

DÇB islah edilmesi gerekli bir kurum değil, yok edilmesi gereken bir beladır.
Yeniden tartışıldığı şu günlerde 2010 yılında yazdığım bir yazıyı yeniden paylaşıyorum. DÇB gerçeğini bilmeyenlere ve anlamamakta ısrar edenlere…
***
Olmayacak duaların bir diğeri, benim için yıllar önce bitmiş, Sn. Hatam’ın yıkılmaz kalesi DÇB’dir. Efendim DÇB toplantı yapmış, karar almış, kongre yapmış, başkan seçmiş gibi olayların benim nezdimde çoktandır haber değeri bile yoktur. Ancak, işin iç yüzü sağlıklı bilinmediği için Çerkes hakının gündemini lüzumsuz yere işgal eden konulardan biridir.
Çerkes halkının başarısızlıkla bitmiş önemli bir örgütlenme deneyimi olan DÇB’nin hikayesini kısmet olursa ileride detayları ile anlatacağım. Şimdilik o kadar detaya girmeden kısa bir analiz yapmayı yeterli görüyorum.
DÇB’nin cenazesinin kadırıldığı 2000 kongresinde, devlet tarafından işgal edilen Kabardey Adige Xase’nin, polis marifetiyle uzaklaştırılan, seçilmiş dört DÇB delegesinden biriydim. Bu nedenle olayların bizzat içinde bulundum, DÇB’nin devletleştirilme sürecini tüm detaylarıyla gözlemledim. Her safhası bu kadarda mı olur dedirten, hayretle şahit olduğum olayları kabul etmem, kavramam uzun zamanımı aldı. Bu filmde zorbalık, yolsuzluk, hukuksuzluk, ihanet, entrika adına ne ararsan vardı.
Politik yanları da olan bir sivil toplum örgütünün en önemli özelliği bence muhalif karakteridir. Muhalif değilse, idari mekanizmalarla bir sorunu yoksa, çözeceği bir problemi yoksa zaten varlık nedeni de yok demektir. Hele hele ulusal sorunları konu edinen bir STK nın muhalif karakterden yoksun olması, aşağı yukarı yok olması ile eşdeğerdir. 1990’ların başlarında yükselen ulusal atmosferde doğmuş olan Adige Xase’ler ve bunların üst kurumu DÇB işte bu tarihe kadar muhalif karakterleri olan kurumlardı. Devletten talepkar olan, projeler üreten, tavır koyabilen, özgür ifadeleri olan yapılarını, gittikçe zorlaşan şartlara rağmen korudular.
1999 da başlayıp 2000 yazında gerçekleşen kongre ile biten süreç, Kabardey Adige Xace için çok ağırdı. Zayıflatılmasına rağmen, muhalif ses çıkarabilen tek örgüt olan Xase’yi yok etmek için, Kokov diktatörlüğü üstümüze gittikçe sertleşen metotlarla geliyordu. Önce kapatma davası açılıyor, büyük zorluklarla hukuk mücadelesi Xace tarafından kazanılınca polisiye baskılar arttırılıyordu. Sonradan ilginç bir biçimde tavır değiştiriliyor, zorla kapatmaya çalıştıkları Xace’ye talip oluyorlardı. Enteresan bir teklif geliyordu. Başkan Hatajuko’ya bakanlık vaadiyle beraber, Xace kongresine cumhuriyetin yerel idarelerinden gönderilecek temsilcilerin delege kabul edilmesi, Kokovun DÇB başkanı yapılması, Hatajukonun da başkan yardımcısı olması.
Hatajuko yönetimi toplayıp bu teklifi tartışmaya açtığı zaman hepimiz şaşkındık. Bu kadar cazip teklifi sağlıklı analiz edemiyorduk. Daha dün yıkmaya çalıştıkları Xase bir anda neden değer kazanmıştı. Herkes bir fikir belirtiyor ancak kimse tatmin edici bir yorum getiremiyordu. Ben kabul edilmesini önerdim. Devlet desteği ile daha iyi birşeylerin yapılabileceğini Hatajuko’nun iktidarın içinde olmasının da iyi olacağını düşündüğümü belirttim. Büyük mali sıkıntılarla taşımakta zorlandığımız Xaseye talip çıkması bile önemli idi bence. Ardı arkası gelmeyen polisiye baskılardan sinirlerimiz de yıpranmıştı.
Arkadaşların büyük bölümü de benim düşüncemi destekledi. Bunun bir fırsat bile olabileceğini belirtenler oldu. Hatajuko tekrar sözü alıp bu telifi kabul emenin, kendi şahsı için o ana kadar yaptığı herşeyin yönetimden bir mevki kapmak için yapıldığı anlamına geleceğini, bu nedenle kesinlikle kabul edemiyeceğini, ancak çoğunluk Xace’nin teslim edilmesini uygun görürse kendisinin de buna uyacağını ve çekileceğini söyledi. Ayrıca cumhurbaşkanının DÇB başkanı olmasının da uygun olmadığını, bu takdirde DÇB nin STK olmaktan çıkacağını, yok edilmesi ile eşdeğer olduğunu belirtti. Bu görüşlerinde haklı olduğu açıktı, mutabık kaldık. Görüşmelerin sürdürülüp ara bir formül için çaba gösterilmesine karar verildi.
Sonradan, Kokovun kendisi dahil olmak üzere yapılan görüşmelerden de sonuç alınamadı. Yönetim tekrar tutumunu sertleştirdi. Bu şartlar altında kongreye gidildi. Bütün baskılar ve engelleme çabalarına rağmen yapılan kongre, o zamana kadar gördüğüm en geniş katılımlı, hukuka uygun kongre idi. Üye kayıtları yenilenmiş, hukuki prosedürlere azami dikkat gösterilmişti. Üçyüzün üzerinde delegenin katılımı ile gerçekleşen bu kongre, tüm baskılara rağmen başarıyla sonuçlandırıldı. DÇB kongresine gönderilecek dört delege de seçildi. Bunlar başkan Hatajuko, Murat Hokon, Nihat Bidanuk ve bendim.
Kongreden sonra üstümüze gelen polis baskısı daha da şiddetlendi. Xace binası polis tarafından işgal edildi, bir kaç gün girişimiz engellendi. Bulabildikleri herşeye el koydular. Ancak istediklerini bulamamışlardı. Kongre ile ilgili tüm evrakları, delege liste ve adreslerini istiyorlardı. Hatajuko teslim etmeyi reddetti. Polisin böyle bir hakkı yoktu. Yaptıkları tamamen yasadışıydı. Bunu neden yaptıkları sonradan anlaşılacaktı. Delegelere tek tek baskı yaparak kongreyi sakatlamak istiyorlardı. Nitekim tespit edebildikleri delegelere baskı yapıp, delegeliğinin yasal olmadığı, kongreye katıldığına pişman olduğu gibi beyanlar imzalatmaya çalıştılar. Korkutabildikleri birkaç kişiye de imzalattılar.
Bunlardan amaçlanan şeyi de o anda anlayıp anlamlandıramıyorduk. Bir süre sonra bunu da açıklayan bilgiler geldi. Kokov bazı şahısları görevlendirmiş, bizim kongremizi yok sayıp yeni bir kongre düzenlemeleri talimatını vermişti. Görevlendirilenlerin elebaşları Hafıtse ve emekli Rodina başkanı Efendiyevdi. Bir süre sonra ezici çoğunluğu devlet memurlarından oluşan kalabalık bir kitleyle Kabardey Adige Xase kongresi yaptılar. Buraya devlet memuru olmadan katılmış ilginç isimlerden birkaçı şimdiki başkan Ajahov, ortağı Türkiyeli işadamı Sabancıoğlu, ve bizim örgütlülüğümüzden ayartılan Baksan Xase başkanı gibi birkaç kişiydi.
Ortaya çıkan tablo, hukukun zerrece işlediği bir ülkede ciddiye alınamayacak kadar gülünçtü. Yüzde doksanı Kabardey Adige Xase’ye hayatının hiç bir döneminde katılmamış, üye olmamış, kapısından içeri girmemiş, çoğu Devlet adına Xaseye düşmanlık yapmış devlet memurları ve birkaç işbirlikçiden oluşan bir topluluk Kabardey Adige Xase’nin kongresini yapıyordu. Bunlar üye bile olmadıkları derneğin delegesiydiler. Biz binamızda oturuyorduk, yasal kimliğimiz, mührümüz, evraklarımızla ve üyelerimizle bu komediyi dışardan izledik.
Sonuç itibariyle DÇB nin 2000 yılı kongresinde seçilmiş dörder delegesi ile birbirinden farklı iki Kabardey Adige Xase birden peydah oluyordu. Bizim talebimiz ilk oturumda kimin sahte kimin gerçek olduğuna karar verilip devletin işgal girişimini bertaraf etmekti. Fakat bertaraf edilen biz olduk.
Kongreden önceki günlerde güvendiğimiz en önemli husus, kongreye katılacak derneklerin bu hukusuzluğu kabul etmiyecekleri konusu idi. Özellikle Kaffed‘e rağmen bu işin yapılamayacağı idi. Delegelerimizden ikisi (ben ve Nihat Bidanuk) diyasporadan, dönüşçü örgütlenmelerden gelmiş kişilerdik. Türkiye örgütünün iyi kötü demokratik bir geleneğinin olduğunu, RF’na da Arap ülkelerine de benzemediğini, devlet baskısına boyun eğmeyeceğini düşünüyorduk.
Kongreden bir gün önce gelen Türkiye delegasyonu abluka altına alınıyor, Türkiyeli bazı iş adamlarının işbirliği ile Terek’e geziye götürülüyor, bizlerle görüşmeleri engelleniyordu. Geziye katılmayıp otelde kalan başkan Muhittin Ünal ise otelde yanına gelen devlet yetkilileri tarafından baskı altına alınmaya çalışılıyordu.
Ertesi sabah kongrenin yapılacağı tiyatro binasının tüm çevresi polis ablukasına alınmış, yollar kesilmiş, halkın katılımına set çekilmişti. Delege olduğumuzu belirtmemize rağmen bölgeye girmekte ciddi zorluk çektik. Büyük sıkıntılarla ulaştığımız delege kimliklerimizi alarak, kongrenin açılış bölümüne girdik. İlk bölümde Hatajuko bu sorunun öncelikle çözülmesi, ve bizim dışımızda hukuksuz olarak oluşturulmuş olan sahte Xase’nin kongreden çıkarılması gerektiğini dile getirmek istediyse de dinletemedi.
DÇB başkanı Akbaşev gerçek yüzünü göstermiş operasyonun aktif aktörlerinden biri olduğunu sergiliyordu. Açılış konuşmaları yapılıp birinci ara verildiği zaman, giriş bölümünde yeni delege kimliklerinin dağıtılmakta olduğunu gördük. Eskilerinin geçersiz olduğunu ilan ettiler. Almaya gittiğimizde bizim kimliklerimiz yoktu. İkinci bölüme girmemize polis engel oluyordu. O arada Türkiye delegelerine durumu anlatmaya çabalıyordum.
Neticede dışarıda kaldık, içimizden DÇB üst yönetiminde olduklarından doğal delege sayılan Yağan İbrahim ve Sultan Sosnaliyev içeride kaldılar. Sonradan öğrendiğimize göre, bizim başkan adayı olarak düşündüğümüz General Sosnaliyev, ayağa kalkarak Nehuş Zawurbi’yi aday göstermişti. Operasyonun derinliği bizim hayal sınırlarımızı da aşmıştı.
Sözün bittiği yerdeydik. KBC parlamento başkanı Nehuş Zawurbi başkan seçilmiş, yönetim Kokov iktidarının memurlarına teslim edilmişti. DÇB yeni yönetimi eskiden kurumlarımızın içinde hiç olmamış, üyelik bağları bile olmayan aksine Kabardey Adige Xase’yi boğmaya yok etmeye çalışmış devlet görevlilerine geçmişti. Kendisinin anlattıklarına göre Sn. Muhittin Ünal kapanış konuşmalarında söz alıp, yapılan hukuksuzlukları, Xabzeye aykırı ayıpları kınayan bir konuşma yapmış. Kendisinden “öpeyim geçsin” özürü dilenerek operasyon başarıyla tamamlanmıştı.
Sn. Hatam’ın yıkılmayan kalesi DÇB işte böyle kuruldu. Kendisine katıldığım tek konu belki de bu kalenin yıkılmaz oluşudur. Sonradan geçen zaman Hatajukonun öngörülerini haklı çıkarmıştır. Devletleşen DÇB STK olmaktan çıkmış, RF’nun üniterizm yolunda gerçekleştirdiği operasyonların bir parçası olmuştur. On yıl boyunca, Çerkeslerin daha önceki kazanımlarının tek tek yok edilmesinin ya sessiz seyircisi ya da işbirlikçisidir.
Bu operasyonun merkezin emriyle mi yoksa Kokov yönetiminin kendi insiyatifi ile mi yapıldığı halen muammadır. Sonuçta her ikisi de aynı kapıya çıkmaktadır. Daha sonra ulusal haklarımızı kısıtlayan, cumhuriyetlerimizi içi boş kaymakamlıklara dönüştüren ve bölgeyi istikrarsızlığın bataklığına çeken operasyonların öncesinde, pürüz olduğu düşünülen STK yok edilmiş, işbirlikçi bir devlet ofisine dönüştürülmüştür.
DÇB nin parlak dönemi, rahmetli Kalmık Yura dönemidir. Büyük bilge, politik deha olarak tanıdığım Kalmık Yura’nın önderliğindeki DÇB çok önemli işlere imza atmıştır. Onu 1996 yılında zamansız kaybetmiş olmamız büyük bir talihsizliktir. Bu dönemde de DÇB’nin içinde bulunan devlet unsurları, hep gözlemci statüsünde kalmışlar, ipi ele geçirememişlerdir.
Sn. Hatam yıkılmaz kalesini yazarken DÇB’yi başından itibaren sahipleniyor. İlginçtir ki DÇB’nin överek bahsettiği faaliyetleri 1995 de bitiyor. Halbuki onları yapan DÇB, Sn. Hatam’ın yıkılmaz kalesi DÇB değil, bizim işgal edilmiş, yıkılmış DÇB’mizdir. Bunlara sahip çıkamaz, hatta bu dönemde yaptığımız vahim hatalara dahi sahip çıkamaz. Örneğin, 1998 kongresinde devletin adamıdır düşüncesi ile kendi adayları Traho Enver’e karşı destekleyip, gerçek truva atı Akbaşev’i başkan seçtirmemiz bizim günahımızdır. Bu adamlar yanlış adamlardı, tasfiye ettik, kurumu ele geçirdik derse çok daha tutarlı olur. Yok edilen DÇB’yle yok edenlerin DÇB’sini bir kurummuş gibi yansıtmak sadece bilmeyenleri aldatmaya yarar. Hiç kimse birbirinin tam tersi olan bu iki kuruma birden sahip çıkamaz. Bu riyayı da aşar, sahtekarlığa girer ki, katılmasak da kendi çizgisini hayranlık uyandıracak bir istikrarla hayatı boyunca sürdürmüş Sn. Hatama bunu yakıştırmayız.
Bizim için DÇB 2000 kongresinde bitmiş, tarihe karışmış bir örgüttür. Sonrakinin yaptığı hiçbir şeyi kaale almadık, kapısından içeri girmedik. Son kongresinde bir gurup gençle gidip huzurlarını bozmaya çalışan İbrahim Yağan arkadaşımızı da ciddi olarak eleştirdik.
DÇB’nin kurtarılması yeniden sivilleştirilmesi gibi hayal belki de en anlamsızıdır. Bu kadar ağır tecavüze uğramış, hatıraları kirletilmiş bir DÇB’yi sivilleştirip kendisiyle nikah tazelemek te bir aile saadeti getirmeyecektir. Çerkes halkının buradan çıkarabileceği tek kazanım artık, başına geleni doğru anlayıp, değerli bir örgütlenme deneyiminin nasıl zayi edildiğini bilerek ilerisi için ders çıkarmasıdır.
Benim karşı çıktığım DÇB ve memurları değildir. DÇB’ye karşı çıkmak Devlet İstatistik Enstitüsüne karşı çıkmak kadar anlamsızdır. Kendi görevlerini başarıyla yapmaktadırlar. Karşı olduğum, bu gerçeği görmeyip kendi iplerini bunlara kaptıranlar, Çerkes halkını oyalama korosuna eşlik edenlerdir.
Bu tabela örgütün tabela niteliği ile temsil ettiği, Abaza ve Adigelerin birlikte uluslaşma girişimi de geçen yıl Abazaların sessizce ayrılmaları ile çöktüğüne göre iyice boş tabela haline gelmiştir. Bence kullanım süresinin çoğunu da tamamlamıştır. Çerkesler için varlığının doldurduğu birşey olmadığı gibi, yokluğunun boşaltacağı bir şey de yoktur. Belki bir süre daha varmış numarasını sürdürüp bitecektir. Diyasporanın en köklü ve önemli örgütü Kaffed bu yokluk politikasına eşlik ederek kaybettiği zamanı uzatmamalı, bu kötü sicilin içinde DÇB’yle birlikte yok olmamalıdır.
Ortaya çıkan yeni şartların ve dünya konjoktürünün, Çerkeslerin yeniden örgütlenme zorunluluğunu dayattığı şu günlerde DÇB’yi hesaba katmaya çalışmak yanlış olacaktır. Çerkesler bu gerçeğin bilinciyle hareket etmelidir.
İmdat Kip, Nalchik, 17 Temmuz 2010
İmdat abi yazdıklarınızı çok iyi bilmelerine rağmen bir tiyatro tutturmuşlar gidiyorlar. Fakat tiyatronunda dekorlarını arada sırada yenilemek lazım işte o bölümde şaşıyorlar.
Yaz yaz yaz abi.
DÇBnin mefta helvası dağıtılalı çok oluyor.Rusya alsın tepe tepe kullansın.
Çerkesler DÇBden ne hayır gördüyse şimdiye kadar.
Bizden uzak olsunda Mısır'a padişah olsun kime ne.
Necdet bey facebook sayfasından cevaplamış İmdat abi.
''DÇB yine gündemde... Aman ne güzel...
Dönüşün Ruhunu anlamadığı gibi DÇB'yi de hiç anlamamış olan Sayın Kip, sanrılarını gerçeklermiş gibi çala kalen yazıyor, DÇB yi bırakın anlamayı hakkında hiç bilgi sahibi olmayanlar da başta Sayın Nurhan Fidan, "aman ne güzel yazmış" diye alkışlıyor. Neymiş 2000'den sonra DÇB devletçi olmuş, devletçe ele geçirilmiş...
Arkadaşlar defalarca yazdık artık bir anlayın kütfen. DÇB sonradan olma değil anadan doğma devletçidir. Devletlere rağmen değil devletlerle birlikte çözüm üretmeye, gerçekleştirmeye çalışan bir örgüt. DÇB'nin devlete karşı olduğu dönem olmadı hiç.
Ama olsun istenmedi değil, merkezi Avrupa'da olan ve RF'nun yumuşak karnını karıştıran bir örgüt olsun istenmişti, ancak engel olundu ve Nalçik değişmez merkez olarak kuruldu.
Ey başta Nurhan Fidan olmak üzere hariçten gazel okuyanlar eleştirdiğiniz, yerden yere vurmaya çalıştığınız çalıştığınız diyorum çünkü vuramazsınız, hafif kalırsınız DÇB'nin ne zaman kurulduğunu, İlk genel kurulda seçilen Başkan ve başkan yardımcılarının kimler olduğunu, ve bu kadronun nasıl devlet karşıtı olabileceğini kanıtlayabilecek bir kişi çıkar mı acaba? Gündüz gözü fenerle değil projektörle arasak böyle birini bulabilir miyiz?
Peki, gerçekten çok saygı duyduğum Kalmık Yura'nın hangi yıllarda DÇB başkanlığı yaptığını ve hangi başarılara imza atmış olduğunu. başkan olduğu dönemlerde Yönetim Kurulunun kaç kez toplandığını, alınan kararları bunların hangilerinin gerçekleştirilebildiğini söyleyebilecek olanınız var mı acaba?.
Peki, DÇB'nin 20. yılında kitaplaştırılıp yayımlanmış olan belgeleri okuyanınız seğil göreniniz ve bu belgelerm kimlerin imzaladığını bileniniz?
Peki STK'ların "Vikipedi - Özgür Ansiklopedi"deki şu anlamını bileniz ve DÇB yapılanmasının bu tanıma ne denli uygun olduğunu söyleyebilecek olanınız?
"Sivil toplum kuruluşları ya da sivil toplum örgütleri, resmî kurumların dışında kalan ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukukî ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen ve gelirlerini bağışlar veya üyelik ödemeleri ile sağlayan kuruluşlardır. Sivil toplum örgütleri oda sendika, vakıf ve dernek adı altında faaliyet gösterir. Vakıf ve dernekler topluma yararlı bir hizmet geliştirmek için kurulmuş yasal topluluklardır ve herkese yardım etmek için kurulmuşlardır.
Anlam ve içerik bakımından kitle örgütlerinden ayrılırlar. Sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmı güdümlü bir yapılanma içerisinde belli merkezlere bağlı çalışmaktadırlar. Fakat buna karşın kitle örgütleri ise, adı üstünde, kitlelerin ürünü, sesi ve gücüdürler. Bu ürün, ses ve güç, demokratik ilkelerin örgütlenmenin omurgasına yerleşmiş olmasından meydana gelir. Burada sözü edilen demokrasi halkın doğrudan demokrasisidir. Yani halkın kendi örgütü içinde, kendisini ifade edebilme özgürlüğüdür.[1]"
Peki İmdat Kip'in bilip de söylemediği1996-2000 yılları arasında DÇB'nin hangi olaylara sokulduğunu, ne gibi antidemokratik eylemlere imza atıldığını ve etkinliklerin kahramanlarının kimler tarafından desteklendiklerini...bileniniz
Peki DÇB'nin giderlerinin tama yakınının, Rusya Federasyonu üyesi Cumhuriyetlerimizce karşılandğını, 1998 deki IV. Genel kurulun Krasnodar'da toplandığını ve tüm giderleri Krasodar bölge yönetiminin karşıladığını bileniniz?..
Yukarıdaki tanımda görüleceği gibi "Sivil toplum kuruluşlarının önemli bir kısmı güdümlü bir yapılanma içerisinde belli merkezlere bağlı çalıştıklarını" bileniniz?
Devletlerden geçinen yapıların devletlere karşı olmayacaklarını bilmeyeniniz?...
"Ben marangozum, sadece ağaç işleyebilirim" diyen bir adamı demir işlemediği için eleştirmenin saçmalık olduğunun ayırdında olmayanınız?
Ha bu arada merak ediyorsanız soru da sorabilirsiniz
Evet buyrun.Hodri Meydan....Ya belge ya da mantıklı bir açıklama..''
