

Paşa ile arasıra değişiklik yapıyor, bazı akşamlar yakınlarda arasıra açık olan küçük bir lokantada, Abhaz usulü yapılmış fasülye ezmesi ile peynir kızartması yiyorduk.
Bir gün büyük binadaki yemek salonundayken, yanımıza genç bir kız geldi ve elini uzatıp tokalaştıktan sonra kendisini tanıttı:“Hoş geldiniz, benim adım Nuran, Düzce’den üç ay önce geldim buraya.”
Nuran yanımıza oturdu ve bir süre sohbet ettik. Kendisi kumral, dalgalı saçlı ve yüzünde çiller olan bir insandı. İlk görüşte olumlu bir enerji saçan, ısınılan sempatik insanlardandı.
“Ben gönüllü hemşire olarak çalışıyorum. Benim gibi Türkiye’den gelen bazı arkadaşlar da aynı şeyi yapıyorlar.” dedi.
Nuran, buraya gelebilmek için okulunu dondurmuştu. Abhazca öğreniyordu, bu dili öğrenmenin çok zor oldugunu bize birkaç kez söyledi.
Daha sonra kendisiyle sık sık karşılaştık, bize her zaman yardımcı oluyordu.
Ertesi gün devlet yetkilileriyle görüşmek için araştırmalarda bulunduk. Sohbet ettiğimiz Türkiyeli bir Abhaz şöyle dedi:“Devlet ile halkın ilişkisi, burada Türkiye’de olduğundan farklıdır. Sıradan vatandaş, bakanın odasına girerek, onunla görüşme yapabilir. Çocuklar, cumhurbaşkanının evinin bahçesine girerek, erik ağacından meyve yerler.”
Devlet ve halk ilişkisi en azından o zamanlar böyle idi.
Daha sonra kentte biraz dolaştık. Kent küçüktü, savaşın izlerini taşıyordu. Burası da Gürcistan işgaline uğramış, fakat daha sonra direnişle Gürcistan askerleri Sohum’a kadar püskürtülmüştü.
Kent merkezinde savaşa gidenlerin, dönenlerin, Türkiye’den gelenlerin uğradığı kafeteryaya benzer bir yer vardı. Oraya gittik ve insanlarla sohbet etmeye başladık. Düzce’den gelmiş kızıl saçlı, orta yaşlı bir Abhaz gülerek tipik şivesiyle şöyle dedi:
“Var var, birşey var bu direnişin arkasında. Adamlar dört tüfekle koca orduyu dize getiriyorlar.”
“Allah yardım ediyor.” dedi oradan birisi.
Kızıl saçlı kafasını olumsuz anlamda iki yana doğru sallayarak,
“Yok yok Allah değil, başka bir şey var bu olayın arkasında. Ama henüz ne olduğunu ben de bilmiyorum.” dedi.
Kafeterya kahve içiyorduk, kahve küçük fincanlarla içiliyordu; biraz acı ve çok sertti. Yine de sigara ile çok iyi uyum sağlıyordu.
Burada savaştan dönen ve yeniden savaşa gönderilmek için bekleyen, elinde kalaşnikofla bir o yana bir bu yana dolaşan askerler vardı. Bunlardan birisi de Türkiye’den gelmiş olan Ahmet idi (Bu kişinin adını değiştirdim). Bu kişi, yıllar sonra Avrasya gemisini kaçıracak olanlardan birisiydi. Ahmet ile her gün rastlaşıyorduk, elinde kalaşnikofu ile dolaşıyor ve bize,
“Yarın cepheye gidiyorum.” diyordu.
Akşam hava kararmadan önce, deniz kenarında iskeleye doğru yürüdük. Tam bu sırada seri halde silah sesleri duymaya başladık. Tabancadan çok, kalaşnikof sesine benziyordu:
“Ta ta ta ta ta ta!”
“Yere yatın, yere yatın!” diye türkçe bağırdılar.
Orada iskelede, hepimiz yere uzandik ve bekledik. Bir süre sonra silah sesleri sona erdi, artık herşey sakin görünüyordu. Savaşta yaşamak işte böyle birşeydi. Bir yandan günlük hayat devam ederken, birden sahile vuran dalgalar gibi savaş yanınıza kadar geliyordu.
Ertesi gün, devlet yetkilileri ile görüşmek için Gudauta’ya gitmeye karar verdik. Bu amaçla kaldığımız binanın önünden otostop yaptık. Yarım saat kadar sonra bir araç durdu. Bu bir Lada idi. Bindik ve el işaretleriyle anlaşmaya çalıştık. Adam, bir milletvekili idi ve Gudauta’ya gidiyordu. Anladığımız yalnızca buydu.
Gudauta’ya ulaştıktan sonra dışişleri bakanı ile görüştük. Bizim geleceğimizi biliyorlardı, Gagra’dan haber verilmişti. Bize türkçe bilen bir Abhaz çevirmenlik yapıyordu. Bakan, bize çok sıcak davrandı, ellerinden gelen yardımı yapacaklarına söz verdi ve savaş suçları ile ilgili devlet arşivindeki bazı materyalleri gösterdi. Barışın gerçekleşme olasılığı üzerine konuştuk. Gürcü savaş esirlerini ziyaret etmek ve onlara nasıl davranıldığını da görmek istiyorduk. Kendisi, hastaneyi ziyaret ederek, bunu kendi gözlerimizle görebileceğimizi söyledi. Bu konuda talimat verecekti.
Daha sonra yine Türkiye’den gelmiş bazı insanlarla tanıştık. Bir süre birlikte dolaştık. Bunlardan birisi de, yazar olduğunu söyleyen İstanbul’dan gelmiş bir kişiydi. Biraz havalıydı, yazar modunda idi. Kendisini çok önemli birisi gibi sunuyordu. Bir eliyle sakalını okşayarak ve etrafındakilere tepeden bakarak; “Ben cepheye giderek savaşmak istedim. Ama burada bana ‘Sen bizim çok değerli biricik yazarımızsın, seni cepheye gönderemeyiz, bize lazımsın’ dediler.” diyordu.Oysa gerçekte yazar, tiyatrocu, sinemacı ve birçok sanatçı Abhazyalı ölmüş ya da cephede savaşıyordu. Bu tavrını görünce, biraz mesafeli durduk kendisine, pek fazla yaklaşmadık.
Devam edecek...
Merhaba Ozgur, Gecba Cemal, Melgos Suat, Saim, Ilginiz için tesekkurler. Evet Ozgur, o zamanlar halklar arasinda daha bir yakin bir iliski ve dayanisma vardi. Adige halki da bir gun kendi yolunu çizecek ve ozgur Çerkesya ideali yolunda yuruyecektir diye dusunuyorum. Bu uzun soluklu bir mucadeledir. Sevgiler ve selamlar
24 Mart 2012 Cumartesi Saat 18:40Erol abi siz bu notlarınızı kitap haline getirseniz epey okuyucusu çıkar diye düşünüyorum. 20 sene önce 8 yaşındamışım.
Abhazya savaşı- Çeçen savaşı tam 20 yıl önceydi.
Sonrasında bir kuşak yetişti ve hep şunu duydu ''biz Çeçen savaşında Abhaz savaşında beraberdik'' e peki sonra?
Çerkes halkı bu savaş-dayanışma ruhunu kendi varolma bilinciyle karıştırdı.
Çerkes-Adıge halkı şimdi yalnız. Türkiye de yaşayanlar ipotek altına alınmış bilinç kaybıyla örgütlenemiyor. Bir türlü silkinip kendi yolunu çizemiyor. Yani anlıyacağınız Erol abi Çerkes halkı 20 yıl önce yardımlaşma gösterdiği Kafkas kardeşlerinin rehinesi olmaktan yeni yeni kurtuluyor duygusal anlamda. Çerkesya söylemini çok değerli bulmamın en önemli nedeni bu işte. Bir halk olduğumuzu ve bir ülkemiz olduğunu bize hatırlattığı için. saygılar. sevgiler Bursa'dan.
Gerçekten ilginç yazıyorsunuz, hoşuma gitti desem yalan olmaz. Sakallı konusunda benimde bazı tahminlerim var doğrusu ama bende kalsın..
Aynı şekilde benim Adigey ziyaretimde gelmişti başıma bazı olaylar. Kitap kurdu olan ve beraber gezmeye götürdüğüm arkadaşım 1 çuval kitap alıp onuda yanımızda Türkiye ye getirmeye çalışınca Tuapse de ki kontrol noktasında 4 saat kadar bekletilmiştik, ve bu arada kitaplarımız, valizlerimiz kontrol edildi tek tek. Tabi siz bu 4 saatin nasıl geçtiğini canlandırabilirsiniz hayalinizde, binbir çeşit fikir dolaşıyordu beynimizde, ve ne olacağını bilemiyorduk, gemiyi de kaçırmıştık zaten:) ama arkadaşlar bize rahatsızlık verdikleri, ve yanlış anlaşıldılarsa özür dileklerini ifade edip bizi bıraktılar. Yanımızdaki Adige taksiciyle beraber uzaklaştık oradan. Şimdi düşündüğümde mazideki hoş hatıralar olarak görüyorum bu tip olayları.
