Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
Demokratikleşme Kaçınılmazıdır
09 Ağustos 2010 Pazartesi Saat 13:32

Türkiye tarihinde,1826'da, disiplinsiz ve küstah, sıkıyı gördüğünde kaçan Yeniçeri birlikleri tasfiye edilmiş, binlerce asker linç edilmişti. Asker, denetlenmediğinde yozlaşır ve her türlü kötülüğe bulaşabilir. ABD para veriyor, ama askerini bizdeki gibi yatırmıyor ve politika yapmasına da izin vermiyor. Subay orada üniformalı bir bürokrattır sadece, sık sık denetlenir. Sivil yönetim gerekli gördüğü değişiklik ve atamaları yapmaya yetkilidir. Bu bakımdan, demokratik ülkelerde asker sivil otoriteye bağlıdır ve onun denetimindedir. Bizde ise, genelkurmay başkanı sadece başbakana karşı 'sorumlu'dur, onun dışında da özerktir. Çok şeyde olduğu gibi, bu bizdeki kendine özgü ve demokratik normlara ters düşen bir oluşumdur. Militarizm ve darbeler bugünkü laçkalığı getirdi. Çocuklarımız ihmal sonucu PKK saldırılarının kurbanı oluyorlar. Beylerin kimileri ise siyaset yapıyor, darbe planlıyor… 

*** 

Tarihsel Özet 

Ordunun siyasete bulaşma, darbe, katliam ve baskı politikaları Osmanlı geleneğinden gelir. Bu yüzden ordu zayıflamış, Türk ya da Müslüman çoğunluk nüfuslu Balkan toprakları bile 1912-13'te terk edilmiş, yüzbinlerce sivil Müslüman nüfus ölmüş ya da Anadolu topraklarına göç etmek zorunda kalmış,yönetim bir askeri kliğin (Enver Paşa kliğinin)  eline geçmişti. 

Dar görüşlü kişilerden oluşan bu klik, modern dünyayı örnek alma, özeleştiri ve demokratikleşme yerine, kolayı seçmiş, günah keçisi olarak  da Hıristiyan nüfusu -Rum ve Ermenileri- göstermiştir... 

1912'de 4 küçücük Balkan ülkesi karşısında dökülen bu çürük ordu, Alman pohpohlamasıyla ülkeyi Birinci Dünya Savaşı cehennemine sokmuştur. Balkanlı damat Enver Paşa, Balkan Savaşı'nda kaybedilen topraklar karşılığı, Alman desteğiyle yeni topraklar kazanacak ve yeni bir 'Türk/Turan İmparatorluğu' kuracaktı. 'Aç tavuk kendini buğday ambarında sanır' dememişler boşuna. 

Oysa İmparatorluğun elinde hala çok geniş topraklar vardı. Bugünkü Irak, Kuveyt, Suriye, Filistin toprakları ve Suudi topraklarının çoğu, dahası Yemen bile Osmanlı toprağı idi, Mısır ve Kıbrıs, uluslararası hukuka göre Türkiye'ye aitti. Irkçı ve kısır görüşlü paşalarımız, dünya petrol ve doğal gaz üretiminin çoğunu karşılayan bu değerleri korumayı akıl edememiş, askeri macera peşine düşmüşlerdi. ”Kendi muhtacı himmet bir dede,nerde kaldı gayrıya himmet ede” durumunda oluğumuz unutulmuştu.

Birinci Dünya Savaşı'nda okuma yazması bile olmayan yüzbinlerce Anadolu çocuğu cephelere sürüldü ve telef edildi. 1,5 milyon Ermeni de 'Rus işbirlikçisi' denerek sürüldü ve birçoğu katledildi ya da telef edildi. Hala bunun sıkıntısı yaşanıyor. 

30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi ile savaşa son verildi. 

Müttefikler, özellikle İngilizler, Yunanlılar aracılığı ile Anadolu topraklarında nüfuz alanları yaratmaya kalkıştılar, 15 Mayıs 1919'da, destek sözüyle Yunan birliklerini İzmir'e yolladılar. 

Ülkede Kuvay-ı Milliye örgütleri eliyle silahlı milis direnişleri başladı. Fransız, İngiliz ve İtalyanlar işgal ettikleri yerlerin çoğunu (Urfa,Antep,Maraş,Adana,Antalya,vb) boşaltıp geri çekildiler ve uzlaşma yolları aradılar. Yunan ilerleyişi de Çerkes Ethem Bey'in milis kuvvetleri tarafından durduruldu. 

Milis birlikler iç ayaklanmaları da bastırdılar (1919-1920). Çerkes Ethem Bey,en son Yozgat ayaklanmasını bastırdı, ancak bu tarihten (Kasım 1920) sonra, eksen kayması yaşandı ve  avcı av oldu. 

*** 

Ordunun Yeniden Kuruluşu ve Mustafa Kemal Paşa 

Ankara ana merkez olmuştu. 

Ankara Hükümeti Sovyet desteğini yanında buldu, Ruslar güney sınırlarını emniyete almak istiyorlardı. Ankara hükümetinin emrine para, silah, cephane, tıbbi malzeme ve asker giysileri verdiler. Palazlanmış Ankara'nın artık milislere ve onların getirdikleri küçük meblağlara/paralara gereksinimi kalmamıştı, maaş ödenir, askere yemek çıkarılır olmuştu. 

Yönetim Mustafa Kemal'in eline geçmişti ve onun emriyle milis kuvvetler tasfiye edildiler. Sovyet yardımlarıyla güçlenen ordu 30 Ağustos 1922'de Yunan ordusunu bozguna uğrattı. Artık herşey Mustafa Kemal'in komutasındaki ordunun eline geçmişti.  

Mustafa Kemal Paşa sert ve acımasız, ama akıllı, neyi nerede ve ne zaman yapacağını çok iyi bilen, yerinde kararlar veren, savaşlarda pişmiş olan bir askerdi ve son derece gerçekçiydi, gücünün sınırını ve durmasını bilen biriydi. Ancak herşeyin en iyisini bildiğine inanır, kendine güvenirdi. Eleştiriden hoşlanmaz, kızdırılmaya da gelmezdi. Vakti gelmeden niyetlerini açıklamaz, bekler, vakti geldiğinde de harekete geçerdi. 1925-26'da, Şeyh Said İsyanı ve  İzmir Suikastı diyerek, birçok kişiyi darağacına gönderdi ve korkunç bir gözdağı verdi, herkesi susturdu. Sadık yardımcısı  İsmet Paşa (İnönü) idi, Celal Bey (Bayar) gibi birkaç önde gelen kişisi, ayrıca İstiklal Mahkemeleri'nin 'Ali kıran baş kesenleri' olan Kel Ali (Çetinkaya) ve Kılıç Ali gibi birkaç has adamı vardı. Önceleri Topal Osman da vardı tabii... 

Mustafa Kemal Musul'u İngiliz'e kaptırmak istemiyordu, orada  petrol bulunduğunu biliyordu. Ancak elindeki silah ve toplar demode ve Ruslardan kalmaydı, cephane ve askeri eğitim yetersizdi, İngiliz'in elinde ise para, politika ve modern eğitimli askerler vardı. İngiliz, Mustafa Kemal'e ders vermek için Kürt kozunu kullanıyordu, nitekim Şeyh Said isyanı patlak verdi (1925). Musul gidecekti, ama muhalefeti temizleme ve Şeyh Said'i tepeleme/Kürtlere haddini bildirme, otoriter rejimini pekiştirme fırsatı da yakalanmıştı. Diplomasi ve uzlaşma yolları itildi, İnönü başbakan yapıldı ve 'Takrir-i Sükun Kanunu' (4 Mart 1925) çıkarıldı, darağaçları kuruldu, uysal birkaç komünist dışında, muhalefet diye ortalıkta kimse bırakılmadı. O komünistler de şamar oğlanı olarak kullanılmak üzere elde tutuluyor olmalıydılar… 

Daha sonraki Kürt ayaklanmaları, Ağrı, Zeylan ve Dersim ayaklanmaları  acımasızca bastırılacaktı. Ordu, hala, bütün bunların üstesinden gelecek güçteydi. 

İstiklal Harbi'ne katılmış olan ve 'Anasır-ı İslam'dan (Müslüman Unsurlar), Müslüman  uluslardan sadece Türkler ve dilleri tanındı, diğerleri itildi ve yok sayıldı. Okula ve devlet memuriyetine Türk kökenli olmayanlar alınmamaya başlandı. Bu, düpedüz ırkçı/faşist bir uygulamaydı. 1930'larda ırkçılık yeni bir boyut kazandı, kafatası ölçümleri başlatıldı, Mimar Sinan'ın mezarı bile açılmış, kafatası ölçülmüştü. Bu arada kafatası da kayba karışmıştı tabii. Ok yaydan çıkmış, işin boyutu, bütün dillerin  'Türkçe'den türemiş olduğu' tezine vardırılmıştı (Güneş Dil Teorisi). Türk, üstün ırk; Çerkes, Kürt ve Laz gibilerse aşağı ırktan idiler. Nazi Almanyası'ndan, Hitler'den bir öykünme olmalıydı bu. 

1920  ve 30'larda ordu, iç ayaklanmaları (Kürtleri) bastırmada kullanılıyordu. Bir de, her bir 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda, Ankara'da şatafatlı bir askeri geçit töreni de yapılmaktaydı. 

Atatürk sonrasının Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü (Paşa) böylesine demode, dökülen bir orduyla İkinci Dünya Savaşı'na katılmayı göze alamadı. Hem Almanları ve hem de Rus ve müttefikleri memnun etmeye baktı, gerçekte ise Alman/Nazi yanlısı  gizli bir politika izliyordu. Sert kurallar ve sıkı bir izleme-casus avı- sayesinde, ordunun güçlü imiş gibi gösterilmesi başarılıyordu.  

Savaş Almanların aleyhine dönünce Paşa (İsmet İnönü) hemen çarketti (1944), 23 Şubat 1945'te Almanya ve Japonya'ya savaş 'ilan etti'. 

*** 

DP İktidarı, ABD ve Darbeler Dönemi 

Türkiye, Sovyetlerden korunmak için ABD ve Batı'ya yaslandı,onların koşullarını kabul etti. Çünkü Rusların bazı küstahça istekleri olmuştu. Batı'ya yaslanma gereği,biçimsel de olsa, çok partili bir sistemi/demokrasiyi gerektiriyordu. Öyle de oldu. 

Yapılan 1950 seçimini, umulmadık bir biçimde muhalefetteki Demokrat Parti (DP) kazandı. Dikta rejimi, tahsildar ve jandarma dayağı olarak bilinen CHP'ye karşı, yine onun içinden çıkan DP kazanmıştı (14 Mayıs 1950). CHP'nin karşısına DP değil, Hamallar Partisi çıksa, yine o kazanırdı. CHP halkı o denli bezdirmişti. 

Türkiye NATO'ya alındı (1952),böylece gelecek güvence altına alınmış oldu. Rejim ve sınırlar bundan böyle koruma altındaydı. Amerika'nın politik isteği, bir ileri karakol olarak, komünizmle mücadele etmek idi. Kurmay subaylar ABD'ye götürülüyor, orada onlara 'mükemmel' bir antikomünist ve Amerikancı eğitim veriliyordu. Teknolojik bilgiler ve önemli şeyler ise gizleniyordu. Örneğin Türkiye'deki bazı ABD üs sözleşmelerinin belgeleri sadece Amerikalıların elindeydi. Menderes yönetimi uzatılan her bir belgeyi, para koparmak için imzalamış olmalıydı. Ülkede ise, resmi ideoloji (Türkçülük,laiklik ve komünizm karşıtlığı) dışındaki her şey, her görüş yasaktı. 

ABD, tıpkı Yunanistan gibi,Türkiye'yi de bir tarım, hayvancılık ve turizm ülkesi olmakla sınırlamak istiyordu. Marshall yardım planı çerçevesinde ABD'nden binlerce traktör ve tarım makinesi geldi. Daha önce hayvan gücüyle, çoğu ortakçılar/yarıcılar tarafından işlenen geniş topraklar, şimdi arazi sahipleri tarafından traktörlerle sürülmeye başlandı. Bu da tarımda işsizliğe ve kentlere göçe yol açtı. Savaşa katılmama nedeniyle de ülke nüfusu iki kat artmıştı. Sonuç olarak ABD planı geçersiz, sanayileşme ise, zorunlu olmuştu. 

Yunan genç nüfusu savaşta kırılmıştı, ayrıca ülke dışına yoğun göçler de vardı. ABD planı Yunanistan'da geçerli kaldı. 

Menderes hükümeti şeker fabrikası, çırçır fabrikaları ve böyleleri  tarıma dayalı tesislerdir, barajlar da tarım için zorunlu diyerek Amerikan tepkilerini geçiştirmeye çalıştı. ABD hükümeti, sonunda Menderes'e  çarpı işareti koydu. Menderes'in ise eli kolu bağlıydı, başka türlüsünü yapamazdı, cin şişeden çıkmıştı artık, kentlerde birikmiş olan yeni nüfus iş  bekliyordu, iş sağlanmazsa seçim de alınamazdı. Halk, köylü bile, sanayileşme ve fabrika diye kestirip atıyordu. Türkiye'nin yeni dinamiği böyle olmuştu. 

CHP, dikta koşullarında köylüyü köyde kalmaya ve çok geri bir yaşama hapsetmişti. Tarımda modernleşmeye gidersek, işsiz kalacak olan köylü nüfus  kente yığılır ve bir işçi sınıfı oluşur, bu da komünizmi getirirdi. CHP'nin görüşü böyleydi. 

ABD, söz dinlemeyen Menderes'e yardımlarını kesti, onu eli boş geri gönderdi. Bunun üzerine Menderes, Rusya (Sovyetler) ile ekonomik görüşmelerde bulunmak, yarım kalmış projeleri onlara tamamlatmak için Moskova'ya gitmeye karar verdi. 

Bu da bardağı taşıran son damla oldu. Amerikan  gangster kültüründe şefe itiraz edilemezdi, itiraz  eden yaşatılmazdı. Menderes'in defteri dürülmüş oldu. 

*** 

27 Mayıs Darbesi 

DP iktidarı CHP'nin de içinde yer aldığı bir tertiple/darbeyle Amerikancı subaylar tarafından 27 Mayıs 1960'da devrildi. 375 kadar generalin 300'ü ve 7.000 kadar da üst rütbeli subay emekli edildi. Aslında bu sayı bütün Asya ordularına yetecek düzeydeydi. Emekli edilenlerin emekli ikramiye ve tazminatları ise, ABD'nin verdiği parayla ödendi. 

Devlet ABD ve Amerikancı cuntanın istemlerine göre yeniden dizayn edildi. Yeni bir anayasa hazırlandı, genelkurmay başkanlığı savunma bakanlığına bağlı olmaktan çıkarıldı, Başbakana karşı sorumlu bir makam yapıldı.Asker, fiilen sivil otoriteye hesap vermez oldu. 

Bu arada ABD'nde militarist Cumhuriyetçi Başkan Eisenhower'in süresi dolmuş, yerini Demokrat Başkan J.F.Kennedy almıştı (Ocak 1961).Belki de bu sayede, yeni anayasaya bazı batılı normlar da girmiş oldu. 

Cunta desteğine karşın CHP, 15 Ekim 1961'de yapılan seçimde çoğunluğu kazanamadı.1965'de Süleyman Demirel çoğunluğu aldı ve hükümetini kurdu. 

Demirel de Menderes gibi antikomünist ve ABD yanlısı, üstelik Erbakan ve Özal gibi, Amerikan eğitimi almış biriydi. 

ABD,Demirel'e de  sanayi kredisi vermedi, o da, sonunda Rusya'ya yöneldi ve bazı fabrikaları (cam,alüminyum ve demirçelik) Ruslara yaptırmayı başardı. Sanayi ve tarımda modernleşme ve ilerlemeler oldu. Bu arada CHP'nin 'müthiş korkusu' da gerçekleşmiş oldu. Bir işçi sınıfı doğmuştu. 

Güçlü bir aydınlanma dönemi de açılmıştı. Örneğin, binbir engeli ve saldırıları aşarak Türkiye İşçi Partisi (TİP), 15 milletvekili ile 1965'te parlamentoya girmeyi başardı. Sağ kesim için bu bir darbeymiş gibi algılandı. Demirel, adamlarına Meclis'te TİP'li milletvekillerini dövdürdü, TİP'in önünü kesti. 

TİP etkisizleşince meydan, mantar gibi yerden biten goşist akımlara kaldı, sağ saldırılara soldan da karşılık verilmeye başlandı. İşçi-köylü ve gençlik dayanışmaları doğdu. 

Solun güçlenmesinden hoşlanmayan Amerikancı generaller Demirel'den baskı yasaları çıkarmasını istediler. Demirel'in, sendikal hakları kısıtlayıcı bir yasa çıkarma girişimi İstanbul'un altını üstüne getirdi, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi karşısında Demirel'in girişimi geri çekildi. Direnişler, giderek yurt çapında yaygınlaştı. 

Demirel'in yeterli baskı kuramadığını gören generaller, sonunda, işi devraldılar, General Memduh Tağmaç başkanlığında birleşerek müdahalede bulundular. 

12 Mart 1971 Askeri Müdahalesi üzerine, askerler CHP'li Nihat Erim'i başbakan yaptılar, Demirel'in Adalet Partisi'nden, CHP'den ve dışarıdan,Amerika'dan getirilmiş bakanların da yer aldığı bir hükümet kurdurdular. Anayasadan kırpmalar yapıldı, Balyoz Harekatı adı altında bir insan avı başlatıldı, 21 Temmuz'da da TİP kapatıldı. Düzmece bir yargıyla üç genç asılarak idam edildi, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, biri de Çerkes/Abzah kökenli Yusuf Aslan idi. 

Müdahaleye bir tek CHP sekreteri Bülent Ecevit karşı çıkmış, diğer  önde gelen CHP'liler darbeyi desteklemişlerdi, çünkü onlar daha antikomünist ve daha 'yurtsever' idiler. Demokratik hakları savunması sayesinde Ecevit,14 Ekim 1973 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı ve Erbakan'ın Milli Selamet Partisi (MSP) ile koalisyona gitti. Şımarık Demirel ise, halktan tokat yemiş ve  oy kaybına uğramıştı. Ecevit, şair kişiliğine karşın, bir yönüyle tipik bir şoven/Türkçü/eski kafalı  biriydi, Amerikan eğitimi almıştı ve geçmişi temsil ediyordu. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs çıkartmasıyla,12 Mart müdahalesi ve üç gencin idamı nedeniyle yıpranmış ve halkın gözünden düşmüş olan generalleri, -belki bir Amerikan planı olarak- aklatmış, onlara yeniden itibar ve hayatiyet kazandırmış, ordunun demokratik yenilenmesini de önlemiş, demodeliğin bugünlere aktarılmasında araç olmuş oldu. Amerikan planı olmalıydı. Çünkü, Amerika yeşil ışık yakmasa Kıbrıs'a çıkılamazdı. Ecevit Kıbrıs'taki 'zafer' havasından yararlanıp seçime gitmek ve tek başına iktidar olmak istedi. Karşı tarafın buna izin vermeyeceğini hesaplayamadı, kendi kaynattığı şoven kazanında boğuldu, çoban matı oldu gitti. Ülkeyi milliyetçi AP, MSP ve MHP koalisyonuna teslim etti. Terör belasını ve faşizmi azdıran bu milliyetçi cephe koalisyonun ardından, Ecevit, 1977 seçiminden birinci parti olarak çıktı, ancak sayısı yetmiyordu. Beklemesini bilmedi, şaibeli transferlerle hükümeti düşürdü ve 'yamalı bohça' bir hükümet kurdu (1978). Kısa bir süre sonra da yerini yeniden Demirel'e bıraktı (1979). 

Erbakan'ın 'kadayıfın altı kızaracak', sonunda baklavayı biz yiyeceğiz diye desteklediği ve AB'ye girmesine izin vermediği Demirel'in azınlık hükümeti, 12 Eylül 1980 askeri  darbesiyle devrildi. Erbakan'sa kadayıf yerine ayvayı yemiş oldu. Ecevit, Demirel ve Alpaslan Türkeş ile birlikte siyasi yasaklı hale geldi (Daha sonra referandum yoluyla bu yasak kalkacaktı). 

*** 

12 Eylül Darbesi 

12 Eylül darbesi, koşulları generaller, özellikle General Kenan Evren tarafından oluşturularak gerçekleştirilmiş olan planlı bir Amerikancı darbedir. Bu nedenle, 12 Eylül sabahı sağ-sol çatışmaları diye bir şey kalmamıştır. 12 Eylül solu ezmiş, bu arada MHP ve ülkücüleri de kısmen vurmuştur, binlerce kişi tutuklanmış, askeri cezaevlerinde işkenceden geçmiş, sakatlanmış, öldürülmüş ve 50 kişi de asılarak idam edilmiştir. Asılanların altısı ülkücüdür. 

General Evren ve yandaşları askeri vesayet sistemini güçlendirmiş, YÖK'ü getirmiş,eğitime ırkçı/gerici (Türk-İslam sentezi) bir nitelik kazandırmış, insanlık tarihinde,belki ilk kez olmak üzere, anayasal dil yasağı getirilmiştir. Çıkarılan yasaya göre, Türkiye'nin tanıdığı ülkelerin birinci resmi dilleri dışındaki diller yasaklanmış diller kapsamındaydı. 

Bu da 12 Eylül generallerinin ne denli gerici, ırkçı ve anı zamanda dünyadaki gelişimlerden habersiz kişiler olduklarını gösteriyor. 

Antidemokratik hükümlerle dolu bir siyasal partiler yasası ve partilerin milletvekili çıkarmaları için de yüzde 10 barajı getirildi. Bu da sosyalist solu ve Kürtleri parlamento dışında tutmak için getirilmişti. İşin tuhafı, 12 Eylül'ün yüzde 10 barajı, bütün partilerce de benimsenmiş ve 30 yıldan bu yana korunmuştur, tıpkı 12 Eylül anayasası gibi. Sonuç, temsilde adalet ilkesinin partilerce benimsenmediğini ve içselleştirilmediğini gösteriyor, yani her parti kendine demokrattır. Barajı benimsediler, ancak baraj ANAP, DYP, MSP ve DSP'yi sandığa gömdü, CHP ve MHP'yi de bir iki dönem parlamento dışına  itti. Sonunda Kılıçdaroğlu baraj yüzde 7 olsun dedi, ama bu kez  Ak Parti buna yanaşmıyor. 

*** 

Ak Parti İktidarı 

Ak Parti iktidarı ile birlikte, daha önce Ecevit hükümeti tarafından başlatılmış olan demokratikleşme programı devam ettirilmiş, AB ile katılım müzakereleri başlatılmıştır. Ekonomide istikrar programı da devam ettirilmiş, özelleştirme süreci hızlandırılarak yeni kaynaklar yaratılmış,yabancı yatırımlar ve turizm teşvik edilmiş, bu da ulusalcıların tepkilerine yol açmıştır. Bu sayede fert başına ortalama milli gelir 2,500 Dolardan 10,000 Doların üzerine çıkarılmıştır. Ancak gelirler arası uçurum da derinleşmiş, bir kesim aşırı zenginleşirken yoksul sayısı artmıştır. Önlenmediğinde, bu durum yeni sorunlara ve patlamalara yol açabilir. 

Kürt ve diğer topluluklar konusunda da bazı küçük iyileştirmeler yapılmış, Kürtçe bir kanal (TRT-6) kurulmuştur, ancak DTP kapatılmış, KCK denilerek seçilmiş Kürt belediye başkanları tutuklanmış, bileklerine kelepçe takılarak aşağılanmış ve teşhir edilmişlerdir. Bu bir ırkçı tezahürdür. Askerin ve yargının vesayeti, yoksulluk ve işsizlik sorunları yanında Kürt sorunu,ülkenin çözüm bekleyen en ağır sorunu olmayı sürdürüyor. Terör yeniden hız kazanmıştır.    

Yine de ekonomik ve sosyal gelişime koşut olarak, demokratikleşme,bir ölçüde de olsa güçlenmiştir. En önemlisi olarak da Erdoğan iktidarı demokratikleşmenin zorunluluğunu anlamış görünüyor. Bu bağlamda asker ve yargı vesayeti de dizginlenmeye başlanmıştır. Gerici/ulusalcı A.Necdet Sezer'den boşalan Cumhurbaşkanlığına, 2007'de, asker, yargı/Anayasa Mahkemesi ve militarist cephenin muhalefetine karşın, Başbakan Erdoğan'ın önerisiyle, hoşgörülü ve demokrat bir kişilik olan Abdullah Gül seçilmiş, böylece militarizmin bir kalesi düşürülmüştür. 

2007'den sonra Erdoğan hükümeti reform programını yavaşlatmış, karşılığında Çiller dönemi cinayetleri benzeri cinayet ve bombalamalar yeniden başlamıştır, Trabzon, Malatya ve İzmir'de Hıristiyan din adamları katledilmiş ya da yaralanmış, 'Agos Gazetesi' sahibi ve yazarı Hrant Dink güpegündüz sokakta katledilmiştir. Ancak yüz bini aşkın kişi “Hepimiz Hrant Dink'iz!,Hepimiz Ermeni'yiz!” sloganlarıyla yürüyerek, Hıristiyan azınlığa sahip çıkılmıştır. Onur verici ve geleceğin barışçı dayanışmasını muştulayan bir gelişmedir bu. 

Bu ve benzeri cinayet ve saldırıların militarist örgütlerce yaptırıldığı biliniyor. Basının, özellikle Taraf Gazetesi'nin açıklamalarıyla, devlet içinde, özellikle askerler arasında yuvalanmış olan terörist çetelerin varlığı ortaya çıkarılmış, bu kişiler tutuklanmaya başlanmıştır. Genelkurmay ise,bunları gizlemeye çalışmış ancak iktidarın dik duruşu, cesur gazeteci ve yazarların kararlı tutumu sonucu başarısız kalmıştır. 

Bu bağlamda, bu satırların son düzetmelerinin yapıldığı  8 Ağustos Pazar günü,g ünlerdir bekletilen  iki önemli komutanlık için adların belirlendiği, atamaların da akşama Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün imzasına sunulacağı açıklanmıştı. 

*** 

12 Eylül Referandumu 

12 Eylül 2010'da referanduma sunulacak anayasa değişiklik paketi, elbette yeterli bir paket değildir, ama önemlidir ve yeni bir anayasanın hazırlanmasının önünü açacak bir niteliktedir. Toplum üzerindeki asker ve yargı vesayeti azalacaktır. Paketten  çıkacak sonuç budur. Daha fazlası, şimdilik yapılamadı. Bazıları yapılabilir sanıyor. Yanılıyorlar. 30 yıldan beri yapılamayan bir şey, şimdi yapılmaya çalışılıyor. Ak Parti içinde bile muhalefet var. Bunu anlamak gerekir. 

1993'te, öldürülmesinden bir hafta önce, hemşehrim olan bir gençle karşılaşmış, çay içmiş, bir süre söyleşide bulunmuştum. Kendisine Türkiye'deki sistemin dünyanın en ırkçı ve en gerici sistemi olduğunu, ırkçı Güney Afrika'dan da beter bir nitelikte olduğunu söylemiştim. Bu Çerkes arkadaş aynı zamanda bir Türkiyeci, bir devrimci (milliyetçi), bir dev-solcu idi. Şiddetli bir itirazda bulundu.”Olamaz,Türkiye,Güney Afrika'dan beter durumda olamaz” dedi, ”Olur” dedim. ”Güney Afrika'da dil yasağı var mı? Yok. Siyahi nüfusun varlığı yadsınıyor mu? Hayır. İğreti de olsa, Siyahi devletler, Bantustanlar var mı? Var. Türkiye'de bunların hiçbiri yok. Kürt yok, Çerkes yok, dilleri de yok ama bu yokların hepsi de yasak. Aziz Nesin'in  'Yaşar ne yaşar ne yaşamaz'ı gibi bir durum. Bu faşizmin gizlenmiş ve çok daha bilinçli olan bir biçimidir” dedim ve ekledim: ”Güney Afrika'nın bizden de önce demokratikleştiğini görürüz”.  

Arkadaş düşündü ve sonunda bana hak verdi. Ne yazık ki, Güney Afrika'nın demokratikleştiğini görmeye ömrü yetmedi bu kardeşimizin. 

Türkiye'deki ittihatçı/ulusalcı/Türkçü yapılanma asırlık bir geçmişe dayanıyor, köklü. Partisi de CHP. Birçok kesim bunun farkında bile değil. Baykal'ın gitmesi ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun gelmesiyle, değişebilecek bir yapı değil bu. 

Dersim Harekatı sırasında gaz kullanıldığı ve en az 20 bin sivilin katledildiği, kurşuna dizildiği yazılıyor. Katliamlar CHP iktidarı döneminde gerçekleşti, CHP Genel Başkan yardımcısı Onur Öymen, parlamentodaki konuşmasında katliama sahip çıktı ve katliam politikalarını savundu. Bir tek CHP'liden olsun çıt çıkmadı, katliama sessiz bir onaydır bu. Kemal Kılıçdaroğlu Tunceli'den tepki koymak istedi, çarçabuk susturuldu. CHP dediğin işte budur, Canan Arıtman'lardır. 

*** 

Öğretmenlik günlerimden bir kesit 

Faşizmden demokrasiye geçiş,kestirip atmakla olur. Özeleştiri yapmadıkça, bir faşist demokrat olamaz. Faşistler sürekli kötülük üretirler. Yeri gelmişken bir anımı özetleyeyim:

Dört günlük Aralık 1969 Öğretmen Boykotu'na katılmam nedeniyle Antalya Aksu İlköğretmen Okulu'ndan Kumluca Ortaokulu'na sürülmüştüm. 

O yıllar, kendisini devrimci sanan birçok öğretmen, aslında politik bilinç yönünden çok yetersizdi, kimseyi suçlayamam, ülke düşünce açısından çoraktı ve dünyaya kapatılmıştı. İlerici, devrimci olmak bir modaydı da. Öğretmenlerin birçoğu çocuk gibiydi ve kolayca oltaya geliyordu. Örneğin, Atatürk'e bile sosyalist diyenler vardı. Tekel kibriti ve birası devrimci olmanın koşullarından sayılıyordu. 

Okuldaki bilinçsiz ortamdan yararlanan sağcı eğitim şefi, fanatik din bilgisi öğretmeni ve askerlik dersi için gönderilen Hendekli/Gürcü ve ülkücü bir yedeksubay asteğmen, okulun öğrencilerini, elbirliğiyle zehirlemişlerdi. Gerici kervana katılmamış olanlar, benim sınıfına girdiğim ve sürgün öncesinde demokratik terbiye vermeye çalıştığım eski öğrencilerimle sınırlanmış gibiydi. Benden önce okulda iki kez, iki üç yıl arayla toplu  soruşturma yapılmış ve öğretmenlerin birçoğu okuldan sürülmüşlerdi. Bunlar da ileri geri konuşmaları ve ülkede bir hoşgörü ortamı bulunduğunu sanmaları yüzünden başlarına gelmişti. Kumluca'ya sürülmüş olmam nedeniyle de, o sıralar okulda singin bir durum vardı, anlaşılan bu üçlü de, öğretmenlerin pasifliğinden yararlanmıştı. 

Bir ara anımsatma:Mustafa Kemal,kitabına uydurularak İttihatçıların son Maliye Nazırı Cavit Bey'in asılmasını İstiklal Mahkemesi yargıçları Kel Ali ve Kılıç Ali'den ister.Mustafa Kemal'e göre muhalefetin beyni Cavit Bey'dir.İnönü uyarır, 'Cavit Bey,bir çiftlik alıp köye çekil ,politika ile ilgini kes ya da yurt dışına çık' diye,ama dik kafalı Cavit Bey'e dinletemez, 'Bir suçum yok ki,niye korkayım' gibisine davranır.Sanki yargıda adalet varmış,suç yaratılamazmış gibi.Cavit Bey, sudan bir gerekçeyle Ankara'da asılır.Onunla birlikte asılan üç kişi daha vardır:Çerkes İsmail Canbulat (Hatko),Rüştü Paşa ve Halis Turgut.Bu üçü ilkin 10'ar yıl hapse çarptırılırlar,ama 10 yıla itiraz etmeleri üzerine cezaları idama çevrilir  ve üçü de aynı gece asılır.Asılan bu dört kişi hala bir yargı ve adalet kaldığını sanıyor olmalıydılar. 

1970 yılı Nisan sonunda, sürülmüş olmama karşın beni adeta bağrına basan, halkı konuksever  Kumluca'dan, Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararıyla  geri döndüm. Yaz tatili Antalya'ya dönüşümde de okul müdürünü ayrılmış, sağcı/milliyetçi eğitim şefini de müdür yapılmış olarak buldum. Okulun disiplin kurulu üyeliğine seçildim. Sağ duyu galip gelmiş olmalıydı. Bu arada sağ görüşlü öğrenciler örgütlenip sol görüşlü ve Alevi kökenli öğrencileri bir bir kıstırıp dövmeye ve terör uygulamaya başlamışlardı. Din bilgisi öğretmeni de Muşlu Kürt öğrencilerden nurcu bir grup oluşturmuştu. 

Vartolu öğrenciler ise saygılı ve kurallara bağlı idiler. Disiplin Kurulu olarak saldırganları bağışlamıyorduk. 

Derken,12 Mart 1971 Askeri Müdahalesi geldi,gericiler korkup sindiler. Müdür de bir numaralı devrimci kesildi, 17 Nisan Köy Enstitüleri gününde Antalya radyosunda övücü bir konuşma bile yaptı. Herkes ordu subaylarını/generalleri  devrimci sanıyordu çünkü. Dev-Genç bile muhtırayı desteklemişti. Okul müdürü de 'ortama' ayak uydurmuştu. 

Daha önceleri müdür öyle değildi, birçok kez kışkırtmalara müsamaha gstermemesini ondan istemiştim. Her seferinde 'Olur' diyor ama, el altından kışkırtma ve tertiplerine devam ediyordu. Faşistin durmayacağını, durduğunda da 'paslanacağını' öğrenmiştim. Müdür'ün şimdiki tavrına da inanmıyordum. 

Hükümet programı okundu, CHP'den devşirme Başbakan Nihat Erim, sanki Hitler  imiş gibi tehditle savuruyordu. 

Kapsamlı bir sıkıyönetim ilan edildi, Mayıs ayında öğretmen avı ve tutuklamalar, ünlü Balyoz Harekatı başlatıldı. Müdür beni liste başı yapıp emniyete ihbar etmeyi ihmal etmemişti tabii, ama işe yaramadı. TÖS (Türkiye Öğretmen Sendikası) dışı bir örgütle ilişkim yoktu.  

Müdür yine durmuyor, Alevi ve solcu bildiği öğrencilerle ve benim dışımdaki bazı öğretmenlerle uğraşmaya başlamıştı. Anlaşılan benden bıkmış olmalıydı. Bu arada çok sevdiğim birkaç öğrenci, galiba bazıları Alevi idiler,” Allahsızlık, dinsizlik ve komünistlik” propagandası yapıyorlar diye bir Kürt öğrenci tarafından ihbar edilmişti, ihbarcının tanıkları da vardı. İfadeler birbirine uygundu. Öğrenciler ise, suçlamaları kabul etmiyor ve gözyaşı döküyorlardı. İş karara kalmıştı. 

“Bu koşullarda bizim yapabileceğimiz başka şey yok,yapabileceğimiz bu öğrencilerin okul ile ilişkilerini kesmektir” dedi disiplin kurulu başkanı. Başkan müdür başyardımcısı idi, dürüst biriydi. 

O an sanki bir mucize yaşadım,beynimde bir elektriklenme oldu. ”Çağırın dilekçe sahibi öğrenciyi” dedim. İhbarcı ve tanık ifadeleri bizden önce başkan tarafından yazılı olarak alınmıştı, sınıfına girmediğim ve bir yıl da uzakta kaldığım için adlarını bilmediğim öğrenciler çoktu. İhbarcıyı hemen tanıdım: 

Bu öğrenci 1966 Varto Depremi üzerine okula gönderilen Muşlu öğrenci grubundandı, Türkçesi bozuktu. Garibanlar diyerek sahip çıktığım ve kolladığım öğrencilerdendi. Dilekçeyi ben okudum ve o da yeniden yazdı. Her iki dilekçeyi karşılaştırdım, ortak olan, imzaydı, dilekçe yazısı başka bir elden çıkmaydı. Sıkıştırdım, komplo ortaya çıktı, çocuklar kurtuldular.  

*** 

'Can çıkar da huy çıkmaz' demişler. Müdür durmadı. Komplo üzerine komplo kuruyordu, sonunda kendisini şikayet edeceğimi yüzüne karşı söyledim ve karşılıklı sert sözler söyledik. Durumun ciddiyet kazanması üzerine, müdürün en yakını görünenler bile onun sırlarını, komplo, kumar ve rüşvete değin bana döktüler. Şikayet dilekçemi verdim ve 15 Ekim 1971'de askere gittim. Müdür, sonunda aradığını buldu, öğretmen olarak Savaştepe İlköğretmen Okulu'na sürüldü. Fırsat olursa bütün bunları ileride genişliğince yazmayı düşünüyorum… 

Demek istediğim şu, demokratik kurallara bağlı kalındığı ve dürüst olunduğu sürece, Türkiye'de çok şey başarılabilir ve değiştirilebilir. O aşamaya geldik ya da gelmek üzereyiz. Bunun için, daha güzel günler için  değişime 'Evet', CHP ve MHP'nin engellemelerine, statükoya da 'Hayır' diyoruz. 

*** 

12 Eylül Referandumu 

Demokratik kurallardan sapan generallerinin nasıl dökülmekte olduklarını görüyoruz.

Elbise giymek, apolet takmak, kışlaya gidip gelmek,akşama ordu evinde kadeh tokuşturmak, politika yapmak ve darbe planlamak askerlik olmaz. Politika askerin işi değildir,herkes önce kendi işine bakmalıdır. 

Sözümüz dürüst subay ve generallere yönelik değildir, böyleleri de vardır, bunu yedeksubaylık dönemimden ve medyayı bilgilendiren personelden de bilirim. 

İsrailli subaylar öyle midirler? İsrailli Çerkes subaylarla çok görüşmüşlüğüm var. Her biri pırıl pırıl birer gerçek asker, bilgililer, ağızları bozuk değil, Çerkesçe de dahil birkaç dil biliyorlar. Ağızlarına içki bile koymuyor, namaz da kılıyorlar. Adıge/Çerkes olduklarını da asla unutmuyor, saklamıyorlar.İsrail hükümeti onları, bizdeki gibi, Yahudi olmaya da teşvik etmiyor. 'Çerkes isen Çerkes olarak kal' anlayışı hakim. Gıpta ile bakmamak elde değil. 
 

Örneğin, Türkiye'de Kafkasya'daki Çerkeslerin gerçek durumunu,tarihini doğru dürüst  bilen bir Çerkes subay bulabilir miyiz? Bilemiyorum, ama İsrailli Çerkes subaylar çok şeyi biliyorlar ve gerçekten de askerlik yapıyorlar, aynı zamanda her biri birer meslek sahibi, okumuş, örneğin mühendis . 

Fark bu. 

CHP Başkanı Kılıçdaroğlu, 'Askerin teamüllerine karışmayın' diyor, ne demektir bu? Kur'an hükmü müymüş teamül dediği şey? Bırakın asker her istediğini kendi yapsın, başıboşluk anlamına gelmez mi bu? Ayrı bir dükalık, bir devlet midir orası? Demokrat bir insan böyle şeyler söyler mi? Ölçü, hukuk kuralları, yasalardır. Ordu sivil otoritenin, hükümetin emrinde kalmalıdır. 

Anayasa değişikliği önemsizmiş, önemli bir şey getirmiyormuş, bunun için de hayır diyecekmiş Başkan Kılıçdaroğlu. Yazık… 

Biz Çerkesler arasında da oltaya takılan, statüko, 1930'lar faşizmi özlemcisi olanlar var, bereket sayıları çok değil. 

Tabaktaki yemek hep birden değil, lokma lokma yenir. Şu an yapılabilen de budur, bu kadarlık bir anayasa değişikliğidir. Asker ve yargı cenderesi altındaki Türkiye, bazılarınca  İsviçre mi sanılıyordu yoksa? CHP'nin düzenden/statükodan bir yakınması yok, ama bizim var, onun için, 'Evet'. 

Kimse düş görmemelidir, 12 Eylül'de 'Evet' çıkmaması, Ergenekon'a yol verilmesi, Ergenekon sanıklarının yakalanmasıyla sinmiş/duraklamış olan politik cinayetlerin yeniden patlak vermesine yol açacaktır. İç ve dış yorumlar da böyle. Bu ülkede cinayete teşne kişiler var. Bu ülkede 1990'larda emirle ve askerler eliyle işlendiği söylenen 17,5 bin faili meçhul cinayet var, hala sorun aydınlatılmış değil. 

Toplumsal barışın korunmasını,demokrasinin gelişmesini istiyorsak, belli bir üst grubun, sadece beyaz Türklerin değil, bütün yurttaşların ortak evi olacak bir Türkiye istiyorsak, 'Evet'. Halkımızın büyük bir çoğunlukla 'Evet' diyeceğinden de hiçbir kuşkum yok…


Bu yazı toplam 3447 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net