Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Huşt Semih Akgün
“Keçi, kuzu doğurmaz!”
13 Şubat 2016 Cumartesi Saat 12:55

ASİMİLASYON ile ilgili görsel sonucu


Çerkes tarihini okudukça  sürekli, bir hüzün kaplıyor içimi.


Bu halk sanki uzun zamandır, kendinden başka her halkın işine, gücüne koşmaya mahkum olmuş gibi.


Bu nasıl bir psikolojidir bilmiyorum ancak bunun “Kendinden uzaklaşmış olma ile” yani “Yabancılaşma” ile ilgisi kesin.


Ne ise! Bu başka bir yazımızın konusu olsun, fakat ben bu kendimi ait hissettiğim halkın işgüzarlığı üzerinde durmak istedim.


Sebebini de sona sakladım. Ama önce Aşın Hazret, ünlü Çerkes romancı-yazarın bir öyküsündeki karakterden söz edeceğim.


1990 yılı temmuzunda diasporanın önemli bir yayın organı olan “Kafkasya Gerçeği” dergisi yayın yaşamına başlamıştı.


Derginin iİlk sayısında derginin yayıncısı ve yazarı Av. Sefer Berzeg’in, Hazret’ten çevirdiği “Babam” adlı güzel bir öykü vardı. O zaman oldukça etkilenmiştim. Çok net, duru bir Türkçe ile çevirmişti Sefer Berzeg.


Konu Çerkesya’da geçiyordu. II. Dünya savaşı yıllarında bir çocuğun dilinden babası ve kendi yaşadıkları anlatılıyordu.


Davut, babası, annesi birbirinden ayrılmış bir ailenin çocuğuydu. Hem de daha Davut iki yaşındayken.


Burada Hazret’in dilinden bir şeyler aktarmak istiyorum. Zira bu durumu en iyi anlatacak olan yazardır.


Savaş başladığında babam elli yaşına girmek üzereydi ve henüz askere alınması gerekmiyordu. Fakat 1941 yılının güzünde yöremizde bir gönüllü atlı birliği kurulmaya başlandığında geride duramadı.


Anımsıyorum: Güz başlangıcında çamurlu bir gün. Atlı birlikler ırmağımızdan geçiyorlar. Askerlerin üzerinde Çerkes giysileri var. Komutanları sırtına büyük bir yamçı örtmüş, bindiği atı zor zapt ediyor. Biz çocuklar ırmak kıyısında durmuş babam bir arabayı sürüyor. Irmağımızın üzerindeki kırık dökük köprü, üzerinden geçenleri taşıyamayıp bel vermeye ve çatırdamaya başlıyor.


Babam ırmak kıyısında duran arabasından atlamış, iki büklüm olarak köprüye doğru koşuyor. Ben arkasından bakıyorum ve nedendir bilmiyorum ama ona acıyorum. Kimse koşmuyor, bir tek o, köprüyü sanki tek başına kaldıracakmış gibi acele ediyor.


Kaldıracaksa da kaldıramayacaksa da babam köprünün altına durup omuzlarıyla ona destek oldu. Köprü çatırdıyor, ama arabalar durmadan geçiyorlar.


-Ne bekliyorsunuz? Omzunda kocaman yamçı olan komutan, ırmak kıyısında duran askerlere bağırdı. Öbürleri mahcup olarak koşuştular. Babam eğilmiş durumda arkası bize dönük, köprünün altında duruyor. Yıkılsa ezilecek. Can havliyle yanına koştum, ben de destek olmak niyetindeydim. Fakat adamın biri bağırdı:


-Sen çekil oğlum, bu çocuk işi değil.


Bir çok kişi birden köprünün altına girdi, köprünün çökmesine engel oldular. Arabalar sakınarak teker teker köprüden geçti. Atlılar ise suyun sığ yerinden ırmağı aştılar.


Sonraları babamın aceleyle iki büklüm koşarak köprünün altına girişi gözümün önüne geldikçe daha çok üzülmeye başladım. Önceleri kaldığı Maykop kentinden birkaç mektup gönderdi, sonra savaşa gitti, bir daha da sesi sedası çıkmadı. Kimbilir ne oldu? Arada bir mektup yazıp yazmadığını öğrenmek için neneme uğradığımda şöyle derdi:


-Davut’um bir yerlerde koşuşturup duruyordur. Ne zaman fala baksam onu hep yollarda görüyorum.”


Ne ise öykünün sonuna doğru Davut, babasının, aralarında bir sürü genç olmasına rağmen, Dinyeper nehrini zorlarlarken, kendisinin ırmağa düşen bir halatı çıkarmak için soğuk suya dalınca, sivri bir demirin üzerine düşerek öldüğünü öğrenir.


Bu öyküyü neden anlattım? Hep biliriz ki 1864 Çerkesler için acı bir sayfadır. Soykırım ve sürgün trajedisinin yaşadığımız lanet bir yıldır. Bir tek o yıl acı yaşamadık ama Ruslar’ın bize tattırdığı acıları simgeleyen bir tarihtir.


Ve biliriz ki o tarihten beri yurtsuz, düşkün, acılı ve çaresizdir Çerkes halkı. Ve gittiği hiçbir yer de tam olarak tutunabilmiştir diyemeyiz. “Kendi” olarak. O tarihten beri kaybettiğimiz hiçbir şey geri gelmedi, adeta her şeye sıfırdan başladık. Yeni bir yaşam, yeni bir iş felan…


Ve o zamandan beri giderek yabancılaşan, kendi özsel değerlerini yitirerek, başkalarının fırınlarına odun taşımıştır Çerkesler. Ne yazık ki bu böyle! Acı ama gerçek!


Balkanlara giden 300 bin Çerkes, Osmanlı’nın henüz yitirmek üzere olduğu bu topraklarda Osmanlı’yı savunmak üzere cepheye sürülmüşlerdir. Bugün dile kolay o coğrafyadan 10’a yakın ülke çıktı. Çerkesler kendi acılarına mı, yoksa yeni acılara mı yansalardı?


Osmanlı savaştan savaşa, yenilgiden yenilgiye sürüklenmiş ve savaştıracak erkek bulamaz hale gelmişti.


Sürgün ile ilgili antlaşmalara göre bu gelenleri askere almaması gerektiği halde, Trabzon ve Samsun’da dahi 5’er bin genç silahlandırılıp cepheye sürülmüşlerdi.


Çerkesler’in savaş, soykırım ve sürgünleri hiç bitmedi. Kısa bir süre sonra Balkanlar’dan ve Kafkasya sınırına yakın bölgelerden ikinci kez kaldırılıp, Osmanlı içlerine geçişleri de ardı ardına yaşandı.


Hatta 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında, Osmanlı ordusunun da, Rus ordusunun da önemli bir kesimi Çerkesler ve diğer Kafkas halklarından oluşuyordu. Ne yazık ki bu kez kardeş kardeşe vuracaktı.


Rivayet odur ki, esir düşen Rus askerleri arasında Çerkesçe ve Lezgice konuşan insanlar çok idi.


Çok daha sonraları kendi dedemde Sarıkamış harekatında donarak ölmekten kurtulup 8-9 yıl kadar Rusya’da esaret yaşamıştı. Sonra çıkıp Türkiye’ye geri dönmüştü.


Şu sıralar internette bir habere denk gelince yine bu acıları ve biz Çerkesler’in işgüzarlığını anımsadım: 161 Türkiyeli ve Suriyeli Çerkes, Rusya Federasyonu Antalya Başkonsolosuna başvurarak anayurtlarına dönmek istediklerine dair bir dilekçe vermişler.


Dilekçeyi Reyhanlı Çerkes Derneği-Adığe Khase Adına Uğur Pihava ve Tarık Topçu 10 Şubat 2016 tarihinde imzalayarak başkonsolosa vermişler.


Kısaca diyorlar ki;


Ekselansları,


Bizler, dedeleri 1763-1864 yılları arasında cereyan eden büyük Rus-Kafkas savaşları sonrasında, 1864’te vatanından sürülmüş, Hatay’ın Reyhanlı İlçesinde yaşayan Suriyeli ve Türkiye/Reyhanlı’lı Çerkesleriz.


Bildiğiniz gibi Osmanlı topraklarına dağınık bir şekilde, küçük gruplar halinde yerleştirildik. Ailelerimiz bölündü. Başımıza gelen felakete ve maruz kaldığımız haksızlıklara rağmen, bu ülkenin vatandaşları olarak sorumluluklarımızı yerine getirdik. Büyük acılar çektik. Ama vatanımızı hiç unutmadık, hep bir gün geri döneceğimiz umuduyla yaşadık.


Burası çok normal. Her satırına hatta sözcüğüne katılırım. Daha sonra şöyle devam etmişler;


“Ekselansları,


Bizler Çerkesiz. Dilimiz, kültürümüz, kimliğimiz atalarımızın yaşadığı topraklarda şekillendi. Ve ancak orada korunabilir. Bugün yaşadığımız yerlerde varlığımızı ve kimliğimizi koruyamıyor, yok oluyoruz.”


Bu sözlerde gayet makul. Fakat bir sonraki sözler, hem çok ilginç, hem de şahsen milli hislerimizi incitici;


“Artık vatanımızda, dedelerimizin çıktığı Adigey Cumhuriyeti’nde yaşamak, soydaşlarımızla birlikte toprağı ekmek, çalışmak, ekonomisini geliştirmek ve gerektiğinde onu düşmanlarına karşı birlikte savunmak istiyoruz.“


Hangi ülkeyi, kime karşı, kimle savunmak? Hala kim dost, kim düşman, bunu öğrenemediysek yuh olsun bize!


Tabii ki her Çerkes anayurdunda yaşamak, iş kurmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, gerektiğinde orayı savunmak, hatta ölmek ister. Bundan daha doğal ne olabilir ki?


Bende romantik bir adamımdır. Açıkçası biraz saf ve halis de. Yıllarca Ruslar’a yaptığımız samimi çağrılar bu sayfalarda duruyor.


Kaç kez Rusya’nın, Çerkesler’e yaptığı haksızlıklardan vazgeçerek, soykırımı durdurmasını, anayurtlarını diasporada yaşayan biz soydaşlara açmasını yazdık. Rusya içinde özerkliği, Çerkes-Rus işbirliğini, dostluğunu ve barışı savunduk.


Sadece ben değil, bu sayfalarda ve başka sayfalar ve platformalarda da yazan çok sayıda Çerkes aydını, aktivisti, entelektüeli, bu ve buna benzer içten yaklaşımlarını onyıllardır sürdürüyor, yazıp çiziyorlar. Peki Çerkes halkı olarak bütün bu çağrılara, içtenlikli isteklerimize karşı ne elde ettik? Koskoca bir hiç! Tastamam hayal kırıklığı!


Çerkes halkının hiçbir şey elde etmediğini, Suriye’den kaçan Çerkes göçmenlere konuksever davranılmadığını, buna karşılık bu topraklarla hiçbir bağı olmayan Ukrayna kaçkını Ruslara büyük destek verilerek kucak açıldığını kim inkar edebilir?


Çerkesya’nın coğrafyası bir yandan öbür yana, soykırımcıların heykelleri ve kahramanlık öykülerinin anlatıldığı kitapları, sokak, liman, köy ve şehir adlarıyla dolu.


Bütün bu olanların tek açıklaması vardır; Çerkes soykırım ve sürgünü, hala yönetim tarafından sürdürülmektedir.


Hiçbir Çerkes’in, Rus halkına, masum Rus insanına karşı düşmanlığı yoktur. Hiçbir zaman olmadı, olmayacak. Çerkes, intikam ve nefret ile değil, adalet ve kardeşlik duygusuyla yanıp tutuşuyor.


Hatta Rus devletinin mahfı bile değil Çerkes’in dileği, ama RF. Çerkesler’i düşmanlaştırmak, ötekileştirmekten başka ne yaptı ki bu zamana kadar?


Bunu Suriye’den kaçan Çerkes mültecilere RF yönetiminin yaptığı muamele en açık şekilde göstermektedir. Mültecilerin elinden alınan binlerce USD karşılığında bu çaresiz insanlar bürokratlar ve resmi destekleri bulunan çeteler eliyle İskandinavya ülkeleri sınırlarına getirilmekte ve kar da kış da sersefil Avrupa’ya geçişleri sağlanmaya çalışılmaktadır.


Bu insanların gerçek yurdu, ne İsveç, ne Norveç, ne Suriye, ne Türkiye’dir. Çerkesler’in anayurdu Çerkesya’dır.


Kısaca toparlayalım. Bu arkadaşlarımızın işgüzarlığı beni kahrediyor. Hala bu soykırımcı devlet(RF)ten medet umuyorlar, ondan iyi niyet bekliyorlar. Bir de üstüne üstlük beraberce ülke savunmasından ve birlikten söz ediyorlar. Yeter bu başkalarının fırınına taşıdığımız, açıkçası kendi gövdemiz!


Şimdi Aşıne Hazret’in öyküsünün başına gelelim. Davut’a annesinin söylediği sözler aklıma geliyor;


“Annem, babamdan daha ipsiz sapsız biri bulunamayacağını, kendisinin ziyan olduğunu anlatır dururdu. Ben babama kızmıyor, acıyordum. Zavallı her yerde her şeyi dert ediniyor, birisine bir şey olsa herkesten önce o koşuyordu. Annem bana kızdığında şöyle derdi:


-Eyvahlar olsun! Sen de babana benzeyeceksin. Onun gibi herkesin işine koşan, kendine hayrı olmayan biri olacaksın. “Keçi, kuzu doğurmaz” diye boşuna dememişler.”



Bu yazı toplam 7118 defa okundu.





Ayşe Yımaz

Çok iyi tahlil olmuş bravo. İnsan kendini, milletini öz-eleştirel bakarak incelemeli. Bir talihsizlikmidir nedir bilmiyorum ama bizde genel olarak böyle bir huy var, üzerimize düşmeyen şeyleri vazife eyleyiveriyoruz hemen. özümüze fayda yarabbi diye dua edesim var.

02 Mart 2016 Çarşamba Saat 22:28
Kalej Mahmut

Ortada bir hicap ve utanma duygusu var galiba. http://www.infocherkessia.com/basin-aciklamasi-vatanimiza-donmek-istiyoruz/
Yazılan bir çok satır çıkartılmış. Bence bu da erdemdir.

29 Şubat 2016 Pazartesi Saat 17:34
SEMİH AKGÜN

Murat Ozturk yazmış; "Başvuru bildirisi şu linkte.

http://www.infocherkessia.com/basin-aciklamasi.../"

Metni okuyunca şaşırdım.
Yazımda da belirterek eleştiri yaptığımız metin değişmiş.
“onu düşmanlarına karşı birlikte savunmak istiyoruz” ifadesi nasıl olmuşsa iptal olmuş.
Bunu dahi olumlu bir gelişme olarak görüyor ve metni yazıp, imzalayan arkadaşları alkışlıyorum!

Selam ile.

29 Şubat 2016 Pazartesi Saat 15:26
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net