Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
21 Mayıs'a Doğru Soykırım, Deportasyon ve Bazı Kavramlar Üzerine
12 Mayıs 2010 Çarşamba Saat 13:24

‘.. Çerkes mantalitesine (göre) herkes eşit (..) “Başkanlık” (..) Rusya kanunları gereği (zorunlu olan) bir mevki’dir sadece.

Ç'eş Ruslan

 

Hepimiz bu yıl dünyanın her bir yerinde 21 Mayıs'ı anmanın yoğunluğu içindeyiz. 21 Mayıs'a anlamını kazandırmak için, öncelikle geçmişi anımsamak, soykırım, etnik temizlik ve deportasyonu bilince çıkarmak ve kavratmak, günümüz sorunları üzerinde de durmak gerekir.

 ***

 Sürgün ve Deportasyon

Önce şu noktayı vurgulamalıyız. Çerkeslerin başına gelen olayı tanımlarken, önceleri ‘muhaceret’,bu son yıllarda ise  'sürgün' deyimini kullanıyoruz. Bana göre yetersiz bir deyimdir sürgün. Şimdilerde, olanın ‘etnik temizlik’ ve  soykırım olduğunu söylemeye başladık.

Sürgün, bir birey ya da bir topluluğun ya da bireylerin ya da toplulukların, aynı devlet sınırları içinde kalmak üzere, bir ceza ya da güvenlik önlemi karşılığı olarak bir yerden başka bir yere nakli olayıdır. Ceza kalktığında sürgün de sona erer. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı içinde Volga Almanları, bazı Şapsığlar, Kırım Tatarları, Kalmık, Karaçay, Balkar, Çeçen ve İnguşlar, bir ceza karşılığı olarak, özerk yönetimleri de kaldırılarak topraklarından alınıp devlet tarafından Sibirya, Kazakistan, Kırgızistan, vb yerlere sürüldüler. 1956’da da son beş halkın itibarı ve eski özerklik statüleri iade edildi.

Oysa,1860-1861'de alınmış olan Rus hükümet kararı ,'sürgün' niteliğinde bir karar ile sınırlı değildir, örneğin Karadeniz kıyısında ya da dağlarda yaşayan Çerkeslerden çok küçük bir azınlığın, herhalde 40 bin kadarının Kuban ve Laba ırmakları solunda gösterilen yerlere yerleşmelerine izin verildi, bu bir 'sürgün' olayıdır. Ancak bu insanlar Rusya yurttaşı değildiler ve bir suç işlemiş de değildiler. Sonuç, Ruslarca bir insanlık suçu işlenmiştir.

Bu 40 bin kişi dışındaki 2 milyonluk asıl Çerkes nüfusuna yapılan uygulamayı ise, bir 'sürgün' olarak nitelendiremeyiz. Bu olay, bir sürgün değil, daha ağırı ve geri dönüşü de olmayan bir deportasyon (sınırdışı etme) olayıdır, yani farklı bir ırki ve dini topluluğu, farklı bir ulusal nüfusu,-istavroz çıkarıp Hıristiyan ve Rus olmayı kabul edenler dışında-, ayırım gözetmeden, kendi öz ve tarihi topraklarından çıkarıp bir devletin sınırları dışına çıkarma, başka bir devletin topraklarına kovma olayıdır.

Ülke dışına çıkarma olayı ve dahası ülke içinde yer değiştirme olayı bile, herhangi bir suç işlememiş olan sivil bir halka, savaş koşulları içinde ve askeri yöntemlerle uygulanmıştır; her iki biçimiyle de uygulama, tartışmasız bir etnik temizlik olayıdır; tartışmasız bir biçimde insanlığa karşı işlenmiş suçlar ve dahası soykırım suçları kapsamına girer. Suçlu ve sorumlu olan taraf ise, Rusya Devleti makamlarıdır.

Türk’ü, İngiliz’i, vb sorumlu tutmanın anlamı yoktur. Türkler Çerkesleri dağıtarak eritmeyi ve etkisizleştirmeyi, onlardan yararlanmayı amaçlamışlardı. Bu da ayrı kategoride sayılabilecek bir gerici politika idi.

Bu tür uygulamalar sonucu, arada yüz binlerce Çerkes öldürülmüş ya da ölmüştür.

***

Eski Çerkesya, Diller ve Çerkesya Yurttaşı Topluluklar

15-16.yüzyıllarda Çerkesya sınırları kuzeyde Don Irmağından, Azak Kalesi'nden (Аскъал) Maniç Çukurluğu boyunca güneydoğuya, bugünkü Çeçenya'ya değin uzuyordu. Çok geniş bir ülkeydi. Çerkesleri asıl vuran olay, veba salgınlarıdır. Veba sonucu nüfus azalmış, bu da zayıflamayı getirmiştir. Örneğin 1828’de, Anapa düşerken bile ağır bir veba yıkımı yaşanmıştı.

Kuzey sınırı, 1774'te Kabardey'in, 1783'te de Kırım Hanlığı'nın/Devleti’nin Rusya’ya ilhakı sonucu, güneydeki Kuban Irmağına değin gerilemiştir. Bağımsız Çerkesya, Kuban Irmağının güney/sol yakasındaki toprakları, Kuban ırmağı ağzından bugün Abhazya'da bulunan Bzıb Irmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyılarını kapsıyordu.

1783 sonrası Çerkesya'sında özerk topluluklar bulunuyordu. Bu toplulukların hepsi kardeş ve eşit haklı insanlar/topluluklar olarak algılanıyorlardı. Irkçılık ve ayırım gibi şeyler Çerkesya’da geçerli olmayan şeylerdi. Geçerli ve en yaygın olan  dil de Adıgece idi. Adıgece lehçelere ayrılıyordu, en yaygın olarak konuşulan lehçe ise Şapsığca idi ve Karadeniz kıyısında yaşayan çok dilli  toplulukların –Adıge,Vıbıh ve Cigetlerin- ortak  iletişim diliydi. Adıge lehçeleri içinde Şapsığ ve Kabardey lehçeleri –çok daha önceleri komşu idiler- daha az sesli olmaları nedeniyle olmalı, Vıbıh dili ile diğer Adıge lehçelerini ve ayrıca bazı Abazin lehçelerini asimile etmişlerdi. Ancak çok daha az sesi olan Karaçayca ise bir kısım Çerkesleri/Adıgeleri ve Abazinleri asimile ederek genişlemiş olmalıdır. Durum onu gösteriyor, bu durumun genişliğince incelenmesinde yarar vardır.

Ses sayısı daha az olan diller, sesi daha çok olan dilleri asimile edebiliyorlar. Sözgelişi Sumer, Elam, Hatti ve Urartu gibi çok sesli ve akraba olan eski diller asimile yoluyla silinmişlerdir. Bu dillerin yazılı edebiyatları da vardı. Karşılaşma sonucu Sami ve Hint-Avrupa kökenli diller o dilleri eriterek silmişlerdir. O halde dillerimiz gül gibi çabuk solabilen nazik dillerdendir. Çünkü bu sonuncular –Kafkas kökenli olmayan diller- yerli dillerdeki fazlalık sesleri çıkaramıyorlar ama çok sesliler az sesli dilleri telaffuz edebiliyor, öğrenip konuşabiliyorlardı.

O halde Kafkas dillerinin bilinçli bir biçimde devlet tarafından koruma altına alınmaları gerekir. Bu durum –çok seslilik-bu dillerin zayıf diller oldukları anlamına gelmez. Ünlü dilbilimcimiz Prof.Bırsır’dan dinlemiştim: “Batırbıy, öyle bir güçlü diliniz var ki, eğer Rus sayısı kadar bir Adıge sayısı olsaydı, dünya dili İngilizce yerine Adıgece olurdu” demişti bana Kafkas dilbiliminin kurucusu Prof.Arnold Çikobava.

Çerkesya'da Kuban Irmağı kuzeyinden gelmiş, sığınmış bir Nogay topluluğu da bulunuyordu.

1806-1812 Osmanlı -Rus Savaşı sonucu güneyde, Karadeniz kıyısında bulunup Osmanlı korumasında olan İmeretya/Açıkbaş Krallığı, Mingrelya ve Abhazya Prensliği toprakları Rusya’ya bağlandı.

Ruslar 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında,1828'de Karaçay yöresini ilhak ettiler;10 yıl sonra,1838'de doğudan batıya doğru ilerleyerek Laba Irmağına ulaştılar. Adıgelere-Besleney, Mehoş vb gibi Adıge topluluklarına geniş çaplı bir soykırım ve etnik temizlik uygulandı. Bugün Laba doğusunda 4, batısında da 1 Besleney köyü kaldı, diğerleri Türkiye'ye gitmek zorunda bırakıldı. Kafkasya'da tek bir Mehoş köyü bile kalmadı, hemen hepsi, -bazı aileler dışında- Türkiye’ye gönderildi.1783 öncesinde, Kuban Irmağı kuzeyinde yaşarken yok edilen Xeğak’e (ХэгъaкIэ) ve Jane gibi topluluklardan söz etmiyoruz. Onlar da soykırıma uğradılar.

Adıgelerin güneyinde, dağlarda, akarsu kaynak bölümlerinde yaşayan Abaza/Abazinlere gelince, onlar 1838'de boyun eğdiler. Bu insanlar bugünkü Karaçay-Çerkesya'ya,Besleneylerin yanına yerleştirildiler. Abaza çoğunluğu ise, daha sonraları, 1860’larda Türkiye'ye göç etti, ettirildi. Besleney ve Abaza köylerinin yanına Kabardey'den göçmen Kabardeyler getirildi, onlar için de köyler kuruldu.

Buralarda yaşayan topluluklar için alınmış bir resmi deportasyon kararı yoktur, 1783 Adıge ve Nogay soykırımları ile buradaki uygulamalar, daha çok, 1864 deportasyonunun bir ön provası sayılabilirler.

Çerkesya'daki bütün topluluklar Adıge geleneğine/yasalarına bağlıydılar. Topluluklar özerktiler ancak bir sistemin içindeydiler ve o sisteme sıkı sıkıya bağlı idiler. Örneğin, çoğu kez 'savaşa katılıp katılmamak gönüllülük esasına bağlıydı' denir, kısmen doğrudur, ancak gerçek durum, her zaman öyle değildi. Yurt savunmasına katılma sorumluluğu/zorunluluğu vardı, gelenek kişiyi ya da topluluğu buna zorluyordu. Bir toplantıda şöyle dendiğini okumuştum: Şapsığ ve Natuhay toplantısında Rusya'ya boyun eğmeme kararı alınmıştı. Aklımda kaldığı kadarıyla şu da söylenmişti:'Abzahlardan (Абдзах) savaşa katılmalarını isteyeceğiz, katılmamaları durumunda onlara da saldıracağız...' .Abzahlar zaman zaman Ruslarla mütareke/ateşkes durumları yaşıyorlardı. Ruslarla sürekli olarak savaşanlar ise Şapsığlar ve Vıbıhlar idiler.

Demek ki Çerkesya’da 'Bana ne?' deme ‘özgürlüğü’ yoktu. İşte bu birlik anlayışı ve yaptırım gücü, Çerkesya’nın 1829-1864 arası 35 yıl, bir başına direnmesini sağlamıştır, bunu dış yardımsız Osmanlı İmparatorluğu bile başaramazdı. Farkı algılamak gerekir. Rusların doğuda Erzincan’a, batıda Edirne ve berisine gelmiş olması da bunu kanıtlıyor. Osmanlıları büyük devletlerin lehte müdahaleleri, yani stratejik denge/tampon olma durumu kurtarmıştır.

Elbette bazı toleranslar, bir anlayış da vardı. Örneğin sınırda yaşayan küçük topluluklara karşı daha müsamahalı davranılıyordu.

1838-1864 arasındaki direnişte Şapsığ, Abzah ve Vıbıhlara asıl yük binerken ve bu topluluklara ödün tanınmazken, bazı topluluklara da daha yumuşak davranılabiliyordu. Ruslara karşı savaş ve misillemeler, bu üç topluluktan, daha az olarak diğerlerinden gönüllülerin katılımıyla Şapsığ, kısmen de Abzah toprakları üzerinden yürütülüyordu. Zayıf toplulukların toprakları üzerinden pek savaş verilmiyordu, küçük toplulukların başları belaya sokulmak istenmiyor olmalıydı.

Örneğin, doğuda Kuban ve Laba boyundaki küçük toplulukları, Bjeduğ, K’emguylar, vb ile güneyde, Karadeniz kıyısında Ruslarla sınırı ve teması olan Cigetleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Sayıca az ve sınırda olmaları nedeniyle, onların aktif olarak savaşa katılmaları ve sorumlu tutulmaları da düşünülemezdi, Ruslar zayıflara sert misillemeler uyguluyorlardı. Adıgelerin profesyonel, yani daimi olarak ayakta tuttukları bir orduları yoktu, o koşullarda olamazdı da. Bu gibi nedenlerle onlar Ruslarla bir tür mütareke/ateşkes durumları yaşıyorlardı:

Örneğin, 26 Mart 1864'te General Geyman'ın yanına Cigetlerin temsilcileri geldiler. Cigetler 10 bin dolayında nüfusu olan küçük bir topluluk idiler. General’in "Niçin geldiniz?" sorusuna, Cigetlerin önderi Geç Reşid,"Biz Cigetiz... özgür bir halkız; hiçbir zaman hiç kimseyle açıkça savaşmadık ve hiçbir zaman kimseye boyun eğmedik... Kalmamıza izin verirsen... çok iyi olacak; göç etmemizi emredersen... Türkiye’ye gideriz" (Semen Esadze, Çerkesya'nın Ruslar Tarafından İşgali,s.118).

Bu da durumu açıklamaya yeter.

Özgür Çerkesler arasında, Adıge sivil toplum önderlerinden Ç'eş Ruslan'ın yerinde belirttiği gibi, ‘herkes birbirinin eşitiydi’. Dünyanın herhangi bir yerinde bunun bir örneği, böylesine gelişmiş bir eski insanlık anlayışı örneği var mıydı? Bilemiyorum. Tabii günümüz anlayışı ile olaya bakılmamalıdır, bazı topluluklarda kölelik kurumu da vardı.

Çerkesya'da toplulukları kapsayan bir birlik ruhu vardı, ayırım yoktu, tek bir Çerkesya anlayışı vardı. Öyle kolay kolay da Adıge olunamıyordu. Çok şeyi göze almak ve çok şeye katlanmak, örnek insan olmak gerekiyor olmalıydı.”Sen Adıge olamazsın” demek hakaret yerine geçiyordu…

***

Deportasyon ve Çerkeslerin Dışındaki Toplulukların Durumu

1860 yılında Kafkasya'da bir araya gelen 5 Rus generali Karadeniz kıyısının yerli nüfusundan temizlenmesini (etnik temizliği), Rusya’nın stratejik geleceği ve çıkarları açısından zorunlu gördü. Toplantıda alınan bu tavsiye kararı, öneri olarak Rusya Savaş Bakanlığı’na, oradan da Çar'a sunuldu, Çar öneriyi uygun buldu. Karadeniz kıyısının yerli nüfustan boşaltılması uygun bulunmuştu. Kıyıda Natuhay, Şapsığ, Hak'uç, Vıbıh ve Ciget gibi topluluklar yaşıyorlardı. Çar, ertesi yıl listeye doğudaki 260 bin gibi büyük nüfuslu Abzahları da ekledi. 1862'de çıkarılan bir hükümet kararıyla, bu toplulukların topraklarından çıkartılmaları için yoğun bir askeri harekat başlatıldı. Savaş 1863 yılı Kasım ayı başlarında Şapsığların savaşmaktan vazgeçmeleri ile fiilen sona erdi.

Vıbıhlar bir umut olarak dış yardım beklediler ama böyle bir umut kalmayınca direnişten vazgeçtiler (24 Mart 1864).Mayıs ayı gelip Türkiye'ye göç için tanınan süre sona erince, Vıbıhların güney komşuları olan Ahçıpsı, Aibga ve Psıhu köy toplulukları Türkiye’ye gitmek, yerlerinden ayrılmak istemediler. Bunun üzerine üstlerine askeri birlikler sevk edildi.

Ahçıpsı ve Psıhu toplulukları, eşitsiz Rus gücünü görünce direnişten vazgeçtiler, Türkiye'ye göç etmek üzere kıyıya indiler. Birlikler 11 Mayıs günü Aibga köyü üzerine yürüdü. Aibga köyü, coğrafi durumun yardımıyla, akşama değin süren sert bir direnişte bulundu, ancak aynı gün Rusların eline geçti. Ertesi gün köylüler boyun eğdiler, kıyıya inip Türkiye'ye göç ettiler.

21 Mayıs 1864'te de Atkuac köyü’nde (1эткъуадж) ve bu köye ait Kbaada Yaylası'nda (şimdi-Kızıl Yayla ya da Kızıl Çayır) Rusların bilinen dini ayini, zafer töreni ve askeri geçit resmi yapıldı. Kafkas Savaşı'nın zaferle bitirildiği, bazı küçük toplulukların (-Hak'uçların ve onlara katılanların-) direnişlerinin ise, bir önem taşımadığı ilan edildi.

Hak’uçlar direnişlerini yıllarca, yok olana değin sürdürdüler. Ruslar Hak’uç korkusuyla yıllar boyunca Karadeniz bölgesine yerleşememişlerdi.

***

Günümüzde Durum Nedir?

Bazıları eski Çerkesya yurttaşları olan Karaçay, Balkar ve Abazinlerin, tıpkı Adıgeler gibi Çerkes sayılmalarını istiyorlar. Kulağa hoş geliyor. Ancak bu iş, tek taraflı istemekle olabilir mi? Bu yeter mi? O topluluklar kendilerini Çerkes olarak kabul ediyorlar mı? Sanmıyorum. O topluluklar ve mensupları uzun bir süre, Adıgeler tarafından Adıge olarak değerlendirildiler ve bir Adıge gibi saygı da gördüler. Sonuç alınabildi mi?

İlginç bir örnek: Çerkesya sınırları dışında bir bölge olmakla birlikte, Abhazya’nın ulusal yazarı Gulia Dırmıt, “Ben önce Adıge’yim, ondan sonra Abhaz’ım” diyordu…

O topluluklar kendilerini Çerkes olarak görüyorlar mı yoksa ayrı milliyet olma arayışları içindeler mi? Abaza/Abazin nüfusu 40 bin, Karaçay-Çerkesya’da 13 bin nüfuslu bir Abazin rayonu da var. Karadeniz kıyısındaki eski Ciget arazisi ya da Gagra yöresi de, Rusya’da değil, bugün Abhazya sınırları içinde.

Peki bu durumda Abazinler ne istiyor olabilirler? Karaçay kartını mı oynamak istiyorlar? Bilemiyoruz. Adıge birliğine katılmadan yapacakları bir talep muhatap bulabilir mi?Saflara katılmadan,mikro-milliyetçilikle bir yerlere varabilir, bir başarı  sağlayabilirler mi? ‘Çerkesya halkları’ gibisine bölücü sloganları öne sürmek, birliği parçalamak, bütün bunlar güçten düşmek ve safları zayıflatmak anlamına gelmez mi?..

Çerkes Soykırımı, aynı zamanda bir simgedir de, Çerkes Soykırımı’nın tanınması demek, Kafkasya’daki tüm haksızlıkların son bulması demektir. O anlama gelir.

Örneğin, Türkiye’deki ana amaç demokratikleşme ve AB’ne katılmadır. Demokratikleşme her türlü özgürlüğü içerir ve getirir. Ayrıca Kürt, Alevi, Ermeni, Süryani, Roman açılımı demeye gerek var mıydı? Nereye ulaşıldığı da ortada, bunlar askıya alındı. Her ün şehit tabutları gelmeye, bakanlar yuhalanmaya ve yumruklanmaya başlandı. Sıranın yakında generallere geleceği söyleniyor…

Ünlü dilbilimci Prof.Bırsır Batırbıy’ın belirttiği gibi, günümüzde bir dilin yaşaması için gerekli olan asgari nüfus 700 bindir. Adıgeler dağınık da olsalar o sayıyı tutturmuş ya da o sayıya yaklaşmış gibiler. Örneğin bir iç yörede yaşayan Kabardeyler 600 bin ediyorlar.

RF soykırımı yadsımaktan, gizlemekten vazgeçer, Adıge ve Kafkas halkları karşıtı politikalarına da son verirse-ki vermek zorunda kalacaktır- soruna adil bir çözüm getirilmiş olur. Bundan her iki taraf da kazançlı çıkar. RF er geç bu gereği anlayacaktır. Bu bir lütuf olmayacaktır, hakkımızdır, istemeliyiz. Demokrasi bütün bunları getirecektir. Rusya bu ‘kirli mirası’ uzun süre taşıyamaz.

Abhazya’daki Abhaz nüfusa gelince, 100 bin, eriyor. Diasporadan güçlü bir dönüş olmazsa, Abhazya girişimi de asimilasyonla, fiyaskoyla sona erebilir. Bugünkü mafya ve soygun düzeni sürdükçe Abhazya’ya kimse yerleşmez. Bazıları ‘Bakın Ermeniler Abhazya ve Adıgey’e yerleşiyorlar ya, niye bizimkiler yerleşmesinler ki?’ diyorlar. Ermeni o düzenin, Rus/Sovyet coğrafyasının insanı, koşulları biliyor, Rusça konuşuyor, yaşamı öyle. Türkiye Kürt’ü İstanbul ya da büyük kentlere gelip, bir süreliğine de olsa, kümes gibi konuta razı oluyor, koşulları biliyor, tek bir odada kalabalık bir aile barınabiliyor. O buna mahkum. Diasporalı Adıge ve Abhaz’dan öyle bir yaşam beklenmemeli, koşullar farklı. Bunu dikkate almamak, kişiyi aptal saymak demek olur-‘Güzeli bana, çirkini sana’ anlayışıyla hiçbir yere varılamaz.

Abhazca’ya da gelince, Abhazca’daki ses sayısı Adıgece’den de fazla, başkalarını asimile etmeye yatkın bir dil değil. Türk’ün ve Rus’un dil midesi geniş, başka dilleri çabuk yutabiliyorlar. Bizimkiler öyle mi? O halde yapılacak olanı, diasporadaki Abhaz nüfusu davet etmek, onları eğitmek, gerçek anlamda onlara sahip çıkmak, adam gibi adam olan bir yönetim kurmaya çalışmak olabilir.

Aynısı biz Adıgeler ve tüm Kafkas halkları için de -RF katındaki talepler olmak üzere- geçerlidir.

21 Mayıs günü Taksim ve Beşiktaş’ta, 22 Mayıs günü de İstanbul Galatasaray’daki Rus Başkonsolosluğu önünde buluşmak üzere. Buralara gelemeyenlerin de Kefken’e gitmeleri ya da bulundukları yerlerde 21 Mayıs’ı anmaları dileğiyle.

21 Mayıs ölümü anma ve yeniden diriliş günüdür.


Bu yazı toplam 5734 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net