

Unutmadığım! Artık, neye, kime, kimlere ve nereye ait olduğum. Önceliğim de, sonralığım da bu. Fakat “ait olduğum”un geleceğinde ve karar süreçlerinde, halkımız kadar, dünya, uygarlık, insanlık ve hatta tesadüfler bile var. İşte bütün bu etkenlerin toplamından “Kader” dediğimiz olgu çıkacak ortaya.
Önceki sabah gazetemin, dış haberleri veren sayfasının kıyı köşelerine gizlenmiş bir haber dikkatimi çekti. Genellikle başlıkları okuyup geçen ve spor sayfalarında zaman harcayanların tersine, okuduğum gazetenin her sayfasına ve başlığına en azından şöyle bir göz atar, önemli olanları, önemsizlerinden ayırır ve ayrıntıları da hiçbir şekilde ihmal etmeden okurum. Zira gerçeklerin çoğu zaman haber başlıklarında ve flaş haberlerde değil, satır aralarında ve dipnotlarda olduğunu bilirim.
Kaldı ki haber başlıklarına taşınmış ve flaş olmuş haberin, her zaman dünyada yaşayan kesif çoğunluk yani 6.999.milyon insan için okutulmak üzerine tasarlanmış, ısıtılmış ya da soğutulmuş (aslında belki de bayatlatılmış) haber olduğunu düşünürüm.
Her zaman, insanlık içinde, dünyayı yönetmek ve yönlendirmek konusunda ustalaşmış bir elitin olduğunu bilmeyecek ne var!
Biraz gerçekçi düşünmek bu tür bir sonuca ulaşmak için yeter de artar bile. Dünyada kabaca bir milyon kişi, elit azınlık olmakla birlikte, nitelikli bir çoğunluk gibi hareket etmektedir.
![]()
Gazete haberlerinin arasına sıkışan haber şuydu; Rusya, Ulyanovsk kentindeki bir hava üssünü, Afganistan'a ikmal için ABD tarafından kullanılmasına izin vermeye hazırlanıyordu. Tarihin bir cilvesi midir bu? Ulyanovsk kenti, adını, Sovyet Devrimi'nin lideri Lenin'den alır. Ulyanovsk, asıl adı Vladimir İlyiç Ulyanov olan Lenin'in doğum yeriydi. Daha önceki ismi Simbirsk olan kentin adı, Lenin'in ölümünün ardından 1924 yılında değiştirilmişti.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, bu konudaki anlaşmayla, ABD ve diğer NATO üyesi ülkelerin, Ulyanovsk'taki hava üssünü Afganistan'a askeri kargo ve asker transferi noktası olarak kullanmasına izin verileceğini söyledi. Gözlerimle görmesem inanmazdım! Hayır! Artık hiçbir şey, hiçbir şey şaşırtmıyor beni. Hele son yıllarda yaşadıklarımız, gördüklerimizden sonra!
Associated Press'in haberine göre, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, anlaşmanın RF. Hükümeti bakanlar kurulunda ele alınacağını belirtti. Lavrov, anlaşmayı savunarak, NATO'nun Afganistan'daki başarısının Rusya'nın ulusal çıkarlarına hizmet ettiğini söyledi. İlginç değil mi?
Moskova yönetimi daha önce başta ABD olmak üzere NATO üyelerinin, Afganistan'a ikmal için hava koridorlarını ve demiryollarını kullanmasına da izin vermişti.
Kısaca yakın tarihe şöyle bir bakarsak, Sovyetler, 1979'da Afganistan'ı işgal etmiş ve buna karşılık, Rusları bu ülkeden çıkarmak için savaşan Afgan mücahitlere başta ABD ve NATO olmak üzere tüm Batılı devletler yardımcı olmuştu. Bu kritik dönem içinde dünya, savaşın eşiğine kadar gelmiş, ancak sadece Afganistan’da çok kan dökülmüştü. 10 yıl süren savaş sonrasında ise Ruslar, Afganistan'dan çekilmek zorunda kalmıştı.

Şimdi geldiğimiz noktaya bir bakın hele! SSCB’nin şahsında Rusya’ya karşı Mücahitler’in yanında ve ardında neredeyse savaşa giren ABD ve Nato, bir şekilde Afganistan için Rusya’nın üslerini kullanma noktasına kadar gelmişti.
Peki bu noktaya nasıl varıldı? Bu konu başka bir yazı konusu, onu geçeceğiz. Fakat güncel reel-politik ve stratejik açıdan biz, kendi konumuzu irdelemeye çalışacağız.
Konumuz Çerkesya ve Çerkes halkı!
Çünkü biz dünyada ve tarih içinde bir şekilde markalaşıp, kendine yaşam alanı yaratan ne Rusluğun, ne Amerikalılığın, ne Siyonizmin, ne Türkçülüğün, ne Ümmetçiliğin bizim aklımıza, enerjimize, gücümüze gereksinimi olduğunu düşünmüyoruz.
Bizim aklımıza, gücümüze, enerjimize gereksinimi olan tek ülkenin Çerkesya, tek halkın anayurtta ya da diasporada olsun Çerkes halkı olduğunu düşünüyoruz. Henüz enerjimizin ya da gücümüzün artıp da başka ülke, halk veya ideolojilerine yönelebileceğini düşünemiyorum.. Yetip de artınca, o zaman düşüneceğiz.
Peki neden Çerkes halkı ve ülkesi?
![]()
Son bin yıla Kafkasya ve Güney Rusya bölgesinde damgasını vuran çelişki, Çerkes-Rus savaşı olmuştur. Tahmin edildiğinin çok ötesinde bu çelişki, hem uzun bir süreç, hem de inişli, çıkışlı bir seyir izlemiştir. Çoğunlukla sert çatışmalar gibi görünse de, aslında Çerkesler’in arasından büyükçe dilimleri kopartarak hıristiyanlaştırmayı ve karıştırıp, Slavlaştırmayı, dolayısıyla Kozaklar olarak da örgütlemeyi başaran Rusya, giderek büyümüş ve çevresinde ki önemli güçleri ya uydu yapmış, ya yutmuş ya da nötralize ederek büyük bir imparatorluğu adım adım yaratmıştır.
Tarihin, genetiğin, antropolojinin ve bir çok bilimsel disiplinin eldeki verileri artırarak bize sunduğu bilgiler, giderek bu gerçeğin altını daha kalın harflerle çizmektedir.
Çerkes-Rus savaşları ve çelişkisi aslında bir de görülmeyen taraflarına bakıldığında, Çerkesler’den eksilen ve Ruslar’ın hanesine yazılan çok sayıda temel olaya işaret etmektedir. Bütün bunları tek tek sıralamak mümkün değildir. Fakat bir fikir vermesi için kısaca değinirsek, Kuban’ın hemen kuzeyinden başlayarak, Ukrayna içlerine, Don’un kuzeyine kadar varan geniş sahalarda, buranın yerli ahalisini oluşturan ve zaman içinde bu geniş bölgeyi doğudan gelen İrani ve Türki kavimlerle paylaşmak zorunda kalan Çerkesler’in bir kısmı, dengeleri kendi leyhlerine çevirmek amacıyla yeni gelişen Rus devleti ile askeri ve yönetsel işbirliğine gitmeleri, denge gözeteyim derken, bütün dengelerin Rus Çarlığı leyhine gelişmesi, Çerkesya’nın giderek küçülmesi ve Çerkes halkının ulusal bütünlüğünü sağlayamamasını ve uluslaşmasını geciktirmesine sebebiyet vermiştir. Bu dönemi X. İle XVII.yy. başları arasına koymak ve kaydetmek gerekmektedir.
Son dört yüz yıl içinde ise kuzey topraklarının neredeyse tamamını kaybetmiş Çerkesya’nın, bu kez batısında, kısmen sahil şeridinde Osmanlı’nın, doğusunda ise kısmen ovalık bölgelerde Rusya’nın etki gücü, aynı dilin farklı lehçelere evrilmesini ve Müslümanlığı seçmiş bulunan halkın, ikinci kez ulusal bütünlüğünün zedelenmesine yol açmıştır.
Sonuç itibarıyla tarihsel Çerkesya’nın son bin yılında, Rusya’nın rolü daima küçültücü olmuş ve Çerkesler’in içinden çıkan bazı grupların askeri başarıları tüm Rusya çevresinde Çarizm’in gelişmesine eklemlenmiştir. Bu farkında olmadığımız fakat acı bir gerçektir. Ana Kozak omurgası, Çarizm’in vurucu ve öncü gücü olmuş eski Kasog Süvari alaylarıdır.
Önemli sayıda Çerkes soyları da, ta binli yıllarına başından itibaren –Çerkes prensi Reded’den beri- Rusya’nın önemli soyları arasına karışmış ve Rusya devletinin temel harcı arasına karılmıştır. Tabi Türk, Tatar, Moğol, Fin, Macar, Leh gibi bir dizi halklar gibi Rusya’ya eklemlenerek….
Çarizm’in bu başarısı, sadece Rusya’nın güney sınırlarında değil, her yönde tekrarlanan bir olgu olarak tarihe geçmiştir. Rusya’nın başarılarının altında yatan temel etmen, kurulan “İttifaklar”dır. Tüm kurulmuş dostluklar Çarizm ideolojisine hizmet etmiştir. Bu tarihsel gerçekler bu zamana kadar genellikle ya görülmezden gelindi ya da fark edilmedi.

Çatışma ve çelişki gibi görünen ilişkilerde bir nevi “Sevgi-Nefret” döngüsü de vardır! Ne kadar reddedersek edelim, bu böyledir. Halklar çok zaman düşmanına da sevgi ile bakmaktadır. Peki bu psikiyatrik bir durum mudur? Neden olmasın!
Psikiyatride Stokholm sendromu diye bir terim vardır. Stokholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatır.
Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, adını 1973 yılında İsveç'in başkenti Stokholm'de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.
Stokholm sendromu birçok rehine olayında yaşanmıştır.
Özellikle kendi ülkelerinde tutsak yaşadığını düşünen halklarda rastlanan aynı psikolojik durum bir tesadüf olmasa gerek. Kişisel olan, toplumsal da olabilir.
![]()
Dostluk, düşmanlık, rekabet, paylaşım, ittifak, cepheleşme, tüm bu terimler bize “Savaş Stratejilerini” anımsatır. Fakat hiçbir şey görüldüğü gibi değildir. Hani yazımızın başında dedik ya “Halkın büyük çoğunluğunun okuyup, öğrendikleri, yönetici elitlerin çoktan bilip, halka servis etmek üzere tasarladıkları, gecikmiş bilgilerdir!”
Zira gecikmiş bilgi, işlenmiş ve hammadde özelliğini yitirmiştir. Zamanlaması itibarıyla ancak halkın bilmesi gerektiği zamanda, kendisine ulaştırılmıştır.
Oysa çağımız enformasyon çağı: Bilgi çağıdır. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, insanlar arasında, sert rekabet koşulları içinde, en erken bilgiye ulaşabilenin kazandığı ya da en azından avantaj sağladığı bir dönemden geçiyoruz. Kısaca bilgi, ısıtılıp, soğutulduktan sonra değil, zamanında, en erken ve doğrudan ulaşıldığında değerli.
Biliyoruz ki yapılan her işte, mekan, yöntem, plan, obje ve suje kadar, zaman da önemlidir. Hatta belki en önemlisidir. Yapılan işin doğru yerde, doğru kişilerle, doğru yöntemler ve araçlar kullanılarak yapıldığı kadar, zamanlaması da önemlidir. Yanlış yerde yapılan, doğru işlerin başarı şansı ya çok zayıftır ya da yoktur.
Timing hatası affetmez ve muhtemelen kaybettirir.
![]()
Son on yılda tırmanışa geçen Çerkes Aktivizmi ve “Birleşik, Özgür, Demokratik Çerkesya” hareketinin önünde, sonucu belirsiz girişimler de bulunmaktadır… Sonucu olumluya evrilmek de olanlar da...
Kimsenin elinde sihirli değnek yoktur. Hiçbir şey hemen, dosdoğru ve istenen biçimde gerçekleştirilemez. Tüm yapılanlar içinde bir kısmı hedefini bulacak ve doğru isabet kaydedecek, bir kısmı da hedefini bulamadan, ıskalanacaktır.
2011 yılında Tiflis’in Çerkes Soykırım ve Sürgününü resmen kabulü, Rusya için çok önemli bir tarihsel kırılma olmakla birlikte, Çerkesya ve Çerkesler için büyük bir ivmedir. Boğulmak ve dünyayı terk etmek üzere olan bir halkın, en dipte ki zemine vurduğu sıkı bir tekme ve su yüzeyine doğru çıkış için bir zaman ve fırsat kazanmasıdır.
Çerkesler için oldukça duygusal bir durum. Tüm bu olaylar, cerayan ediş biçimi itibarıyla, beklenmedik olayları ve gelişmeleri katlayarak, arkasından yeni süreçleri önümüze getirmektedir.
Bakın ki tarihte Gürcistan, Çerkesya ulusal bağımsızlığını yitirirken, Rus Çarlığı tarafından çok önemli bir atlama taşı olarak kullanıldı. Sonra Abhazya’nın, Gürcüstan’a karşı verdiği savaş esnasında Çerkesler çok önemli roller oynadılar. En sonunda Gürcüstan, Rusya’nın Soykırım ve Sürgünden suçlu olduğunu en yüksek düzeyde kabul ederek, Çerkesya’ya el vermiş oldu.
Tarihte, kader de böyle bir şey işte. Hiç hesaplanmadık, görülmedik, duyulmadık işler, sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Soykırımın Tiflis tarafından kabulü de, dünya da gelişen politik konjonktürün Çerkesler’e tandığı bir fırsat olarak tarihe yazılmış oldu. Fakat bundan sonra ki gelişmeler ne düzeyde seyredecek? Ya da Çerkesler bu fırsatların üzerine daha olumlu adımlar atarak, ülkeleri için en iyisini başarabilecekler mi? En önemlisi soykırımı uygulayan, suçunu açıklıkla kabul ederek, mağdur(Çerkes)ların mağduriyetini giderecek mi?
![]()
Şiir yazmak için bazen masaya otururken, neyi yazacağımı, nasıl dizeleri konumlandıracağımı düşünürüm. Eskiden –acemi ve deneyimsizken- en son söyleyeceğim, genellikle aklıma, yüreğime, bir şekilde en önce gelirdi. İlham derdim, peri derdim. Fakat zamanla o peri, içimde ki bir melekeye dönüşte. Bazen olur olmadık sonuçlarla karşılaşacağımı kestiriyor olsam da, şimdilik istatistik gibi bazı olasılıklarla ilgili disiplinlerden faydalanmayı tercih ediyorum. Geleceğe yönelik öngörü ve çıkarsamalar da bulunmaya çalışıyor, A planının yetmediği yerde B planını çıkartmaya çalışıyorum.
Bugün yazdığım şiirin adını en başta yazmıyorum. Şiir geliştikçe, büyüdükçe, rüştünü ispatlıyor ve belli bir olgunluğa eriştikten sonra söyleyeceklerime noktayı koyuyorum. Böylelikle şiirin adı da kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor.
Kimi zaman kendimi Prens Reded gibi hissediyor, kimi zaman kendimi Rus ordusu saflarına geçmiş torunlarının yerine koyuyorum. Çerkesya’nın koyaklarında, bedenimi çeşitli yerlerden kesmiş kılıçların açtığı yaralardan, ırmağa sızarken kanım, çocuklarımın kim bilir hangi düşmanın çocuklarıyla evlenip yuva kuracaklarını merak ediyorum!
Zira böyle sınırlarda dolaşıp, keşif yaptıkça, düşündüklerimin dışında kalan düşün(e)mediklerimi de tanımaya, anlamaya çalışıyorum. Doğrumu, yanlış ile tartabiliyor ve kendime karşımdakinin de gözüyle de bakabilme fırsatını yakalayabiliyorum.
Ben de bir insanım, mert ve korkak, gerçekçi ve hayalperest, dost ve düşman, iyi ve kötü, her şeyin bir yeri, her değerin bir karşılığı var içimde. Tüm o şeylerin sınırları içinde, kendim de gidip geliyorum.
Kimi zaman yuvarlanıyor, uçurumlardan aşağı organlarımı döküyorum. Kimi zaman kanatlanıp, göklerde bir kartal edasıyla havalanıyorum.
Unutmadığım! Artık, neye, kime, kimlere ve nereye ait olduğum. Önceliğim de, sonralığım da bu. Fakat “ait olduğum”un geleceğinde ve karar süreçlerinde, halkımız kadar, dünya, uygarlık, insanlık ve hatta tesadüfler bile var. İşte bütün bu etkenlerin toplamından “Kader” dediğimiz olgu çıkacak ortaya.

Hepimizin istekleri, arzuları, tutkuları, hayalleri var. Başardıklarımız da, başaramadıklarımız da, mutlu eden de, etmeyen de, bizlerin yaşamının tamamını oluşturuyor.
“İnsan ürettiğidir.”
Ülkelerin ve halkların kaderleri de, tarihleri de, kişilerinkine benzer. Bir zamanlar Çerkesya vardı, bugün o uçurumdan yuvarlana düşe, parçalara ayrılmış olan işte o! Fakat yine de var demek. Toparlanması da, birleşmesi de, güçlenmesi de hepsi olasılık içinde.
Bugün her olasılığın gerçekleşebileceğini görmeliyiz. SSCB’nin yıkıldığını ve onca ülkenin bağımsızlıklarını nasıl kazandıklarına tanık olduk! Gürcistan’ın parçalanıp, Abhazya’ya Rusya’nın yardım ettiğini gördük! Tiflis’in Çerkes soykırımını resmen, Rusya’ya rağmen tanımasını! ABD ve Nato’nun Afganistan’da, Ruslar’a karşı Mücahitleri desteklediğini! Mücahitlerin arasından çıkan kimilerinin ABD’yi evinde vurduğunu! Otuz yıl sonra Rusya’nın, Afganistan için ABD ve Nato’ya üs vermek üzere olduğunu! Barışmaz dediğimiz Arap-İsrail arasında ateşkes sıklıklarının artmasını!
Den den gider bu örnekler. Gün olur, hesaplanmayan gerçekleşir. Demek olmazlar da olabiliyormuş!
![]()
Gerçeği kabul etmek gerek.
İstediğimiz Çerkesya için, o kadar çok doğal düşmanımız var ki!
Handikap, doğada bu kadar düşmanı olan çok ürer.
Çerkesler ise hızlı üremekten uzun süredir vaz geçmişler. Mutlaka hızla çoğalmalılar.
Ancak o kadar beklemeye Çerkesya’nın zamanı var mı? Yok!
Peki ÇÖZÜM:
1) Çerkes halkı, kendi iç gündemini Çerkesya'nın coğrafyası ile bütünleştirmeli ve diyasporik grupların kendi ulusal yapılarını güçlendirerek, toplumsal/kültürel/dilsel korunma, gelişme ve politik temsil olanaklarını mutlaka yaratmalıdır. Onun için kendi iç çelişkilerinde derinleşmek yerine, sorunlara odaklanarak, birlik ve bütünlük konusunda olumlu adımlar atmalıdırlar.
2) Mevcut demografik durum itibarıyla anayurtta "Bağımsızlık" gerçekleşmesi çok sert koşullara bağlı olduğu için, "Birleşik, Özgür, Demokratik Çerkesya" amaçlandığının altı çizilmeli. Yani Çerkesler’in, Abazalar, Karaçaylar, Ruslar, Kazaklar ve diğer halklarla beraber, birbirlerine saygı göstererek, barış içinde yaşama isteğinde, egemenlik arayışında oldukları vurgulanmalı.
3) Doğru noktada stabilitenin –dengenin- sağlanması için, Çerkesya'ya müdahil olabilecek her gücü "Barış"a ikna ederken, iç güçleri de "Kazan kazan" formülüne çağırmalı.
4) Mücadelemizin genişlemesi sırasında, silahsız, empatik ve demokratik taleplerimiz olduğu açık açık seslendirilmeli. Açık düşmanlık, kışkırtma ve terörün(devlet terörünün de) önü baştan kesilmeli.
5) Çerkesler, gerek anayurt, gerekse de diaspora ülkelerinde gerçekleştirilmesini istedikleri yakın ve uzak hedeflere ulaşabilmek için kurumsallaşma, projelendirme ve uygulama adımlarını atmalı, sabır, kararlılık ve istikrarla ihtiyaçlara yanıt aramalıdırlar. Bunun için, hastanelerden, spor salonlarına, güvenlik şirketlerinden, araştırma kuruluşlarına, ticari şirketlerden, yurtlara kadar gerekli kurumlar aktive edilmeli, toplum hızla örgütlü, sivil ve demokratik bir yapılanma sürecine girmelidir. Bu zamana kadar ihmal edilmiş sosyo-ekonomik düzey iyileştirilmelidir.
6) Her alanda eğitime önem vermek gerekmektedir. Çerkes dili, sanatı, kültürü, khabzesi ve yaşam tarzına uygun, fakat insanlık, evrensel değerler ve uygarlığa da katkı sağlayacak, bilimsel verilerle donanmış yeni kuşakların kesintisiz yetiştirilmesi için vakıf okul ve üniversitelerinin açılması zorunluluğu kaçınılmazdır.
![]()
Hani ne demişler?
Gün ola harman ola!
Gün ola devran döne!
Harmanı ve devranı, elimizi kavuşturup, yan gelip yatıp, uyuşuk uyuşuk bekleyemeyiz…
Şiddeti reddediyor olmamız, silahlı ve yıkıcı olmayı reddediyoruz anlamına geliyor.
Hiçbir şekilde uyanışı, devinimi, çalışmayı, üretmeyi, çoğalmayı, dayanışmayı, halkımız ve ülkemiz için gelişmeye açık düşünmeyi reddettiğimiz anlamına gelmiyor.
Yani o şiddet içimizde, etrafı yıkıp dökmek yerine, yeni bir uygarlık ve insanlık adına, örnek bir ülke ve toplum yaratmak tutkusuyla harekete geçmeli.
Bir bakarsın tohum, ceketine sığmaz ve yırtar geçer, derinlerde kök salar. Sonra bir bakarsın, derinlerden göğe, güneşe, ışığa doğru yükselmeye başlamış…
Bizi bu derinliklerde ve yükselişlerde yalnız bırakmayı düşünmüyorsunuz değil mi?
Bu uzun ve yorucu yolculuk da sadece Çerkesler’e değil, dostlarına da gereksinimiz olacak.
Küçük kardeşimizi kaybettik. Allah razı olsun. Face e biraz ara vermiştim. Şimdi arada girip bakıyorum. Başarılar dilerim değerli kardeşim. İçten selamlar.
19 Mart 2012 Pazartesi Saat 22:24Mehmet Bi! Değerli insan...
Alt yazınız için çok teşekkür ederim.
Sizden bu sözcükleri duymak beni çok mutlu etti.
Uzun süredir sizi face'te göremiyordum.
Gözüm, adınızı ve akıl dolu mesajlarınızı çok aradı.
Bu arada kardeşinizi kaybettiniz, başınız sağolsun.
Biz uzun süren savaşları pek sevmeyiz. Hatta savaşta ölenleri avlularına götürme alışkanlığımız vardır. Onun için uzun yazıları tahminim pek okumayız. Ama; hemen kararı veririz.
Yazınızı zevkle sonuna kadar okudum. Elinize gönlünüze sağlık. Wupsow.
