

Konfüçyüs’e bir gün, “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, ilk işiniz ne olurdu?” diye sorulmuş. Büyük düşünür, tereddüt etmeden şu cevabı vermiş: “İşe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulursa, kelimeler düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken işler yapılamaz. Görevler gereği gibi yerine getirilmezse, töre ve düzen bozulur. Töre ve düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan çıkarsa, halk şaşkınlığa düşer ve ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bu yüzden hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” Konfüçyüs’ün bu sözleri, bir toplumun varoluşunun temel taşı olan dilin, kültürün ve kimliğin ne denli kritik olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Bu sözler, Çerkes halkının tarihsel yolculuğunu ve bugün karşı karşıya olduğu varoluşsal mücadeleleri anlamak için de güçlü bir rehber sunuyor.
Çerkesler: Dağınık fakat Yumuşak Bir Gücün Kendine Özgü Öyküsü
Çerkesler, 1860’lardan bu yana Türkiye’de dağınık ama bir o kadar da köklü bir varlık sürdürüyor. Müslüman kimlikleri, azınlık statüsüne sahip olmalarını engellemiş; bu durum, hem avantaj, hem de dezavantajlar getirmiş. Topluma kendilerini yabancı hissetmemişler, ancak özgünlüklerini koruma mücadelesinde asimilasyonun ağır bedelleriyle karşılaşmışlar.
Dil, kültür, gelenek; bir ulusu ulus yapan tüm bu unsurlar, Çerkesler için giderek kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu kayıp, sadece sosyo-kültürel bir erozyon değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik bir yoksunluk olarak da kendini hissettirmiş.
Çerkesya, 1864’te tamamen Çerkes ulusunun elinden alınarak kolonyal Rusya’nın bir parçası haline geldi. Çerkes nüfusunun küçük bir kısmı, anavatanlarında yaşamayı sürdürmeye çalışsa da, büyük çoğunluğu diaspora olarak dünyanın dört bir yanına dağıldı. Türkiye, bu diasporanın en büyük parçası haline geldi. Ne yazık ki, dil kaybı da en yoğun burada yaşandı. Çerkesçe, tarihsel ve kültürel derinliğine rağmen yitiriliyor.
Türkiye’deki Çerkes toplumu hızla eriyip yokoluyor. Bu süreçte, devlet politikaları ve toplumsal dinamikler, Çerkes kimliğinin korunması için yeterince müşfik bir tavır sergilemedi. Çerkesler, Türkiye halkının genel olarak yaşadığı pek çok zorluğu paylaşırken, kendi özgün kimlik bağlarını da zayıflamış buldular. Kendilerine özgü kültürel kodları korumak üzerine dışarıdan hiç bir yardım alamadıkları gibi yok olması için baskı hissettiler. Bilerek bilmeyerek, iyi, kötü, hisleri karıştırmadan yapılan da, olan da Çerkeslerin aleyhine oldu.
Soykırım ve Sürgün Mirası
Çerkesler, atalarının yaşadığı soykırım ve sürgünün travmatik mirasını taşıyor. Bu miras, yalnızca bir ülkeyi, Çerkesya’yı kaybetmekle sınırlı değil; aynı zamanda yeni bir coğrafyada, yeni bir yaşam kurma mücadelesiyle birleşiyor. Bu mücadele, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik kayıplarla dolu bir yolculuk oldu. Çerkesler, sanki köksüz, değersiz ya da insanlık ve uygarlık adına hiçbir şey üretmemiş gibi hissettirildi. Oysa bu, gerçeği yansıtmıyor. Çerkes etno-coğrafyası, tarih boyunca sayısız birikime ev sahipliği yaptı. Ancak savaşlar, işgaller, soykırımlar ve sürgünler, bu birikimlerin büyük bir kısmını yok etti. Bugün göremediğimiz, duyamadığımız ya da bilmediğimiz pek çok değer, Çerkes atalarının mirası olarak tarihin tozlu sayfalarında kayboldu.
Maykop ve Dolmen uygarlıklarının şafağında insanlık ve uygarlık şekillenirken, son iki yüzyılda kötü bir gün batımı yaşandı. Ve yaşanılmış olup bitmedi. Hala zararını Çerkes halkı çekiyor.
Dil ve Kültür: Varoluşun Anahtarı
Bir ulusun kimliğini korumasının en temel yolu, dilidir. Çerkes dili, yani Adığebze, binlerce yıllık köklü bir geçmişe sahip, güçlü bir dil. Ancak bu dilin ve onun taşıdığı sosyo-kültürel mirasın korunması için acil adımlar atılması gerekiyor. Dilbilimciler, sosyologlar, folklor uzmanları, antropologlar, arkeologlar, genetikçiler ve mitologlar gibi farklı disiplinlerden araştırmacıların bir araya gelerek Çerkesçenin terminolojisini yeniden inşa etmesi şart. Çerkeslik, Çerkesya, Çerkes kültürü, gelenekleri, tarihi ve coğrafi bütünlüğü, bu uzmanların çalışmalarıyla yeniden tanımlanmalı ve yeni nesillere aktarılmalı.
Zaman ve mekân, acımasız bir hızla işliyor. Her şey hızla değişiyor, eski olanı alıp götürüyor, yerine yenisini koyuyor. Ancak kaybetmek, her zaman en kolay yol. Yeniliklere açık olmak, teknolojiyle donanmak elbette değerli; ama on binlerce yıllık mirası, ataların milyonlarca deneyim ve birikimini kaybetmek, telafisi zor bir yara açar. Çerkesler, bu mirası korumak için dilsel ve kültürel kodlarını hızla canlandırmak zorunda. Bu, sadece bir kültürel sorumluluk değil, aynı zamanda varoluşsal bir gereklilik.
Yüzlerce yıl öncesinden Konfüçyüs’ün Çağrısı
Konfüçyüs’ün sözleri, Çerkeslerin mücadelesine ışık tutuyor. Dil, bir toplumun düşüncelerini, düzenini ve adaleti ayakta tutan temel unsurdur. Çerkesler, dillerini ve kültürlerini yeniden canlandırarak, tarihsel miraslarını geleceğe taşıyabilirler. Bu süreç, yalnızca Çerkesler için değil, insanlık ve uygarlık için de bir zenginliktir. Çünkü her dil, her kültür, insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır. Çerkesler, soykırım ve sürgünün yaralarını sararken, kendi kimliklerini koruma mücadelesinde kararlı bir adım atmalıdır. Bu adım, sadece bir halkın değil, insanlığın ortak mirasının korunması için atılmış bir adım olacaktır.
Çağrı: Çerkesler, tarihsel miraslarını yeniden keşfetmek ve canlandırmak için bir araya gelmeli. Dilbilimden antropolojiye, tarihten folklor çalışmalarına kadar geniş bir yelpazede yapılacak araştırmalar, Çerkes kimliğini güçlendirecek ve yeni nesillere aktarılmasını sağlayacaktır. Zaman, bu mirası koruma zamanıdır. Çünkü dil, bir ulusun ruhudur; ruhunu kaybeden bir ulus, varoluşunu sürdüremez.
