Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
Can Veren
05 Haziran 2017 Pazartesi Saat 11:43

Orada ne kadar zamandır öyle sessiz duruyordu? Bilinmez!
Ulu bir meşe ağacının altında, öyle boylu boyunca….
Oracık da bir gözlerini açabilse… Fark etmez kısarak ve kısacık bir süre içinde…
Göğü adeta kucaklayan meşenin dalları gibi, gözleriyle, gökyüzünün maviliklerini kuşanıverecekti…
Fakat öylesine sessiz, öylesine duyarsız ve öylesine doymuş gibi yaşama…
Sırt çevirmişti!!!
****
Kalın yünlü papağı yere doğru düşmüş, sırtındaki yamçısının içerilerinden kıpkırmızı bir tazelik sanki toprağa kendini döküvermiş gibiydi.
Orada hiç kıpırdamadan durmak, hiçbir canlıya, yeryüzünde, nasip olabilir miydi?
Oracık da sessizce, dinlemek yerin altındaki gurultuları, doğanın sessiz çalışmalarını!
Belli ki bir bütünleşme haliydi, orada onun toprakla bütünleşmesi, buluşması.
Belki iki sevenin hemhal olmaları dedikleri bu idi!
Zamana ve her şeye meydan okuma hali gibi!
****
Günlerce sevdiği atının terkisinde kılıç sallamış, can almıştı.
Geceleri olduğunda, bir ağaç altına serilen gövdesi, tıpkı dost-düşman tüm savaşçılar gibi olduğu yere yığılıyor ve oradan adeta ışınlanıyordu.
Atının bir yanında annesinin verdiği bir parça ekmeği kemiriyor ve eğer su kenarlarına yakın bir yerlerde ise içip vücudunu ayakta tutmaya çalışıyordu.
Günler geçmişti, ne aradığını, ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilemiyordu.
Biraz açlık, biraz susuzluk, biraz öfke, biraz endişe, biraz cesaret, biraz korku, her şey öylesine gaddarca, zalimane birbirisine karışmış, bulanmıştı ki!
****
En son darbeyi aldığında, o sevgili atı, kapaklanıp, kalmıştı.
Ovanın tam orta yerinde. Ve o hayatta en çok sevdikleri arasına koyduğu, aile bireylerinden adeta ayıramadığı atının altında kalmıştı.
Tuhaf bir kaza idi bu. Günler süren mücadele, kovalamacada o kadar can almayı başardığı ve ölemediği halde, şimdi istemeden, elinden bir şey gelmeden atının cansız bedeninin altında kalarak ölme tehlikesi geçiriyordu.
Berbat, felaket, hayatta en kötü şey gibi bu.
En sevdiğinin altında can vermek.
Ve en sevdiklerin savaşırken, onlar ölüp, can verirken bir şey yapamamanın verdiği acı.
Ama görerek, işiterek, ıstırap çekerek, ağır ağır yaklaşmak ölüme.
Berbat, felaket, hayatta en kötü, tahammül edilmez bir şey.
Elleri, ayakları ve bedeninin büyükçe bir kısmı atnın cansız bedeninin altındaydı.
Ağırlığından en ufak bir şekilde kıpırdama olasılığı olmadan yatıyordu.
Gözleri, ağzı, kulakları açıktı.
Bir bahar ayazında, çayırlar arasında, savaş, nara, kılıç şakırtıları, inlemeler, çığlıklar arasındaydı.
Onun ne savaşa, ne yaşama, ne ölüme erişme, çabucak ulaşabilme olanağı yoktu.
Hiç kimse onu umursamıyor, duymuyordu.
İşte bütün bu hengame, bu karışıklık, bu klostrofobik ortam içinde, çaresiz, kaderini bekliyordu.
Kardeşlerinin, arkadaşlarının, soydaşlarının seslerini duyuyordu arada bir.
Öfke nöbetlerini, dualarını, Tha’ya yakarışlarını, birbirleriyle haberleşmelerini, et, kemik seslerini duyuyordu.
Ateş, barut kokularını, top atışlarını, havada kan kokusunu içine çekiyordu.
****
Her iki tarafta müthiş bir kızgınlıkla birbirlerine, adeta yamyamlar gibi yemek istek ve iştahıyla saldırıyorlar, birbirlerine ölesiye zarar veriyorlardı.
Her taraftan çıkan düşman askerleri giderek daha fazla artıyordu, bunu açıkça hissedebiliyordu.
Ve düşmanın elindeki silahlar, haberleşme kabiliyeti, ateş ve dumanla birleşen yok etme gücü giderek artıyordu.
Orada hafifçe bir yükselti dağın ardından, aşağı ırmağa doğru eğimli bir arazinin tam ortasında düşmüştü.
Atının ağırlığı altında olduğu gibi, atının set vazifesi gördüğü bir noktadaydı.
Ne sesi duyulabiliyor, ne canlı olduğunu gösterebiliyordu.
Fakat o bütün olanları, duyabiliyor ve tüm çıplaklığı, acımasızlığıyla görebiliyordu.
Kendisini soydaşları, kardeşleri kurtarsın diye çok seslenmişti.
Ne yazık! Duyulamamıştı.
Ve o da saatler süren acılarının ardından, tahammül sınırlarına gelmişti.
En yakından geçen ve Rusça konuşan bir düşman askerine, canlı olduğunu sezdirip, açık hedef konumunu belli etmişti.
Gelsinler, bir an önce vursunlar ve onu öldürsünler di.
Artık o noktadaydı. Yani ölümün kendi kendini dayattığı noktada.
Belli ki ayağı kırılmıştı. Kırığın ilk oluşum esnasında nasıl etkisi olmaz ve zaman geçtikçe büyük bir ağrıya dönüşürse öylesine derinden bir ağrı gelip çatmıştı.
Ne annesinin müşfik ve iyileştiren elleri, ne kadınının şifa dağıtan güleç yüzü.
Onun yanında artık kimsecikler yoktu.
Yüce Tha, atı ve kendisi, toprağıyla baş başaydı.
****
Ayaklarının en ucundan, başına doğru gelen ağrı dalgaları adeta nefesini kesiyordu.
Bu korkunç dalgalar, gelip gelip beyninin odacıklarında yankı buluyorlardı.
Ses, nefes, rüzgar, kıpırtı her şey üstüne üstüne gelmeye başladı.
Giderek yorgun düşüyordu ağrılarına.
Oysa onun ne kadar güçlü bir ağrı eşiği vardı.
Annesi bir gün kestiği ayak parmağını diken amcasının mahir ellerine bakıp, ona teşekkür etmeyi beklediği anlarda, “Nasıl oluyor da bu kadar sessiz ve soğukkanlı bu acıyı karşıladığı” sorusuna, gülümseyerek baktığını anımsıyordu.
Daha da yakındı biliyordu ölüme, anlıyordu.
Zamanın ne kadar daralmış olduğunu ve halkının nasıl da büyük bir felaket ile karşı karşıya olduğunu.
Aslında belki de onu mutsuz eden ve belki de huzursuz eden, acısının dayanılmaz ve katlanılmaz olması sebebiyle, halkının acısına ortak olamayıp, kendi derdine ve çaresizliği içine gömülmesi haliydi.
****
Her ne olduysa oldu.
Sesler daha bir azaldı.
Akşam olmak üzereydi.
Ölenlerin çoğu ölmüş, kalanlarsa yorgunlukta yıkılmışlardı.
Ayakta kalmış askerler, biten savaşın yengisi üzerinde zafer çığlıkları atmaya başladılar.
Acı daha bir katlanılmaz olmuştu.
Son kez seslenmek ve bağırmak istedi.
Bilse onlara kendi dillerinde küfür edecek ve kendine çekecekti.
Ölüme en büyük davetiye gibi olacaktı tüm olanlar.
Ama nafile! Olmayacaktı.
Gece tüm ağırlığıyla eğimli ovaya çöktü.
Soğuk donduran elleriyle ölüler ve canlıların arasında dolaşmaya başlamıştı.
Sayıklamalar ve kabuslarla dolu bir geceydi.
Uzaklardan kurtların  ve çakalların ulumaları, Çerkes kadınlarının acılı çığlıklarına karışıyordu.
Kimbilir nerede, hangi evde tecavüz, ölüm ve zulüm baş gösteriyordu.
****
O sabah güneşin karşıdaki dağın ardından usulca çıkışını gördüğü zaman, onu son görüşü olduğunu artık adı gibi biliyordu.
Ne ayak, ne bacak, ne gövdesini hissedebiliyordu?
Elleri, kolları, bacakları giderek beyninde büyüyor, kocamanlaşıyordu.
Susuzluk ve açlık ve yorgunluk dayanılmaz bir hale gelmişti.
Sonra sesler gelmeye başladı.
Kendine kendine doğru.
Sevindi bir çocuk gibi.
Unuttu bir an olsun ıstırabını, tüm acılarını, ölüme yakınlığını, düşmanlarını, tecavüz edilen kadınları, kesik başları üç metrelik kazıklara çakılan soydaşlarını, bir sinek gibi avlanan Çerkes çocuklarını…
Unuttu her şeyi.
Sadece ölümü anımsıyordu sanki.
Onu duyuyor, özlüyor ve istiyordu.
Yalnız yapayalnız kaldığı bir köşede ölümün en iyisi olduğuna kendi kendini artık inandırmış gibiydi.
Sesler yaklaşıyor, anlamadığı dilde konuşanlar çoğalıyorlardı.
Sonunda dört asker çevirdi çepeçevre onu.
İkisinin süngüsü gözlerinin üzerine çevriliydi.
Babasının sözlerini anımsadı o an.
Rusların, Çerkeslerin ölülerinden daha korktuklarını, çekindiklerini söylüyordu babası.
Soran ve sorgulayan sözlerle sert biçimde konuşuyorlar ve küfür ediyorlardı.
Süngülerle küçük dokunuşlar yaptılar sonra.
Kalkıp ayağa savaşmasını istiyor gibiydiler.
Aralarından aldıkları canların hesabını soruyor gibiydiler.
Küçük küçük kesiklerden kıpkırmızı kanlar akmaya başladı.
 Sonra birisi gelip sert ayak darbelerini yüzüne ve boynuna indirmeye başladı.
O elinden hiçbir şey gelmemenin acısını daha bir derinden duyuyor ve öfkeyle soluyordu.
Vurdular vurdular vurdular.
Fakat aralarından biri, yaşlı bir Kazak onları durdurdu ve daha fazla vurmalarının belki de gerkesiz olduğunu söyledi.
Onları oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Biraz sonra onları oradan uzaklaştırmayı başarmış biçimde, bir başka arkadaşıyla geldi.
Sonra onu atın altından kurtararak, açığa almaya çalıştılar.
Bütün bu olanlar sırasında o kendinden geçiyor mu idi ne?
Bir müddet sonra uyandığında atın ağırlığı altında değildi.
Dev gibi bir çadırın yanı başında, yerde yatıyordu.
Gücünü toparlayıp bir kalkmayı denedi, olmadı.
Sonra bir kez, sonra bir kez daha, ama başaramadı.
Sırtüstü yere yatırıldığı çadırın girişinin üstüne doğru bir baktı.
Çelikten bir haç görmüştü.
Etrafında uğursuz bir uğultu vardı.
Her tarafta koşuşturan askerler, hasta bakıcılar…
Uzakta zaferi kutlayan Rus Çarlığı Silahlı Güçlerinin top atışları.
Yavaş yavaş gücünün yittiğini hissedebiliyordu.
Göz kapaklarının dahi artık açılamadığının farkındaydı.
Fakat tüm olanlardan en çok onu üzen, ona acı veren, kendisiyle bir ülkenin, bir halkın sonunun geldiğini görebiliyordu.
Belki kendisi göremeyecek bile olsa ülkesinin ve halkının yaşayabileceğini, geleceğini görebilseydi, bu tür bir gidiş ona fazla acı vermeyebilirdi.
Göz pınarlarında dolup dolup taşan yaşlar ona zamanın geldiğini söylüyordu.
Ölümden bir direniş çıkartamayışın çaresizliği içinde genç savaşçı yaşama gözlerini yumdu.
****
İşte o an bir şey oldu.
Uzaklarda ta Karadeniz’in ortasında gitmekte olan bir teknede bir kadın gece boyunca yaşadığı doğum sancılarının ardından dünyaya bir bebek getirmeyi başarmıştı.
Kadınlar gebe kadının çevresinde adeta etten bir görüntü duvarı örmüşler ve ona yardımcı olmak üzere koşuşturuyorlardı.
Sonra teknenin küpeştesine kanlarıyla düşen bu bebeği bir kadın alıp, annesinin kolları arasına uzattı.
Anne onu sıkıca kavrayarak, göğsüne yapıştırdı.
Ve usulca açtığı göğüslerinden birini, bebeğin ağzına vererek emzirmeye başladı.
İşte o an, işte o an dalgalı deniz birden durdu.
Karanlık gökyüzü açıldı, dalgalar sustu.
İlkin bebek ağzından kayan meme başını bulamadığından olsa gerek ağlamaya ve kıyameti koparmaya başladı.
İşte o çocuk babasının oğluydu, ağlayacak ağlayacak ve anasının ak sütüne helalinden ulaşacaktı.
Ağlayacak ağlayacak ve ayakta kalabilmenin yaşamanın kararına varacaktı.
Bir babanın her şeyi kaybettiği anda yaşama tutunmuştu.
Onun kaderi belki yollar ve yolculuklarla sınırlandırılmıştı ama bu yaşadıklarını, ölümüne kadar anlatılanları unutmayacak, unutturmayacaktı….


Bu yazı toplam 3230 defa okundu.





Mahmut Ilbey

Oldukça güzel bir hikaye. Ilk hikayeyi biz böylece okumuş olduk. Devamını bekliyoruz Semih bey.

12 Haziran 2017 Pazartesi Saat 18:50
SEMİH AKGÜN

Uzun zaman önce yazdığım fakat yeni yayınlama fırsatı bulduğum öyküm "Can Veren"

05 Haziran 2017 Pazartesi Saat 14:58
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net