başaracaktır…

Çünkü karşısındaki muhatap, kulaklarını tıkamış, olanı biteni görmezden, duymazdan gelmekte ve haksızlığın  giderilmesi için hiçbir şey yapmamaktadır.

Haksızlığın giderilmesi  için yapılması gereken şey bellidir; RF, Rusya’nın geçmişte işlediği suçlar için özür dilemeli, haksızlığın  giderilmesi için aktif bir politika uygulayacağını göstermeli, Çerkesya’nın kendi iç işlerinde bağımsız  olacağı bir çözüm yoluna doğru yönelmelidir.

Bunun için TC’nin de yerine getirmesi gereken sorumluluklar bulunmaktadır; RF ile Çerkes sorunun halli noktasında destek vermek, Çerkesler lehine pozitif ayrımcılık, Çerkesçe anadili eğitimi konusunda tam bir devlet desteği…

RF ile TC arasında sıkışıp kalan Çerkesler açısından öncelikle çifte vatandaşlık sorunu çözülmelidir.

Giriş çıkışlarda vizesiz geçişler olumlu olmakla birlikte daha da genişletilmeli ve Çerkes kökenlilere vatandaşlık, yerleşme ve yatırım konularında her iki ülkede pozitif ayrımcılık uygulamalıdır.

RF, emperyal politikaları terk etmeli,sürgündeki/ diasporadaki  Çerkeslere kapılarını dürüstçe açmalı, güvenlik endişelerini gidermelidir.


***


Ve Türkiye; Türkiye de Çerkes dil ve  kültürünün, geleneğinin, edebiyatının yaşaması ve gelişmesi için maddi/ manevi, politik destek sağlamalıdır.

Türkiye’de Çerkesçenin de öğretildiği eğitim kurumlarının açılmaları öncelikli ve vazgeçilemez taleplerimizdendir.

Çerkes/ Adıge eğitim kurumları Çerkeslerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere öncelik verilerek, kreş, anaokulu ve ilköğretim okullarda başlatılmalı, devlet cimri ve titrek davranmamalı.

Çerkesçe eğitim veren okullarda Çerkesçe, Çerkes Tarihi edebiyatı ve folkloru, gibi dersler okutulmalıdır.

Ve bu dersler, şimdiki gibi seçmeli, göstermelik olarak değil, zorunlu dersler olarak uygulanmalıdır. Aksi takdirde asimilasyon kesilmiş olmayacak, Çerkes toplumunun uyumu sağlanamamış olacaktır.

Entegrasyon özgürler, eşitler arasında söz konusu olabilir. Bunun dışındakilere asimilasyon denir. Unutulmamalı asimilasyon bir insanlık suçudur.

Samsun, Düzce, Kayseri, Tokat, Çorum, K. Maraş, Sakarya, Balıkesir gibi  illerde açılacak birer Çerkes pilot okulu, kendi il sınırları içindeki tüm Çerkes çocuklarının Çerkesçe ve Çerkes kültürü ile ilgili taleplerini karşılayacaktır.

Ama önce zihniyet değişimi sağlanmalı, ırkçılık ve faşizmle yapılan etkili  mücadele sürdürülmelidir.

Çerkesçe bilim ve edebiyat dergilerinin yayını, devlet tarafından finanse edilmeli ya da bu tür yayınlar teşvik edilmelidir..

Çok uzattım biliyorum, fakat bu konular üzerinde de düşünmek ve yazmak  gerektiğinden, bir parça değineyim istedim.

Madem Çerkesler bu ülkede yaşıyor, öyleyse özgür ve birinci sınıf her vatandaş gibi demokratik haklardan yararlanmalıdırlar.

Yeter ki sorumluluklar, yükümlülükler ile haklar arasında doğru bir korelasyon kurmayı başarabilmiş, özgürlüklerinin kıvancında, fakat sınırlarının da bilincinde bir toplum ve tek tek bireyler olabilme başarısını gösterebilelim.

Madem ki Türkiye’de de yaşamayı sürdüreceğiz, tüm demokratik süreçlerde ve kamu yaşamında yer almak zorundayız.

Anayurtta yaşarken RF’nin özgür bir birimi olarak oranın bir parçası olmayı kabul edeceksek, TC’nin özgür ve eşit haklı yurttaşları olmayı da benimsemeliyiz.

Ayrıca iki ülke arasında bir dostluk, kültür ve ticaret köprüsü oluşturacağımız da unutulmamalı.

Unutulmamalı ki bugüne kadar yok sayıldığımız için şikayet edenler bizlerdik. Şimdi var olduğumuzu göstermenin, konuşmanın ve paylaşmanın tam zamanı.

Artık bu dünyada karşılıklı kaybedenlerin ayakta kalamadığını görmeliyiz. Ya da bunu görmek için bir 34 yıl beklemeye gerek olmadığını da.

Kazan kazan formülünü işletmek hepimizin birden elinde. Eksiksiz ve bütünleşik olarak.


***


Çerkesya bütün Çerkeslerin anayurdu olmayı sürdürecek. Her Çerkes gibi ben de anayurduma dönmeyi, orada kök salmayı, ömrümü orada tamamlamayı istiyorum.

Ülkemin özgürlüğünü, halkımın birliğini, bütünlüğünü, huzurunu, refahını, güvenliğini yürekten istiyorum.

Ancak bu, Türkiye’den vazgeçtiğim, yaşamak istemediğim anlamına da gelmemeli.

Ancak bu, Türkiye, Rusya ve dünyanın diğer ülke halklarının, tüm insanlığın barışını, huzurunu, güvenliğini istemiyorum anlamına da gelmemeli.

İnanıyorum ki dünyanın bir başka bölgesinde başarısızlığa uğramış bir barış girişimi varsa, bir hayal kırıklığı, bir tatminsizlik, bir haksızlık, bu bizlere ve herkese olumsuz yansır, yansıyacaktır.

İnanıyorum ki Rusya, Çerkeslere yönelik ırkçı ve ayırımcı politikalarına son verecek ve Türkiye’de başlayan bu olumlu süreç benzeri bir sürecin kapılarını gecikmeden aralayacaktır…

Newruz, sadece Kürtlerin değil, Türklerin, İranlıların, Çerkeslerin ve daha başkaca bölge halklarının da “Yeni Yılı”dır. Herkese, hayırlı olsun!

Filizlenen barış umutlarını yaşatmak hepimizin borcu.

Barış da, savaş gibi çalışma azmi, sabır, ısrar, bedel ister. Ona istediğini verelim.

Onurlu ve herkesi tatmin edecek bir barış için elimizden, dilimizden ne geliyorsa, esirgemeyelim.

Unutmayalım ki dünyada yalnız değiliz. Arada yalnız kalmak istesek de yalnızlık bize yaraşmaz.

Bırakalım da yalnızlık konusunda tek makam sahibi yer tutsun. Ona ortak olmak mümkün değil, fakat biz insanlar, halklar severek, birbirimizin yüreklerini kavrayabiliriz.

Barışa bir değil, bin fırsat tanımalıyız...


Bu yazı toplam 9479 defa okundu.





Ahmed-e Hani

Adıgey cumhuriyeti kürdleri
Gönderen Kürd tarihi |
Şaşırdım doğrusu, Adigelerin Çerkez olduklarını, Adige Özerk Cumhuriyeti'nin ise bir Çerkez cumhuriyeti olduğunu duyduğumda. Daha şaşırtanı ise, binlerce Kürt'ün de bu cumhuriyetin sınırları içerisinde ulusal-kültürel otonom haklarıyla yaşıyor olmaları...

Halklar bahçesi Anadolu ve Kürdistan'da ulusal-kültürel kimliği yok sayılan halklardan olan Çerkezler ve Kürtler burada barış içinde bir arada yaşıyorlar. Üstelik sadece onlar da değil, Ermeniler, Ruslar, Tatarlar, Almanlar, Yunanlar, Türkler, Gürcüler, kısacası eski SSCB sınırlarındaki bütün halklar var bu küçük cumhuriyette ve hepsi ulusal-kültürel otonomi haklarıyla, o kadar uyumlular ki birbirleriyle...

27 Haziran 1922 yılında kurulan Adige Cumhuriyeti, coğrafik konumu itibariyle Rusya'nın güneyinde, Karadeniz'in kuzeyinde, Kafkasya sıradağlarının eteklerinde yer alıyor. 7.8 bin kilometrekare büyüklükte toprağı var. Toplam nüfusu ise, 450 bin. Üç büyük şehrinden en büyüğü Maykop, aynı zamanda cumhuriyetin başkenti. Topraklarının yüzde 44'u ormanlık ve yemyeşil bir coğrafyası olan Adige Cumhuriyeti, 1992 yılına kadar Rusya'nın Güney Eyaletlerinden Krasnodar'a bağlı bir otonom cumhuriyet olarak kalmış. Ama 1992 yılında kendi başına bir cumhuriyet olarak merkezi Rusya Federasyonu'na bağlanmış.

Tuhaf! Sınırlarda engel yok

Adige hakkında bu bilgileri edindikten sonra, buradaki Kürtleri daha da yakından tanıyabilmek için Krasnodar'dan yola çıkıyoruz. Arabanın şoförü Suriye Kürtlerinden Merwan, burada okumuş bir doktor. Bize yolun kenarında onlarca kilometre uzanan su setini göstererek, "Bu bir suni göl. Sovyetler döneminde Amerika'dan daha kaliteli pirinç üretebilmek için yapmışlar. Şimdi de Krasnodar şehri için büyük bir tehlike" diyor. Biraz sonra da, "şimdi Adige Cumhuriyeti'nin sınırlarına girdik" diye ekliyor.
Ne tuhaf! Bir cumhuriyetin sınırlarından başka bir cumhuriyetin sınırlarına hiçbir engelle karşılaşmadan giriyorsun.

Adigey'de Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı köylere doğru yol alıyoruz. Çok fazla geçmeden Mala Kürda'nın (Kürt Evi) bulunduğu Belo köyüne giriyoruz. Binlerce hanelik Kuzey Kürdistan'daki ilçeler kadar büyük bir köy. Merwan 9 yaşlarındaki bir çocuğa, Kürtçe "arkadaşların evi nerede?" diye soruyor. Çocuğun tarifleri üzerine gidip iki katlı, etrafı geniş boş araziyle kaplı "Mala Kürda"nın önünde duruyoruz.

Mala Kürda, buralarda bir nevi Kürt temsilciliği. Devlet Kürtlere ilişkin bütün sorunlarda Mala Kürda'yı muhatap alıyor. Bir yönetimi var ve bu yönetim bir nevi Ulusal-Kültürel Kürt otonomisinin hükümeti gibi bir şey. Bünyesinde siyasal, kültürel ve diplomatik çalışmalar yürütülüyor. Kapıda bizi karşılamaya çıkan Ulusal-Kültürel Kürt Otonomisi'nin Başkanı Xwedêda'yi göstererek, "İşte buradaki başkanımız" diye tanıtıyor bana.

Orada fazla kalmıyoruz, hemen tekrar yola çıkıyoruz. Bir taziye evine gidiyoruz. Ayni Kürdistan'dakine benzer bir ortam. Hatta daha orijinal. Kafalarındaki kofileri ve renga renk yöresel giysileriyle ağıt yakan kadınlar, içimi burkuyor. Yıllardır sürgün yaşamda çekilen acıların hepsi ağıtlarda bir örgüye dönüşüyor ve değişik ezgilerle söylenerek yürek parçalıyor. İç içe oturan renk cümbüşü elbiseleri içindeki kadınların bulunduğu odadan yükselen ağıtlarda, nakış nakış işlenmiş bir tarih serüveni dile geliyor. "Destê romê" diye başlayıp, son sürgünlüğü anlatan efsanelerle biten bir serüven. Ağıttan anlıyorum ve taziye evindeki tablo bir manzara oluşturuyor gözlerimin önüne.

'Bu insan bizim kimligimiz'

Orta Asya'dan yeğenleri gelmiş ölen kişinin. Ukrayna'dan kızı, Ermenistan'dan ise torunları. Nasıl olmuş da bu kadar dağılmışlar... Önce 1925'lerde Türkiye'nin baskılarından kaçarak Karabağ-Laçin taraflarına gitmişler, üç sene sonra oradan Ermenistan Gilîdag bölgesine gitmişler. Oradan da Stalin tarafından 1936-37'de Orta Asya'nın değişik yerlerine sürgün edilmişler. Stalin'in ölümünden sonra tekrar bir kısmı geri dönerek 1988 yılındaki sürgüne kadar Ermenistan'da yaşamaya devam etmişler. Sovyetlerin yıkılış surecinde bir kısmı Azerbaycan, bir kısmı da Ermenistan'ın baskılarından kaçarak Adige'ye gelmişler. Her gittikleri yerde bir parçalarını bırakmış, izleri silinemeyen acılar yaşamışlar. Şimdilik yüreği yanan kadınların ağıtlarında, bir bir söze dökülüyor bütün bu yaşananlar.

Diğer odada koyu sohbete dalmış yaşlıların cemaatine girmemle birlikte yıllar öncesine gidiyorum bir an. Yüz yıllık sürgünlük ve katedilen on binlerce kilometrelik yollar hiçbir şeyi eksiltmemiş geleneklerinden. Siyaset tartışılıyor çok saf ve temiz bir Kürtçe ile erkekler cemaatinde.

Hayret, diyardan diyara sürgün edilen bu insanların umutları hala dipdiri. Nedir bunun sırrı diye düşünüyorum. Düşüncelerimi aydınlatan sözler, cemaatteki yaşlılardan birinin ağzından dökülüyor; "Buraya ilk geldiğimizde herkes hangi halktansınız, Kürtler de kim diye soruyorlardı. Ama simdi bütün herkesin adından en çok bahsettiği halk durumuna geldik" diyor.

İlginç bir direniş ruhu var bu Kafkas topraklarında. Direnenlere büyük bir sempati duyuluyor. Direnen bir halk gerçekliğine ulaşan Kürtlere de, öncesinde fazla tanınmadıkları halde, büyük bir sempati gelişmiş. Bir ara, Öcalan'ın cepte taşınan resimleri Kürtlerin polis kontrolünden geçmelerine yetiyormuş. Tecrit üzerine tartışırken, cebindeki Öcalan resmini çıkaran yaşlı bana hitap ederek konuşuyor; "kimliğimiz de, pasaportumuz da bu insan! Türkler şimdi onu da bizden almaya çalışıyorlar. Kürt halkı buna izin vermeyecektir" diyor. Beni sevindiren duygularla ve bir de kafamdaki birçok yeni soruyla ayrılıyorum taziye evinden.

Ruslar, Çerkesler, Ermeniler, Almanlar...

Buradaki Kürtlerin büyük bir bölümü 1988-89 yıllarında Ermenistan'dan buraya gelmişler. SSCB'nin yıkılış sürecinde gelişen milliyetçilik akımının geliştirdiği Ermeni milliyetçiliği, Ermenistan'da yaşayan Kürtlerin bir bölümünün göç ederek buraya gelmesine sebep olmuş. Diğer kısmı ise, Kazakistan, Kırgızistan ve Azerbaycan gibi yerlerden ekonomik nedenlerle gelip buraya yerleşmişler. Toplam 5 bini aşkın bir nüfusla burada, daha çok Maykop şehrine bağlı Sadov, Bêjêduxabil, Nazarovka, Bêlo, Praprajensk köylerine yerleşmişler. Aynı köylerde sadece Kürtler yaşamıyor. Her biri bir ilçe büyüklüğündeki bu köylerde Ruslar, Çerkesler, Ermeniler, Gürcüler ve Almanlarla birlikte yaşıyorlar. Almanlar 2. Dünya Savaşı'ndan sonra buralarda kalmışlar.

Bêlo köyünde sokaktan geçerken, gelip gecen arabalara kendisince trafik polisliği yapmaya çalışan bir yaşlıya ilişiyor gözlerim. Kendi evinin önünde, üzerine geçirdiği askeri renk eskimiş elbiselerle, gelip geçen arabalara değişik biçimlerde işaretler veriyor. Yaşlının Alman olduğunu söylüyor yanımdaki Delil. Bir dönemler Almanların uçak mühendisiymiş. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra burada yaşamaya başlamış...

Kürtlerin aynı köylerde birlikte yaşadıkları halklarla oldukça uyumlu oldukları belirtiliyor. Konuştuğumuz Ulusal Kültürel Kürt Otonomisi'nin Başkanı Xwedêda Ehmed, halklar arasında rahatsızlığı yansıtan herhangi bir duruma fazla rastlanmadığını belirtiyor.

Sokaklarda birlikte oynayan Kürt, Rus ve diğer halklardan çocuklar kendi dillerini birbirlerine de öğretiyorlar. Aynı okullarda okuyor, aynı sokaklarda aynı oyunları oynuyorlar. Her biri bir halklar bahçesi olan köylerde bir de çocukların bahçesi var. Daha içten ve daha hesapsız çocukların kendi aralarındaki ilişkileri.

Kürtlerin bulunduğu her köyde Ulusal Kültürel Kürt Otonomisi'nin alt komiteleri var ve bunlar aynı zamanda kendi köylerinin yönetim mercii görevini de görüyorlar. Köy muhtarları, polis ve devletin diğer kurumlarının Kürtlere ilişkin sorunlarda başvurduğu merci işlevini de gören bu komiteler, seçimde halkın oylarıyla belirleniyor.

Adigey'nin verimli toprakları

Bura halkı tarım ve kısmen de hayvancılıkla uğraşarak geçimini sağlıyor. Adige'nin oldukça verimli olan topraklarında daha çok kabak ekiliyor. Kürtler buraya gelmeden önce daha çok lahana, patlıcan ve mısır ekiyorlarmış. Kürtlerin buraya gelmesiyle kabak ekimine de başlamışlar. Diğer halklar da Kürtlerden öğrenmişler kabak ekimini. Naylon çadır açarak içinde soba kuruyorlar ve hazırlanan tezgahlarda kabakları ekiyorlar. Havalar ısınıncaya kadar kabaklar bir karış kadar boy vermiş oluyor. Mevsim koşulları dışarıda ekime hazır olduğu zaman da toprağa ekerek çok erken ürün alıyorlar. Kabaklar toplandıktan sonra ise ikinci defa sebze türü şeyler ekiyorlar. Kürtlerin geliştirdiği kabak ekimi yöntemi çok daha karlı olduğundan diğer halklar da Kürtler gibi kabak ekmeye başlamışlar.

Yüzleri Kürdistan'a dönük

Gözleri hala Kürdistan yollarında ve yüzleri hala Kürdistan'a dönük buranın Kürtlerinin. Kendimce, "hepsi buralarda ev-bark sahibi olmuştur, muhtemelen buralarda yaşamayı artık kanıksamışlardır" diye düşünüyordum. Düşündüklerimin, oradaki Kürtleri tanıdıkça doğru olmadığını daha iyi anlıyor ve görüyorum. Gözleri hala Kürdistan yollarında ve hep bir gün kendi öz topraklarında bunun koşullarının yaratılacağı günleri bekliyorlar.

Bir kaç defa sürgün yaşadıkları için kendilerine hiç kalıcı gözüyle bakmıyorlar buralarda. Konuştuğum bazı yaşlılar Kürdistan'a akrabalarını ziyarete gideceklerini söylüyorlar. Aralarındaki sohbetlerden, ömrünün sonuna gelen bu insanların son nefeslerini kendi topraklarında vermek umuduyla gitmeyi tasarladıklarını anlıyorum. Başkalarının topraklarında gömülmek istememe hissi, dehşet bir şey, "her bir ölümüzün kabri başka bir yerde" diyor biri. O kadar çok şey yaşanmış ki, kelimelerin anlatmakta yetersiz kalacağını çok iyi biliyorum.

Bütün bunlara rağmen dil ve kültürlerini önemli oranda korumuşlar. Kuzey Kürdistan'da dahi unutulmaya yüz tutan birçok kültürel motif o kadar safça korunmuş ve günümüze ulaştırılmış ki, şaşırmadan edemiyor insan. Kadınların giydiği yöresel giysileri görmek bile yetiyor böyle düşünmeye. Ama kendini koruma refleksinin dil ve kültürünü koruma gibi olumlu sonuçları yanında, yol açtığı olumsuzlukları da var. Kendini koruma refleksiyle geleneksel bazı kültürel öğeler birleşince toplumsal gelişme diyalektiğinde kendine has bir seyir ortaya çıkmış. Kız çocukları sadece bir düzeye kadar okutuluyor. Ondan sonrası fazla okutulmayarak erkenden evlendiriliyorlar. "Niye" diye sorduğumuzda ise, "Erkenden evlendirilmez ve okurlarsa yabancılarla kaçabilirler" deniliyor.

Her şeye rağmen kadının gözle görülür bir etkisi var yaşamın tamamında. Adige Kürtleri Müslüman olmalarına rağmen dini vecibelerin çok fazla yeri kalmamış yaşamlarında ve bu kadının durumunda da gösteriyor kendisini. Hem üretimdeki aktifliği ve hem de oldukça doğal yasam özellikleriyle davranışları ziyaret ettiğimiz bütün evlerde dikkatimi çekiyor.

Burada da bütün eylemlerde kadınların en önde olduğu tartışmasız bir gerçek. Mala Kürda'da KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'a yönelik tecrit politikasını protesto amaçlı eylemleri kadınlar gerçekleştiriyor. 70-80 dolayında kadın, kafalarındaki etrafı gümüş pullarla süslü kofileri, kıvrım kıvrım biçimler vererek kofilerinin üzerine sardıkları saç örgüleriyle bir tarihi taşımışlar günümüze ve Kafkasların bu asi topraklarına.

HALKLAR CUMHURİYETİ'NDE KÜRT İZLERİ

Qasımlo Gımgım

Özgür Politika Gazetesi

4 Eki 2009

03 Aralık 2013 Salı Saat 14:57
saim

Bu gün barış isteyen ama zamanında Bağımsız Kürdistan diyen dostlarımızın suçunu mu sorarlar insanlar bize? Zamanında bizi yönlendirdikleri suç yada suçlu konuma düşmelerimizin hesabını mı?.Çerkesler bir suça eğer ortak olduysa bir zamanlar ,bu suça sessiz sedasız ortak olanlar mı bize soru sorarlar onuda anlamadım açıkcası.Armutla ağız ilişkisini kurarken araya giren başka doğa canlılarını sorgulamak yerind ve zamanında cesaret edememiş dostlarımız mıdır bize soru soranlar,bunu da anlamak zor gerçekten.Armut pişene kadar siz neredeydiniz desek bazı dostlara çokmu olur bu soru?Belki de tüm bu karşılıklı soruları bir daha sorgulamak gerekir.Kim bilir?Selamlar…

27 Mart 2013 Çarşamba Saat 02:03
Melih ATA

Yazınızdan daha üç gün geçti. Birileri duydu sizi ama sayın yazar, Çerkesler hala yoklar. Bunda devlet, hükümet, Türkler, Kürtler derken, sizce Çerkeslerin bu olanlarda hiç mi suçu yok. Armut düş, ağzıma düş hikayesi gibi.

http://www.internethaber.com/iste-erdoganin-akil-adamlar-listesi-516045h.htm

26 Mart 2013 Salı Saat 11:26
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net