

Yargı sorunu, bir bomba gibi ülke gündemine düştü. Yargının siyasallaşmış ve doğru düzgün iş göremez olduğu iddiaları gündeme oturmuş bulunuyor. Bir kavram kargaşası, bir Arap saçı durumu, başını almış gidiyor.
Yasama, yürütme ve yargı eleştiri okları karşısında…
Özetlersek, CMK 102 maddeye göre, tutuklu bir kişinin cezasının 2 yıl içinde karara bağlanması gerekiyor, bağlanmadığında yargısı tamamlanmayan kişi hapisten salınacak ve yargılama tutuksuz olarak sürecek. “Özel durumlarda” tutukluyu yargılama süresi 1 yıl daha uzatılabilecek. AB ülkelerinde geçerli olan uygulama böyle.
Ama biz işi ‘kendimize’ benzettik.
CMK 102 maddede, ilgili diğer madde ve fıkralarda muğlak (tam anlaşılamayan) ifadeler var. Hukukçu değilim, hukuk eğitimim de kısa, bir yıl sürdü. Ancak durum ortada:
Yargıtay 9.Ceza Dairesi, durumu kendine göre yorumladı, 2 yıl ile bir yıllık ek uzatmayı topladı ve 3 yıl elde etti, bu 3 yılı da ilk iki yıllık süreye ekledi ve toplam 5 yıl elde etti. Buna göre ağır cezada görülen adi bir dava, 5 yıl içinde, örgütlü suç kapsamına giren bir dava da bunun iki katı bir sürede, yani 10 yıl içinde karara bağlanmalıdır.
Tanınan süreler içinde yargılama tamamlanamazsa, sanık, tutuksuz yargılanmak üzere cezaevinden tahliye edilecektir.
Yasa 6 yıl önce çıkartılmış, yürürlüğe girmesi için de 31 Aralık 2010 tarihine kadar süre verilmişti. Ancak verilen süre içinde, dahası 10 yıl içinde yargılamalar tamamlanamadı.
Normal açıklaması olamayacak bir durum.
Mahkemelerin ve Yargıtay’ın bazı “gerekçeler” öne sürmeleri inandırıcı olmuyor, sevimsiz tahliyeler nedeniyle kamu vicdanı incinmiş durumda.
***
Yasama,Yürütme ve Yargı’nın sorumluluğu
Bu üç erk, yasama, yürütme ve yargı karşılıklı olarak sorumluluğu kendi üstlerinden atmaya çalışıyorlar. Ancak üçü de inandırıcı olamıyorlar.
Adalet Bakanı, yeni düzenlemeler yapma ve yargıç atama konularında engellendiklerini, eski Cumhurbaşkanı Sezer ile HSYK’nın engellemelerde bulunduklarını, bu nedenle istinaf mahkemelerini devreye sokamadıklarını ve yargıç atamalarını yapamadıklarını söylüyor. Doğru.
CHP’nin ılımlı yeni lideri Kılıçdaroğlu da, CMK 102 maddeye, tahliyeleri önlemeyle ilgili ek bir madde konması teklifinde bulunduklarını, ama bunun dikkate alınmadığını, CHP teklifinin Ak Parti oyları ile reddedildiğini söylüyor. Bu da doğru.
Sürtüşme nerelere varmış? Yazık…
Demek ki, grup çıkarı toplum yarının da üzerinde, muhalefetten geliyorsa, akılcı da olsa, öneriler tu kaka. İşte bu kötü.
Sonuç ortada, 185 kişiyi domuzbağı ile bağlayarak, işkence ile ve vahşice katleden Hizbullah Davası sanıkları ve daha bir sürü adi, korkunç cinayetin sanığı şimdi dışarıda, aramızda. Bu durum, tarafsızlığı tartışmalı ve iyice yıpranmış olan yargı kurumunun inandırıcılığını zedeliyor.
Hemen herkes durumdan yakınıyor. Geçmişte solcuya ve demokrat insanlara ceza yağdırmış, idam kararları vermiş, nice düşünür, yazar, şair, müzisyen, ressam ve sanatçıyı süründürmüş olan yargı, şimdi de göz göre göre katillerin salınmaları kararını veriyor. Neymiş, yasa gereğiymiş, iş yükü fazlalığı nedeniyle işleri tamamlayamamışlar. Öğretmenken bize yüzlerce yazılı kağıdı okutuyor, vaktinde notları istiyorlardı. "Yetiştiremedik" deme lüksümüz yoktu.
Yakında Hrant Dink’in katili Ogün Samast da serbest kalabilecek. Zaten “çocuk” avantajından yararlandırılmıştı.
Yargıtay’ın 9.Ceza Dairesi’ne karşın, diğer iki daire elini çabuk tuttu ve kritik davaları karara bağladı. Peki buna da ne demeli?
Sonuçta bir çifte standart sayılmaz mı bu ikili durum? Adil midir bu?
Hapishaneler boşalırsa şaşmamak gerekir. Söz konusu olan insan hayatı.
***
Hükümet ‘yasayı 2005 yılında çıkardık, 31 Aralık 2010’a kadar 6 yıllık bir süre tanıdık’ diyor. İktidar tarafı, bir dava 10 yılda karara bağlanmaz mı, yargı, işine gelen dosyayı çekip 2 saatte karara bağlıyor, diyor. Doğru ve vahim bir durum, üzücü ve eziyet verici.
Artık ne yapılacaksa yapılmalı, yargıçlar sultasına (jürokrasi) bir son verilmeli ve düzgün işleyecek bir yargı reformu yapılmalıdır. Bir davanın 10 yılda karara bağlanamaması hoş karşılanabilir mi?..
Geçmişte kimi yargılamaların nasıl yapıldığını Seyit Rıza ve Erdal Eren örneklerinden biliyoruz. O tür şimşek hızı ve sonucu öncesinden belli “yargılamalar” da bir daha olmamalı. O tür “yargılamalar”, silinmez birer kara leke olarak kalacaktır. Çetin Altan'ın önerdiği 'Lanetliler Bahçesi' kurulmalıdır. Eskiden İstanbul'da 'Cellatlar Mezarlığı' vardı, birkaç yazısız kara mezar taşı kalmış. Oraları istimlak edilerek, 'Cellatlar Mezarlığı' yanında 'Lanetliler Bahçesi' de kurulmalıdır. Maykop'ta da bir 'Soykırım ve Lanetliler Bahçesi' kurulmalı, baş köşeye Pobeda'daki Grandük Mihail Romanov'un büstü alınıp oraya konmalı, ayrıca Çar II.Aleksandr, General Yevdokimov, vb canilerin büstleri de Mihail Romanov'un yanına yerleştirilmelidir.
Darbe sonrası askerlerin karşısında kimlerin, hangi yargıçların el pençe durduğu, minibüslere doldurularak kimlerin brifing için kışlalara götürüldüğü herkesçe biliniyor.
Böyle bir yargı düzeni savunulabilir mi? Yargı kişilikli, tarafsız ve bağımsız olmalı, hukuku üstün tutmalıdır.
Rüşvet, suistimal, adam kayırma, ayırım gibi şeylere girmiyorum. Bunlar başka bir bulaşıcı hastalık, kökü eskilere dayanıyor.
Yargının tahliyelere ilişkin gerekçeleri, kamu vicdanından onay alamaz. Hani yargı ‘millet adına’ karar veriyordu… Devlet bu adamlara yüklü maaş veriyor, araba ve koruma sağlıyor, el üstünde tutuyor. Onların da ciddi ve tarafsız çalışmaları, işi savsaklamamaları, görevlerini titizlikle yerine getirmeleri gerekmez mi?
Katiller eliyle daha kaç kişi katledilecek, öldürülecek, halk bunun korkusu içinde…
Bugünkü çöküntüden her üç erk de ders çıkarmalıdır.
Peki yasama ve yürütme, bu 102 madde düzenlemesine niçin gerek duydu? İyilik tarafı tuttuğu için mi? Sanmıyorum. İyi niyet olsaydı iş daha ciddiye alınır, doğru düzgün, AB normlarında bir yasa hazırlanır, bir sistem kurulurdu.
102 düzenlemesi yapılmadığında AİHM’den (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Türkiye’ye okkalı tazminat cezaları yağacaktı. İşte bunu önlemek için bu yasa çıkarılmıştır. Oportünist bir tutum. Tıpkı “yerel dillerde” yayın işinde olduğu gibi, sadece yasak savmak için. O kadar.
Bu da demokrasi anlayışının yeterince özümsenmemiş olduğunu bize gösteriyor. Herkes başkalarına da değil, sadece kendine demokrat. Asıl sorun bu.
Ama bu kez acıttı. “Bir musibet bin nasihatten iyidir” dememişler boşuna.
İşler sarpa sarmış, yamalı bohça dikiş tutmuyor, sistem çürümüş, yürümüyor.
Yapılması gereken şey, en kısa bir süre içinde AB standartlarında yeni bir anayasa ve ona uygun yasal düzenlemeler, yargı reformu getirmek olabilir.
Gidişat bunun yapılacağını belli ediyor. Sistem başka türlü yürütülemez. Eylemsizlik durumunun sürmekte olması da, geleceğe yönelik bir güven unsuru.
***
Rusya’da ve Hıristiyan Aleminde Neler Yaşanıyor?..
Rusya’da yılbaşı, Noel tatili dün, 10 Ocak günü sona erdi. Bugün, 11 Ocak günü işbaşı yapılacak .
Kar altındaki Rusya eğlence, ziyafet, içki, dans, dua ve eğlence içinde geçen 10 günlük bir tatili, çılgınca günleri geride bıraktı. Zengin Rusların birçoğu da Noel’i ülke dışında geçirmiş olmalı. Rus emekçiler biz Çerkesler ve tüm Türkiye köylüleri gibi konuksever ve cömert insanlar. Yahudi arkadaşlarım vardı, iyi kimselerdi, ancak Yahudi toplumu içine hiç girmedim, onları toplum olarak tanımıyorum, sadece onların cimri, geveze ve paracı kişiler oldukları biçiminde yapılan konuşmalara tanık olmuşluğum var.
Bir anı
İstanbul Beyoğlu’nda öğretmenlik/müdürlük yaptığım bir sırada, 1980’lerde rahmetli İzzet Aydemir ağabeyimizin oğlu Beçhan Aydemir yanıma geldi: “Babama elden düşme küçük bir İngiliz arabası aldık, köyden Düzce’ye gitmekte kullanacak, ancak motorunu değiştirmemiz gerekiyor, Düzce, Adapazarı ve yakın çevreyi dolaştık, motor için 3-4 bin lira istiyorlar, Taksim’de bir Yahudi’de bu motordan var, daha ucuza alabilirsin, dediler ” dedi. Gittik, adam bize bin lira dedi, parayı aldı, motoru verdi. Orta yaşlı, efendi biriydi, bize kahve ikram etti, söyleştik.
Ona, “Arkadaştan aynı motor için 3-4 bin lira istediler, iki bine çoktan razıydık, siz bin lira dediniz ” dedim. Sözümü kesti:
“A-a,ben Allah’tan korkarım. O bin lira içinden ben hakkım olan payı aldım, iyi günlerde kullanın” dedi.
Bir bu dürüstlüğe ve bir de bizdeki kimi yamyamlara da bir bakın.
***
Rusya’da mutlu bir Noel geçirildiği, Moskova’daki Kızıl Meydanı’n havai fişek yağmuru altında yeni yılı karşıladığı, Maykop’ta da başkentin ana caddelerinin süslendiği, danslar ve eğlenceler düzenlendiği biliniyor.
Rus da Rum da Ortodoks Hıristiyan. Dünyada başka Hıristiyan mezhepleri de var tabii-Katolik ve Protestan gibi. Ben Katolikleri daha anlayışlı insanlar olarak görüyorum. Hepsi Noel’i yaşadılar, İsa’nın doğumunu, mum yakarak, istavroz çıkararak ve ilahiler söyleyerek kutladılar. Rusya’dakini fazla bilmem ama, Yunanistan üzerine eski bir anımı/anlatıyı sizlere sunabilirim:
1920 yılı, Mayıs’ın son haftası . Çerkes Ethem Düzce’de, terör estiriyor, ‘barış ve uzlaşma sağlandı’ diyerek kendisini dostça karşılayan ayaklanma sorumlularını, Abaza, Türk ve Çerkes ileri gelenlerini evlerinden bir bir aldırıyor, ertesi sabah ve izleyen iki günde, yazıldığına göre 53 kişiyi ağaçlarda sallandırıyor, İstanbul Sultanahmet'te 14 Nisan 1808'de yaşanan Vakayi Vakvakiye'yi/Kanlı Çınar Ağacı dehşetini yeniden yaşatıyor. Ethem'in ayaklanma lideri Sefer Bey’in (Berzeg) idamını bizzat izlediği de yazılı. Sonuç, Ankara, bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Ankara’nın direktifiyle ve Çerkes Ethem aracılığıyla Çanakkale, Balıkesir, Adapazarı ve Düzceli Çerkes ve Abaza toplumları iyice eziliyorlar, Çerkes Ethem’e karşı da genel bir nefret oluşturuluyor, Çerkeslerin güvenini yitiren Ethem’in defteri de kısa sürede dürülüyor.
Ayaklanmalar, Ankara ve Ethem’in bastırmaları yeniden ve çok ciddi biçimde yeniden araştırılmalıdır. Ben yazılanları yeterli bulamıyorum.
Şimdi konuya dönelim:
Ethem’in estirdiği terör sonucu çok sayıda kişi, belki yüzlerce,belki de binlerce sıradan kişi, korkusundan ve can havliyle, gece yürüyerek, Sakarya Irmağını geçiyor ve Yunan’a sığınıyor. Sığınmacılardan Kovk’ı Mahir (Muharbey) Aslan'a göre, Yunan safındaki sığınmacı/işbirlikçi sayısı, 2-3 bini Çerkes olmak üzere 10 bin dolayında imiş (bk. “Geçmişin Labirentlerinde Bir Gezinti ve Kosovalı Adıgeler”,internet).
Ayaklanmaya, daha doğrusu Düzce kenti üzerine yapılan yürüyüşe köyümüzden/Sarayyeri’nden 2 kişi-Kovk’ı Hacıbıyko Tevfik ve Kovk’ı Abdullah doğrudan katılmıştı, 16 yaşındaki bir üçüncü kişi de Kovk’ı Mahir (Çerkesçe adı-Muharbey) idi. Mahir, atlara sahip çıkması için o iki kişi tarafından seyis olarak götürülmüş, kent yakınındaki Aziziye (Koblehabl) köyünde kalmıştı, diğerleri 4 bin kişi olduğu söylenen yürüyüş koluna katılıp kente girmişti. Üçü de anne tarafından akrabam, üçüncüsü ise annemin amcaoğlu idi.
***
Yunan bozgunundan, Eylül 1922’den sonra Mahir, Bandırma üzerinden gemiyle Yunanistan’a götürüldü ve 300 haneli bir Rum köyüne yerleştirildi, her göçmen ailesi gibi, ona da, devlet, ayırım yapmadan 5 dönümlük bir üzüm bağı verdi. Gerisini Mahir’den nakledeyim:
“-Enflasyon nedeniyle olmalı-Yunanistan’da bir ara paranın değeri düştü, para kağıt oldu, herkes gibi ben de, bu sayede borç senetlerini bir defada ödeyerek bağın gerçek sahibi oldum. Tırpancılık ve bağ bekçiliği yaparak geçindim. Bağı kiraya veriyordum. Eğer Türkiye’de olsa, bir Müslüman köyünde bir Rum’u hiç yaşatırlar mıydı? Bana kardeş gibi davrandılar, beni iyi bir komşu saydılar. Kardeşimin çocuklarının resmini göndermişlerdi, onlara bakıp bakıp gizlice ağlıyordum. Bunu gören komşularım resmi sakladılar, resmi daha sonra geri verdiler.
Yunanistan’da yılbaşı, Noel çok coşkulu geçer, Noel için domuz, hindi ve kaz beslerler. Domuzu mısırla besler, semirtirler. Domuz iyice yağlanır, bağırsakları küçülür, top gibi yuvarlaklaşır ve yumruk büyüklüğüne iner, hemen yenmezse çatlar.
Domuzu yemek için akşam orta yere ateşler yakarlar, kalın bir şişi ateşin üzerine koyup kıpkırmızı oluncaya değin ısıtır, şişi arkadan domuza geçirir, önden çıkarırlar, domuz acı acı bağırır ve ölür. Sonra üzerine yağ sürüp domuzu ateşin üzerinde çevirerek pişirirler. Böyle yapıldığında et çok lezzetli olur. Biri bittiğinde ikinci domuzu çevirirler. Yer içer, çalgı eşliğinde şarkı söyler, dans ederek eğlenirler.
Bir gece çok güzel komşu bir kadın içip sarhoş oldu. Evine götürmek gerekti, “Beni Mahir götürecek, başkasını istemem” diye tutturdu. Kocası yanındaydı, işaret edip kadını sırtıma yüklediler. Evine götürüp geri döndüm.
Bizde olsa kavga, cinayet çıkar.
Onların suya haç atma günleri, yortuları ve çok şeyleri var. İyi yüzücü ve güçlü biri olduğumdan suya atılan haçı hep ben kaptım. Konan ödülleri de aldım .
Mahir/Muharbey galiba 1948’de Düzce’ye döndü, 1970’lere değin yaşadı.
Türkiye’de de, katliam, tehcir ve mübadele öncesi böylesine dost Ermeni ve Rum komşularımız varmış. Annem anlatırdı: “Küçük bir kızdım, annemle birlikte şehre gider, onlara süt götürürdük, bize yemek yedirirlerdi, süt parası dışında, bana para da verirlerdi . Çok iyi insanlardı.” diyerek.
***
Rusya’da değiliz, şimdi burada Hıristiyan komşularımız kalmadı.Renk cümbüşü onlarsız kaldı.
Yine de çok şeyimiz var. Bir Cümbuşu anlatayım:Çocukken katıldığım bir derviş toplantısında kendinden geçenleri, hop oturup, hop kalkan ve dizüstü, Allah, Allah diye sıçrayan kişileri görmüştüm. Çerkesler arasında derviş geleneği yoktu. Türkler ve Lazlar arasında vardı. Çerkes köylerinde de tek tük taraftarları vardı ve bazen köye, o gibi kişilerin evlerine gelirlerdi.
Dede miydi, hoca mıydı, bilemem, uzunca sakallı ve takkeli birinin bir ilahi okumasını hep anımsarım. Aklımda kaldığı kadarıyla bir parçasını aktarmaya çalışayım:
“Vardım kırklar meclisine,
Gel beru can dediler,
Hu hu…
Sabahın seherinde cümbuşa geldi dağlar,
Cağırır ya Muhammet Ali
Hu hu…
Düşme dünya kesretine,
Talib ol Hak Hazretine,
Abı Kevsar şerbetine,
Barmakını ban dediler,
Hu hu…”
Tabii yasak olduğundan bu tür ayinler gizli yapılıyordu. Niçin yasaklanmıştı, hala anlayabilmiş değilim.
Yasaksız bir Türkiye için el ele diyelim, yeni bir yıla ve haftaya hazırlanalım.
Bu arada Hıristiyan dünyasının geçirdiğimiz Noel’i için de hayırlara vesile olsun derim.
***
Yeni bir devlet mi doğuyor?..
Güney Sudan Pazar günü başlayan ve üç gün sürecek olan bir referandum sonucu geleceğini saptayacak. Sudan’da Memluk asıllı Çerkesler 19.yüzyıl başlarında toplanıp Mısır Valisi katliamcı Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşıtı, alternatif bir yönetim kurmak istemişlerdi. Ancak erken davranan Kavalalı Mehmet Ali Paşa Sudan’ı işgal ederek Memluk girişimini bastırmıştı.
Bu ülkede, halen,özellikle Darfur bölgesinde eski Memluk kökenli Çerkeslerin yaşadıkları söyleniyor. Ancak Darfur, güneyde değil batıda, üç eyalete ayrılmış durumda. Burada, geçtiğimiz yıllarda Cancavit denen hükümet yanlısı Arap paramiliter/cani güçlerin etnik temizlik, cinayet ve tecavüz olayları yaşanmış, milyonlarca kişi sürülmüş, söylendiğine göre en az 200 bin kişi ölmüştü. Bu yüzden de Sudan Başkanı Ömer el Beşir için uluslar arası yakalama emri çıkarılmış bulunuyor. Beşir, sanırım Türkiye dışı ülkelere gidemiyor.
Katliamlar nedeniyle Darfur merkezi yönetimden memnun değil.
Güney Sudan da çok acı çekmiş bir bölge.
Güney Sudan’da zengin petrol yatakları bulunuyor. Ancak bunları ihraç için, şimdilik Kuzey Sudan dışı bir çıkış yeri, bir limanı yok. Doğusunda Etyopya, onun da doğusunda kıyı ülkesi Eritre bulunuyor.
Zayıf ellerde bulunan değerli yerler tehlike oluşturur. Irak ve Afganistan birer örnek. 18 ve 19’uncu yüzyıllarda Çerkesya da bu tehlikeyi ve acıyı yaşamıştı.
4 milyon Güney Sudanlı seçmenin oyununun barış getirmesini dilemekten başka bir diyeceğimiz olmaz.
Sayın Beridkho Metin,
Ben Çanakkale/Biga- Adapazarı –Düzce isyanlarını inceleyen,o gibi konularda derinlemesine çalışmalar yapan biri değilim.Sadece,yazılanları zaman zaman izleyen bir gözlemciyim diyebilirim.Konu,ayrıca asıl ilgi alanım içinde de değildir.Her ayrıntıyı bildiğimi söyleyemem.
Çerkes Ethem’i ya da isyancıları savunuyor değilim.Ancak tarihi konuları araştıran birinin asla taraf tutmaması gerektiğini bilirim.Aksi takdirde çalışma tarih olmaz,Türk resmi tarih görüşü gibi birşey çıkar ortaya.O resmi görüş de,şimdi, patır patır dökülüyor.
Benim bu yazdıklarım soruna kıyısından köşesinden değinme niteliğindedir,ayaklanmanın tarihini yazıyor değilim.
Ben olaylara,işlediğim bir konu ile ilgili olarak ve gerektirdiği düzeylerde değindim.Benim yazdığım şey,özünde bir makale yazısı,bir tarih tezi değil.Sizin söylediğiniz konuda araştırmacı kardeşimiz Nejad Özsoy’un bir çalışmasının bulunduğunu biliyorum.Yayınlanırsa,o konuda daha geniş bilgiler bulabilirsiniz sanırım.
Siz olaya Ankara’daki iktidarın bakış açısından ya da bir başka açıdan bakıyor olabilirsiniz.Öyle olursa,ortada bir peşin yargı vardır anlamına gelir bu ve tarihsel değerde bir yazı olmaz.
Yarbay Mahmut Bey’in (Adıge’dir) öldürülmüş olması elbette üzücüdür.Kim olursa olsun öldürme işi onaylanır birşey değildir.Kuşkusuz farklı durumlar vardır.Ancak işi kişilerin etnik kimliğine de bağlamamalıyız.Düzce’deki olay, adı üstünde bir ayaklanmadır, bir iktidar kavgası,bir İstanbul-Ankara çekişmesidir.
Ayaklanma lideri Berzeg Sefer Bey ve yanındakileri savunuyor değilim.Bunlar İstanbuldaki Damat Ferit Paşa Hükümeti’nin adamları,yani iktidar kavgasında taraf olan kişiler.İşin içine İngilizleri de katıyorsunuz.Bu nokta önemli.Peki Mustafa Kemal’in/Ankara’nın Fransızları anlarım,ama İngilizlerle ne gibi bir savaşı,ciddi bir çatışması oldu?Mustafa Kemal İngiliz yanlısı biri olarak biliniyordu.İşin bu yanı da araştırılmalıdır.Stalin 1921’de,Sakarya Savaşı sırasında Pravda gazetesine verdiği “Kafkasya’da Durum” adlı bir demecinde,Mustafa Kemal’in İngilizlerle anlaşmış olabileceğini söylüyor.Stalin’in elinde kuşkusuz istihbari bilgiler bulunuyor olmalıydı.
Ayaklanma ve Düzce üzerine yürüyüş 13 Nisan 1920 günü yapıldı ve ayaklanmanın 31 Mayıs gününe değin,yani 50 gün kadar sürdüğü yazılıyor.Ayaklanmaya sadece Abaza ve Çerkeslerden değil,Türklerden de katılanlar vardı.
Sefer Bey’in idamı halk vicdanında kanayan bir yara oldu?Niye?
Niye kimse Ethem’e acımıyor?Niye Adnan Menderes için üzülüyor kamu vicdanı?Niye Talat Aydemir için kamu vicdanı o denli sızlamıyor?Böylesine şeyleri de dikkate almak gerekir?
Kuşkucu olmalıyız.
Ben,ayaklanmanın Çerkeslere verdiği zarar üzerinde durdum.Ayaklanmayı da, “bastırılma” biçimini de onaylamıyorum.Ayaklanmanın sona erdirilmesi konusunda Mudurnu'ya gelen Sefer Bey başkanlığındaki heyet ile Mudurnu’daki Albay Refet Bey (Bele) arasında görüşme yapıldığı ve bir anlayış birliği sağlanmış olduğu bilgisi Ankara’ya bildirilmişti.
Ankara tedib (silahlı bastırma) yolunu seçti.Burada ve bir önceki yazımda şu noktaları belirtmek istemiştim:Bazı görüşlere göre Ethem Bey’in Sefer Bey’le eski bir husumeti varmış-Çerkesler arasında da dedikoducu kişiler az değildir-,bu yüzden de,Ethem’in, Mustafa Kemal’in “Sefer Bey'i asma emrini” dinlemediği, Sefer Bey’i astırdığı gibisine bir sürü spekülasyon var.Bu tür spekülasyonların doğru olamayacağını,idamların Ankara’nın bilgisi ve onayı dahilinde yapıdığını belirtmek istemiştim.Bunun böyle olduğundan kuşku duymuyorum.Spekülasyonculara göre,Ethem Bey, ‘Hamama gidiyorum,çıkıncaya değin Sefer Bey’i asın,asma işi bitmeden de sakın kimseyi yanıma sokmayın’ emrini vermiş.Bu yüzden Mustafa Kemal’in Sefer Bey’in idam edilmemesi içerikli telgrafı Ethem Bey’e ulaştırılamamış…
Oysa görgü tanıkları Ethem Bey’in Sefer Bey’in asılışını bizzat seyrettiğini yazıyorlar.
Çerkes Ethem’in farklı bir inisiyatifi ve sorunu başka türlü çözmesi mümkün olabilir miydi?Elbette olabilirdi.O sıralar Çerkes Ethem güçlüydü.
Ayrıca daha sonra gerçekleşen ve Abazaların katıldığı İkinci Düzce ayaklanması,bir uzlaşmayla kansız biçimde sona erdirilmiş,Meclis’ten de ayaklanmaya ilişkin bir af yasası çıkarılmıştır.İstenirse uzlaşma da olabiliyormuş…
Bundan da o zamanki temel/gizli politikanın,ilk elde,Çerkes direncini kırma, sindirme üzerine olduğu sonucunu çıkaramaz mıyız?Bu,sistemli bir politika olmalı.Türkçü çevre,karşısındaki en zayıf halkayı,ama çetin bir halkayı kırmayı planlamış olamaz mı?
Daha sonraki olaylarla,İstiklal Mahkemelerindeki 'yargılamalar' ve Seyit Rıza’ın idamı gibi olaylarla,Dersim'de katliam ve gaz kullanılması gibi olgularla bu politikanın bir devlet politikası olarak sürdürülmüş olduğu gibi görüşler, sadece birer iddia mıdır?Bu politika,darbeler ve Ergenekon örgütlenmeleri yoluyla günümüze kadar devam ettirilmemiş midir?Onca faili meçhul cinayeti kim işlemiştir?
Ben,bundan sonrası için Çerkeslerin politik oyunlara gelmemeleri noktasına dikkatleri çekmek istiyorum.Ekstremist/Türkçü çevrelerden uzak durulmalı ve onlara güvenilmemelidir diyorum.
Yani ‘Denenmiş denenmemelidir’ diyorum.
Düzce ayaklanmasına dönersek, Albay Refet Bey’in Mudurnu’ya gelen ayaklanmanın önderi Sefer Bey’i yanında bırakmak (kurtarmak) istediği anlaşılıyor,demek ki Refet Bey,işin nereye varacağını biliyor olmalıydı,kuşkusuz istihbarat kaynakları vardı,ama Sefer Bey ve heyetini açıktan uyarmış mıdır?Bilemiyorum.
Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’in de Çerkeslere karşı sert davrandığı için Ethem’i kınamış/eleştirmiş olduğu yazılıyor.Demek ki,Ethem’in zulüm uyguladığı, ağabeyi tarafından da itiraf edilmiş oluyor.
Ankara’nın politikası aşırı bir gözdağı ve sindirme biçiminde uygulanmıştır.Bu,çok bilinen bir politikadır.
Ankara’dan bir Nasihat Heyeti Düzce’ye gönderilmişti.Heyet, Sefer Bey ile olumlu görüşmeler yapıldığını,ayaklanmanın sona ermek üzere olduğunu,Ethem Bey’in Düzce’ye gitmesine gerek kalmadığını,Albay Refet Bey gibi,Ankara’ya bildirmişti.
Ama hiçbiri dikkate alınmadı.
O halde,Nasihat Heyeti ne diye Düzce’ye gönderilmişti?
Sonuç,izleri günümüze değin süren bir üzüntü ve ona eşlik eden yaygın bir nefret duygusu,ayrıca yaygın bir darbeci ve komplocu zihniyeti canlı tutma olmuştur.
Ben bu konular üzerine yoğunlaşmış olan biri değilim.Edindiğim izlenimleri ve kanılarımı yazıyorum sadece.Dediğim gibi,bu benim asıl ilgi alanım değil.Gereken durumlarda olaya değinmekle yetiniyorum.Olayı daha derinliğine açıklamak için,-belki yıllarca sürecek- büyük bir çalışma yürütmek gerekir.Vakit bulursam o işe de el atabilirim,ama çok zor,vaktim yok.Daha önemli işlerim var.Bu işin ön yargılardan arınmış kişiler tarafından yapılması gerekir,o zaman çalışmanın bir değeri olur.Ancak bu görevi Türkçüler yerine getiremezler,çünkü onlar ön yargılı ve taraftırlar.O konudaki dileğimi yazılarımda belirtmiş bulunuyorum.Ben soruna sadece değindim.Buyurun siz inceleyin ve kitleleri aydınlatın.Biz de o zaman o sizin çalışmanızı inceler ve görüşlerimizi de belirtebiliriz.Bu tartışmayı burada sona erdirelim derim.
Saygılarımla.
Sayın Hapi Düzce ve Adapazarı isyanları konusunda maalesef hata içerisindedir.
Sayın Hapinin konu hakkında bilgisiz olduğunu düşünmek istemiyorum. Yabanabat da yapılan Sefer Berzeg ve Ankara görüşmelerini ve sonuçlarını dikkate almadan yorumlarda bulunuyor .Çerkes Ethem zulmü derken asıl olayları görmezlikten geliyor. Yarbay Mahmuta Yapılan gaddarca uygulmayı İstanbula huzura çağrılıp kendilerine vazife verilen Abhaz Wubıh ve Adige ileri gelenlerini ve onların kalkışmalarını hiç gündemine almıyor.
Dahasıda Adapazarı tarafsız nizam uygulaması Düzcede basılan özel Çerkes kimlikleri hiç gündeminde yok. Ki bu kimlikler daha sonra Yunanistana iltica etmede ölçü olmuştur.
İstanbula sadakatleri değişik vesilelere bağlı Abhaz ve Wubıh ileri gelenlerini güya zulme maruz kalanlar diye nitelemek öncelikle adil değildir.
Ankaraya giden kadroların geçiş güzergahı olan Sakarya ve İzmit havalisini Çule ibrahimin, Anzavurun uygulamaları hesaba katmadan hesabı Ethem Beye kesmek yanlıştır. Kurulan Çerkes Abaza karakolları Maan Şirin, Maan Mustafa ve Maan Kamlatın girişimlerini Sefer Berzegin eylemlerini Carım ve Karzeg ailelerinin girişimlerini gerçektende iyi değerlendirmek lazımdır.
Kuşçubaşı Eşref Bey ivedilikle 100 kişiyle Sakarya ve havalisine gönderilmiş uygulamaları Ankaraya şikayet konusu olmuştur.
Yerel liderlerin tutum ve duruşlerı ankaranın tedbirleri İngiliz müdahalesi Sakarya ve İzmite Yunan işgali kuvvacıların, kuvvayı inzibatiyyenin İpsiz Recebin faaliyetlerinin gerçektende çok iyi değerlendirilmesi gerekir.
Kısaca Ethem beyin tedip ve tenkilatını zulum diye değerlendirmek öncelikle bıçkı - ilmiye hattında nüfren boğazında olup bitenleri iyi değerlendirmemek demektir.
Sayın Hapi yaptığınız yorum size yakışmamıştır.Gerekirse bu konuyu bir ele alında öğrenelim gerçektende ne olup bittiğini. İsterseniz 1 ve 2. Düzce isyanlarından başlayın Tavuklar köprüsündeki yabanabadtaki görüşmeleri bizlere bir anlatın sayın Hapi..
Saygılar ederim.
