

"O kavimler ki,
hakiki yolu buldum sandı, ermeden doğru yola hepsini susturdu ölüm;
öyle bir ukde ki hal etmedi bir kimse onu, vurdular düğüm üstüne bir başka
düğüm…"
Nasruddin-i Tusi
Kaderin kaza olduğu bu dünyaya hesapsız ve günahsız geldik her birimiz.
Endişeden, hüzünden muaf tutulduğumuz ilk anlardaki gibi, yaşadıkça düşlerimize ket vuran karamsarlığın da esamisi yoktu aklımızda, umuda sarılmanın insanı yorduğu anlarda; çarenin eyleme geçirten yanında, karşılığında hayattan hiçbir şey ummamak olduğunu anladık.
Ve hayatta var olmamız için her şey zaten verilmiştir bizlere, sadece yapmamız gereken, içimizde ki bizi, aşikâr ortaya çıkarmaktan ibarettir.
Ancak umulmadık fedakârlıklar tıkanmış cepheye nefes aldırır çünkü…
Tıpkı Cherkessia.net sitesine gelip de toplandığımız gibi. Her sabah ağarmadan gün ışığı, sıcak yataklarımızdan doğrulup dinlediğimiz ezan sesinin ‘’Es-selatü hayrül minen nevm’’ (hala uykuda olan zarardadır – namaz uykudan daha hayırlıdır) uyarısının içimizde yankılanan gerçeğine koşup geldik.
Varsa günahımız tövbe edip, varsa borcumuz helallik isteyip geldik.
Ve buraya öğrenilmiş cahilliğimizi bir kenara itip, durmaksızın yeniden üretilip öğretilen hakkımızdaki cahilliklere meydan okumak için geldik aynı zamanda. Şer de sonuçta, çalışmanın bir ürünüdür, şer’in şimdiki zamanlara kadar güçlü olma sebebi, kötülüğü isteyenlerin, iyiye ve gerçeğe yönelmişlerden daha fazla çalışması ve daha çok örgütlü hareket etmeleri nedeniyledir.
Dengeyi kurduk, hepimiz için daha iyi olanı ısrarla bir araya getirmenin ve gerçek güzelliği ortaya dökmenin zamanıdır şimdiler. Kötüden nefret etmek daha sonrasının meselesi olmalıdır.
Öğretilmiş cahillikler klasmanında, memleket toprağı bereket sağanağına tutulmuş gibidir adeta.
Uygulana gelen karma ekonomik prosedürlerin ve toplum mimarlığına soyunan resmi akıl felsefesinin, toplumu içine düşürdüğü açmazların bir tezahürü gibidir.
Düşünmenin bile 3-5 sene öncesine kadar yasak olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz.
Resmiyet her türlü devlet işleri hakkında düşünmeyi, ulema din hakkında düşünüp yorum yapmayı, toplum mihmandarları ise her türden sosyal hareket ve sosyolojik veri üstünde kafa yormayı yasakladı.
Hukuk ise değme gitsin, her şeyden üstünlük maskesinde, memleket de var olan dokunulmazlık statülerini onayan bir tür Hindu kast sistemini işlevselleştirdi.
Ve aşağılara indikçe görüldü ki az çok güç olabilmiş herhangi bir topluluk kendi hakkında düşünülüp-eleştirilmeyi sürekli engelledi. Halklar da devletlerine benzer, benzetilir sonuçta.
Hani neye layıksan öyle yönetilirsin, kıssadan hissesinin tersine evrilmiş hali.
Güzide medyamızda ülkenin en kritik zamanlarının yaşandığı anlarda bile, ana haber bültenlerinde dansöz oynatıp, cümle alemi oturma odalarına kadar girerek zihin kirliliğine mahkum etmeyi başardı.
Görünüşte her şey serbestti aslında. Mesela mevkute çıkarmak izne tabi değildir, yasal olarak.
Yani bir dergi çıkartacaksanız eğer, bunun için ikametgâhınız sınırlarındaki mülki amirine yazılı olarak bilgi vermeniz yeterli olmaktadır, hatırladığım kadarıyla.
Hadi bakalım 10 sene öncesinde Çerkesce dergi, gazete çıkartında görelim. Görünüşte izin gerekmez, fakat pratikte adamın başına ne gelir, Allah bilir.
Hiçbir şey gelmez ise mevkuteyi bastırdığınız matbaa takibe uğrar.
Yani aslında ‘’keyfiyet’’ hâkimdir her alanda. Milleti canından bezdirende bu keyfiyet halleridir. Halkın yasal olarak hakkı var, fakat hakkını kullanabilme özgürlüğü, vatandaş sınıfına dâhil olabilmiş kravatlı adamların iki dudağı arasında olmuştur daima.
Yaka paça götürüldüğün Karakolun girişindeki boy aynasında yazılıdır; Elbiseni düzelt..! Anaokullarından itibaren yabancı dil eğitimi vermeyi eğitim müfredatına sokan zihniyet, halkın kendi dilini konuşup yazmasına on yıllarca müsaade etmedi. Beslenme çantalarında bile İngilizce yazılar yazan çocuklara, ana dili ne zarar verirdi ki?
Mesela çalışma saatleri de haftada 45 saat denir devlet işlerinde, fakat herhangi bir lüzum halinden kati bahsedilmeden, yani fazla mesai yaptırma hürriyeti amirin tekelindedir.
Canı sıkılırsa sizi, resmi tatilde de çalıştırabilir. Çünkü keyfiyet halinin amirlerde tekel olabilmesi için şöyle bir terim metne uydurulmuştur; ‘’gerekli görülen lüzum üzerine’’… Gelmek zorundasınızdır, önce gelip çalışmak sonrasını takip eden normal çalışma gününde bu fazla mesaiden şikâyet etme hakkınız vardır. Sanki akıp geçen zamanı geriye döndürebilecek bir kuvvet var.
Kanunlarla yönetilenlerden kurum diye bahsedilir, keyfiyete tabi işlerde kurumsallaşma yoktur.
Kanun yapabilmenin, kanunlarla yönetilmenin esası da, genelin içtimai düzenini anlama ve ihtiyaca yönelen idari tedbirleri akıl edebilme becerisinde gizlidir. Siz başkalarına nispet yapmak için literatür şaheseri olan kanun nameler yazıp durun, bu yazdıklarınızla yapmak istedikleriniz arasında uçurum varsa veya yazdıklarınız halkın genelinin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaksa, yazdıklarınızda yaptıklarınızda herkesime ayak bağı olur. Dahası sizde idari yükümlüklerinizi layıkıyla yerine getirememiş, halkın geleceğini karartarak vebal altına girmiş olursunuz. Yazılanlarla yapılmak istenen uyuşmadığı zamanlarda devreye kanunlar yerine; kararnameler, yönetmelikler, tüzükler vs. girer ki keyfiyetin en müstahkem mevkisidir.
Bazı keyfiyet halleri de metodojiye uyarlanarak bilimsellik kazandırma yoluna sevke edilir.
Mesela sırf keyfiyetten dolayı memlekette on yıllardır Kürt yoktur denildi, bunların aslı dağda yürürken kart kurt ses çıkaran Türklerdir dendi. Ve bu sözü doğrulamak için bilimsellik kisvesinde binlerce makale, onlarca kitap yazıldı, yazdırıldı. Sonuç ortada.
Aynı şey Çerkesler için de geçerli değil mi?
Çerkes; kuzey Kafkasya halklarının toplamı imiş…
Çerkes; Adıge-Abhaz birde Adıgelerle Abhazlar arasında ama Abhazlara daha yakın Wubıhların toplamı imiş…
Çerkes; Adıgeler imişşşş…. Miş değil; Çerkes=Adıge demektir zaten. Gözümüzü çıkartırcasına on yıllardır kimlik erozyonuna çanak tutular. Şimdi I am soryy ! siz başka biz başkaymışız diyorlar.
Neden peki?
Mişon ile Salomon aynı iş yerinde çalışan iki iyi arkadaşmış.
Bir öğle molası sırasında, hem yemeklerini yiyip hem de sohbet ediyorlarmış.
Mişon, Salomon’u denemek için sormuş;
Salomon, iki evin olsa birini bana verirsin değil mi?
Evet Mişon veririm.
Peki, iki araban olsa birini bana verirsin değil mi?
Evet Mişon vermez olurmuyum.
Peki, Salomon iki tavuğun olsa birini bana verir misin?
Ne münasebet Mişon vermem..
Neden peki Salomon?
Eee var da ondan…!
Ee adamların şimdi verecek az çok bir şeyleri oldu, onun için affedersiniz, yanlış oldu deyip gidiyorlar.
Mesele Abhazlar değil, Abhazya da değil. Binlerce yıl yaşasınlar topraklarında, özgürce.
Mesele bizim anlayış noksanı yanlarımızda. Umuma muhalefet ederek kuvveyi hata işlemekte ısrar üstüne ısrar gösterme becerisine sahip sıkıntılı taraflarımızda.
Geçen yazısında birisi şöyle buyurmuş ; ‘’.. Türkleşmişler bizim önümüze düşmüş yol gösteriyorlar..’’
Konu elbette ‘’ÇERKESYA’’ nın fikri tezahürü. Nedendir bilinemez bundan rahatsızlar.
Zaten hep rahatsız oldular, Çerkeslerin kendileri için bir şeyler söylemesinden, yapmasından.
Başka işlerden konuşursan, sanırsın ağızlarında peynir var, otuz iki dişleri gözükür, neşelenirler.
Aynı kişilik, Abhazya’ya gemi dolusu 500 kişi ile aşk seli halinde çıkartma yapmayı öneren başka bir yazar arkadaşını kast ederek devamla diyor ki; ‘’.. adam gerçek öneriyi yaptı, ama tık yok, bunlar buralara (Kafkasya) gelemez ki, uzaklardan mavra sıkarlar..’’
Hay ağzına sağlık erdemli kişi, ne güzel özetlemişsin kendini. Ne işimiz var bizim Abhazya da?
Gidecek olan varsa gider, kimse kimseye engel değil. Çerkes olup da, zor zamanlarında Abhazya için maddi manevi samimi çabalarını esirgemeyen Çerkesler hariç tutulmak kaydıyla. Bilimsellik kisvesinde uydurulan kuru gürültülerle, kendini Abhazlardan türemiş ve Abhazya’yı da sürgün geldiği vatanı zanneden birileri varsa, gider de, yerleşir de... Kime ne?
Sen de öyle, Abhazya vatanın zannediyorsan hadi ne duruyorsun Sohum açmış kapıları ardına kadar, bin yıllık sülale isminin önüne –ba eklersin, olursun Abhaz, daha kolayı var mı?
Adamlar her türlü ayrıcalığı göstermiş işte. Bir farkla kendi sülale adın ile ve Çerkes (Adıge) kimliğin ile kolay vatandaş olamıyorsun o başka. O kadar kusur kadı kızında bile var.
Bu kadı kızlarından nasılsa her yerde bolca var. Abhazya ile burası arasında ne fark var acaba?
Burada da Türkçe soy isim alıyoruz, Çerkescesi yasak, Abhazyada da aynı.
Ben neden kendimi ve ırkımı inkâr ederek aşağılatmak için bin kilometre yol tepeyim?
Dün Çeçenlerle birlik olup, RF ye karşı savaşmadıkları için Kafkasya Çerkeslerine küfredenlerin karşısında durduk, bu günde bilmem kimle kafa kafaya verip, Çerkesya diasporasına hakaret edeceklerin karşında nasıl duracağımızı biliriz.
Mesele, özeli genele mal ederek siyaset üretme girişimlerinde ki arızalı durumdan ibarettir.
Abhazya, Çerkeslerin demirbaşı da değildir, vazgeçilmezi de değildir, geçmişine uzanan veya geleceğine açılan kapısı da değildir.
Özel olanı genelin kullanımına sunmak bir siyaset yapma tekniği ise de, ortada doğru-yanlış diye bir kavram var. Kavramlarla konuşma birleştirir, kavramsızlık böler. Ama asıl olan korkuyu yenebilmekte gizli; Çerkeslerin şimdi gücü olmadığından dolayı bu işleri daha sonraya ertelemeyi uygun görenler, Çerkeslerin hangi zamanda ve nasıl hareket ederek toplumsal ve tarihi haklarını elde edebilecek güce, ne şekilde kavuşabileceklerini açıklamak zorundadır.
Ütopya olarak öne sürülen kardeşlik-akrabalık tezleri son yıllarda dibi buldu.
Geçmişin telafisini gerçekleştirmek üzerine akıl ile akdedilmiş bir düzelme, gelişim programı yapmak dururken, klasik ütopyanın avare kasnak yalpasına çok sonra sıra gelir.
Hele de bizim gibi Araf’ta kalmış halklar için.
Çerkeslere; Hiçbir şey istemeyin, hiç bir şey yapmayın, aman diaspora konuşmasın, sakın ha anavatan Çerkesleri bir araya gelmesin, federal cumhuriyetler birleşmesin, herkes abidik gubidik işlerle meşgul olsun şeklindeki dengesiz önermelerin sonu nereye varacak?
Zaten bu zamana kadar yeterince saçma sapan işlerle uğraşmadık mı?
Sonuçlar orta yere serili.
Çeçenler fiili bağımsız, Abhaz ve Osetler resmen bağımsız, Karaçaylar ülkeyi kendi mülkleri altına almışlar. Görüldüğü üzere, hareket halindeki halklar, gelişim çizgisine sahiptir.
Hayır, korkunuz buysa eğer Çerkesya, RF karşıtı kurulacak bir yapı değildir.
Faşizmin veya revanşist yaklaşımların arenası da olmaz.
Batı da RF yi yıkmak istemez merak etmeyin. Son eko kriz ile sermaye değişik yüzde oranlarıyla hemen her büyük ülkede el değiştirdi. Bu sermayedarlar birbirleri ile iletişim için elbette gerilimi değil, barışı ve esnekliği arzu ederler.
Çağ liberalizme akarken, liberalizmin bir zamanlar, Milliyetçilik ile omuz omuza vererek yıktığı Sosyalizmin yerine faşizmi veya muadili Nasyonal Sosyalizmi ikame etmez.
Küreselleşmenin mevzi kazdığı yeni savaş cephesi milliyetçiliktir. İkame edilen yeni doktrin hak ve hürriyetlerin geliştirilmesi, yerelliğin tanınması ve demokratik yönelişlerin desteklenmesidir.
Çerkesya fikrinin temsilcilerinin temelde kuramsal olarak dünya ya açılacağı referans noktalarıdır. Muhatap elbette ilk başta, her ne kadar yönetim refüzesi yapılarak hiyerarşide kademe düşürtülse de federal cumhuriyet yerel otoriteleri sonrasında ise yine RF yönetimidir.
Çerkeslerin sorunu, birileri ile zoraki kardeş olmak değil, RF de herkes ile eşit haklara sahip olmaktır.
Bu eşitlikte, bizim buradaki yasaların zahiri eşitliğindeki gibi, yasal olarak serbest olan fakat gelişim sürecini aktive eden ve kültürü geliştirerek yaşatacak olan kurumsallaşmaya giden tüm yoları tıkayan, yani işi gerçeğe dökmeye keyfi engel üreten bir manzume değil, ihtiyaçları gören ve eksiklikleri süratle gideren bir memorandum olmalıdır.
RF kendi iç işi olan Çerkesya meselesini, kendisi Çerkesler lehine haletmek zorundadır.
Çerkes halkının parçalanmışlığına çare üretmek için, Çerkesleri dinlemek ihtiyacındadır.
Aksi her tutum, problemin isteyen herkes tarafından istismarına yol açar. Bunu gayet iyi bilmektedir.
Gürcistan parlamentosunu 21 Mayıs Çerkes Sürgününü tanıma ve gayet tabi tanıtma olasılığı, diasporanın gelecekte daha etkin bir hareketlilik kazanacağının işaretidir. Türkiye Çerkesleri de buna ister istemez ayak uydurmak zorunda kalacaktır.
Bu gelişmeleri Çerkes-Abhaz dostluğunun zarar göreceği veya Çerkes diasporasının RF ile ilişkilerinin gerileyeceği ihtimaline atlatmak, gerçekçi değildir. Hele de Abhazya ilişkilerinde dönüm noktası saymak tuhaflık değilse de saçmalamakla eş anlamlıdır.
Çerkes halkının maddi-moral değerlerini geliştirerek çözümden yana üstünlük elde etmesine karşı olan sıfırcı elitist takımının ve ne diyeceğini bilemeyen hazırlıksızların geviş getirmeleridir.
Kazananlar çözümün, kaybedenler ise problemin bir parçası olarak kalacaktır.
RF yönetim kademeleri ile birlikte sorunları ve çözüm yollarını aracılarla da olsa Çerkesler tartışmaya başlamıştır. Yakın zamanda direkt görüşmelere de geçilebilir. Çünkü kimse sorunların ve rahatsızlıkların sürmesinden kazanç elde edemeyecektir.
Rusya 1995 de Türkiye aleyhine Ermeni soykırımını tanıdığı halde, Türk-Rus ilişkileri tarihinin en verimli zamanlarını yaşamaktadır. Devir gücü açığa çıkarma üzerine kurulan, küreselleşme devridir.
Türkiye’nin bütün çağrılarına rağmen, kardeş Azerbaycan KKTC’nin bağımsızlığını tanımaya yanaşmamış olması Türk-Azeri ilişkilerini geriletmiş midir?
Abhazya ile asıl dönüm noktası eğer cesaret edebilirse bağımsız olduğu söylenen Abhazya yönetiminin, tarihi gerçekler adına çıkış yaparak 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgününü tanıma girişimi olabilir. Fakat sürekli Çerkeslerin talebi hilafına bir takım yapıncalara giden, Abhazya hükümetinin sözde dostluğu asıl şimdiden sonra Çerkesler tarafından sorgulanmaya başlanacaktır.
Kasten yanlış değerlendirmede bulunanlar, algılarımızdaki imgeleri istedikleri gibi evirip çevirmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de korku kartını oynuyorlar, ya da şefkat zaafımızı yokluyorlar.
Zihinsel çevirmelerde bu iki kart sürekli tarih disiplini dışında gündemimizde tutuluyor.
Korkunun içine düşürülenin sürekli küçülmesi gibi, fazlasının maraza doğurduğu tehlikeli merhamet süjesi halen bölgeye bakışımızın egemen konumunda tutulmak isteniyor.
Oysa ki Çerkesya fikrinin çıkış kaynağı Kafkasya Çerkesleridir, diaspora değildir, bu dahi aynı ayıp sahipleri tarafından gözlerden kaçırılmak isteniyor.
Diyaloga kapalı olan Çerkesya tarafgiri olamaz. Çünkü Çerkesya fikri her şeyden önce hukuki bir mücadelenin adıdır. Hukuk mücadelesi ise haklılığın dillendirilmesi ile kazanılır.
Çerkes halkının RF sınırları içerisinde birleşmeleri, ortak olan geçmişlerini gelecekte daha güçlü var edebilme zemininin garanti altına alınması demektir. Bunun için statü ve yasaların değişmesi işlemidir.
Zihnin diyalektiği ile doğanın diyalektiğini kaynaştırmayı, bunu da tarihin diyalektiğine bağlamayı başarmalıyız. Kimseyi yok saymamakla birlikte, düşük zekâların çıkmaz sokaklarının soyutluğuna da artık prim veremeyiz.
Çerkesler dünya siyasi arenasına, yeni çıkan bir halk değildir. Varlıkları ile birlikte yüzyıllar öncesinden beri dünya siyasi ikliminde rol oynamışlardır. 18 nci yüzyıla dek ismi pek bilinmeyen pek çok Kafkasya halkına nazaran Çerkes halkı dünyanın tanınan ticari ve siyasi odaklarından olmuştur. Keza Çerkes Mısır Sultanlığı olsun, 1864 sürgününden sonra dahi Çerkesler, bulundukları coğrafyanın şekillenmesine etki eden güçlerden olmuşlardır. Yakın zamanların anavatan Çerkesleri özelinde parçalanmışlığın ve durağanlaşmış vaziyetin asıl sebebi, tabi ki 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgünü ile azami derecede seyreltilmiş nüfustur.
Toparlanma sürmektedir. Dünya ile iletişimin sağladığı hukuki ve demokratik hakların kazanımı konusundaki karşılıklı geri beslemeler ve bölge dengelerin oluşumdaki müzakere yetisi için Çerkesler Çerkes örgütleri, istediği gruplar veya kurumlarla, ülkelerle, halklarla oturup konuşma, antlaşma hakkına elbette sahiptir. Yeter ki halka arzı ve normlarla izahı mümkün olsun.
Bunu yok ABD oyununa gelmeyin, yok Türkleşmiş Çerkeslere kanmayın, olmadı Gürcistan Abhazya’yı işgal edecek yapmayın, o da olmazsa RF diasporaya ambargo koyar türünden sapkınlıklara girmeden, tartışalım. Öğrenilmiş cahilliklerin yapışkan keyfiyetlerini bir kenara bırakalım.
Gerekli gördüğünüz lüzum üzerine iman ettiğiniz sahtelikleri değil, ortak faydalanacağımız gerçekleri konuşalım.
Hakeza 2014 Soçi olimpiyatları içinde benzer durum söz konusudur, dünya ayağımıza kadar gelecek iken, bir takım içi doldurulmamış tepkisel öneriler ile bu organizasyonu engellemeye çalışmak ne kadar doğrudur. Değişik Kafkas kökenli iş adamları, buradan ve oradan kendi iç bağlantılarını kurmuş, Soçi olimpiyat yatırımlarındaki rantın peşine düşmüş iken, bizim kendi iş adamlarımıza ‘’dur’’ demeye ne hakkımız var?
Oysa Soçi 2014 yapılsın. Bütün dünya medyası gelsin. Bizde hazırlanıp orda olalım.
Bütün dünyayı organize hareket eden Çerkes etkinlikleri ile Çerkeslerin tarihi geçmişlerinden ve güncel sorunlarından haberdar edelim.
Gürcistan’ın 21 Mayıs 1864 Çerkes Sürgününü tanıması Çerkesler için, uluslar arası arenada hukuki bir zafer olacaktır. RF sınırları içerisinde Çerkeslerin birleşme çabalarını hızlandıran bir katalizör vazifesi görecektir. Eğer gerçekleşirse ki, Çerkes sorununda bu zamana kadar elde edilmiş en büyük kazanım olacaktır. Belki Soçi 2014 de Çerkesler için dünya ya açılımın yeni bir ucu olacaktır.
Dünya bizimle konuşmak istiyorsa, bizim onunla konuşmaktan imtina etmemiz akılcılıkla bağdaşamaz. Umulur ki RF herkesten önce bu durumu kendisi çözer, herkes için kazançlı olan yol böylelikle ortaya çıkmış olur.
Zira; Ölü Rahmet Bulsunda Nerden Bulursa Bulsun!
“Halkım ben, parmakla sayılmayan,
Sesimde pırıl pırıl bir güç var,
Karanlıkta boy atmaya, sessizliği aşmaya yarayan.
Ölü, yiğit, gölge ve buz ne varsa,
Tohuma dururlar yeniden,
Ve halk toprağa gömülü,
Tohuma durur bir yerde,
Buğday nasıl filizini sürer de
Çıkarsa toprağın üstüne
Güzelim kızıl elleriyle
Sessizliği burgu gibi deler de
Biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde...”
P.Neruda
