

Suriye’de ipler kopup, Esad’ın baskıcı rejimine karşı muhalif gruplar silahlı mücadeleye girdikten beri yüz binlerce insan öldü, yüz binlercesi sakat kaldı, yaralandı. Milyonlarca Suriyeli çocuk babasız, annesiz, evlatsız, torunsuz kaldı. Düşünün ki 90 yaşında bir haminne, torununun çocuğunun ölüm haberini aldı. Hatta onun cesedine bile ulaşamadı. Toprağa dahi veremedi.
Hemen yanı başımızda Ortadoğu coğrafyasında, çok acı şeyler yaşandı. Uluslar arası oyun kurucular şiddet ve zulüm dolu bu oyundan nemalandılar. Dünyanın ve insanların orda burada çobanlığını yapmak iddiasıyla bu coğrafyaya el attılar, karıştırdılar.
Her oyun kurucu, kendi gelecek projeksiyonunu , planını, tam yüzyıldır laboratuvara dönüştürdüğü bu coğrafyada uygulamaya koydu.
Suriye’de başlayan bu kirli oyunun en başında bazılarının iddia ettiği gibi rejimin hızla çökeceğini yazıp söyleyenlere, o işin o kadar kolay olmadığını ve bu şiddet sarmalının devam edeceğini, Esad rejiminin zayıflayacağını fakat ayakta kalacağını belirtmiştim. Zira uluslar arası oyuncuların Suriye’de uygulamaya koydukları oyunun bir çözüm amacı olmadığı belliydi, çözümsüzlük üzerine temellendirildiğini bazılarının o zamandan görmeleri gerekiyordu.
Araya kan girdikten sonra, müslümanın müslümanı, müslümanın yezidiyi, hristiyanın müslümanı vurduğu gibi düşman olması ve ayrışması kaçınılmazdı.
Tabii ki Suriye(geniş anlamda Ortadoğu)’de çözümsüzlük sonsuza kadar sürmeyecek. Oyun kurucular; rejim ve muhalif güçlerin arkasında görünür ve görünmez eller olarak bilek güreşini sürdürecek ve sonuçta kendi istedikleri bir çözümle sorunu nihayetlendireceklerdir. Fakat çözüm kimin istediği ya da dayattığı çözüm olacaktır? Orası şimdilik bir bilinmez, gri alan.
Fakat gören göz de klavuz istemez. Bir yanda Esad rejimi ve ardında Rusya, İran ve dünya Şii ittifakı, öbür yanda farklı güçlerin arada kendi çıkarlarını yarıştırdıkları güçler ve oyun kurucular bulunmakta.
Muhalif güçlerin ardında Türkiye, Katar ve S.Arabistan gibi Sünni ittifak görünüyor.
Bütün bunlara rağmen bu oyunda tüm gelişmeler, her cephesiyle ABD+ İsrail+ AB ortaklığının en büyük politik figür, başrol üstlenmiş olduğunu kanıtlamakta. Ve sonucu belirleyecek olanın da bu ittifak olduğunu gizliden gizliye hissettirmekte.
Arada daha az görünür gibi duran bazı güçler var ki, Kürtler/ PYD ve Irak Kürdistan’ı, akılcı politik manevralarıyla bu oyundan maksimum karlı çıkacak bir rol kapmış görünüyor.
Bir de hep zararlı çıkmaya namzet figüranlar var. Bunların başında kimler var?
***
Suriye’de savaş çıkmazdan önce 200 ile 300 bin arasında büyük çoğunluğu Çerkes olan Kuzey Kafkasya kökenli Suriye yurttaşı vardı. Tıpkı Ürdün’de olduğu gibi rejimle sarmaş dolaştı ve hatta rejimin yine tıpkı Ürdün’de olduğu gibi askeri kanadında muhafızlığa soyunmuşlardı. Halen de rejim yanlısı Suriye yurttaşı Çerkeslerin sayısı hiç de az değil.
Fakat baba Esad döneminde Hama ve Humus olayları sırasında dahi rejim muhalifi olan ve Sünni-İslamcı ideoloji etrafında örgütlenmiş gruplar içinde Çerkesler ve daha çok Dağıstanlılar ile Çeçenler vardı.
Suriye’den yüzlerce km. uzaklıkta kuzeyde Kafkasya’da da uzun zamandır karışıklıklar var. Kafkasya hem Avrupa’dır, hem biraz Asya’dır. Hem Ortadoğu, hem Ön-Asya’dır. Bu yüzden biraz ortada, biraz arada ve kafası şimdilerde çokça karışıktır. Uygarlıkların kavşak noktasında bu coğrafyanın adı, artık bundan böyle daha fazla duyulmaya, daha fazla anılmaya başlanacak. Bugün ilk ayak sesleri duyulmakta. Uzun zaman dünyanın unutulmuş bu yüksek ülkesi yavaş yavaş anımsanmaya ve uykudan uyanmaya başlıyor gibi.
Son yirmi beş yılda başarısızlığa uğrayan bağımsız Çeçenya girişimi, ardında iki yüz bin kadar Çeçen’in ölümüne, bir o kadarının yaralanması ve sakatlanmasına, yaklaşık beş yüz bin kadarının da ülkesini terk etmesine yol açtı. Fakat Çeçen halkı dirençli ve mücadeleci bir halktı. Öldükçe üredi, yaralandıkça bilendi. Tam istatistiğini kimse çıkartamaz ama belki de 25 yıl öncesinden daha fazla bir nüfusa yeniden ulaştı. Tüm gelişmeler doğanın o bilindik döngüsünü işletmiş gibi görünüyor; çok düşmanı olanın çok üremesi gibi.
Çeçenya’da baba Kadirov’un ölümüyle Ramzan Kadirov, Putin Rusya’sından aldığı büyük parasal ve askeri yardımla kurduğu baskı rejimiyle göreli istikrarı sağlamış gibi görünüyor.
Ancak Çeçen halkı, diğer Kuzey Kafkasya halkları gibi genel olarak işsiz, aç, sahipsiz.
Bütün bunlar, acılarla, işkencelerle büyüyen, kayıp ve fanatik bir kuşağın yetişmesine sebep oldu. Her aileden neredeyse bir kayıp, iki yaralı, üç mülteci vardı. Çeçenler artık Çeçenya’ya, kendi kabına sığmıyordu. Onların bir kısmı Avrupa ve ABD’ye kaçtılar. Hepsi de politik mülteci olarak. Orada iş ve aş bulanlar kısa zamanda yaralarını sarmaya başlamışlardı. Fakat Ortadoğu coğrafyasında onları bekleyen başka daha ne maceralar vardı.
Üstelik aşsız, işsiz, amaçsız, talihsiz bu insanlara dinin eşitlikçi ve mücadeleci ruhu çekici gelmeye başlamıştı. Çeçen savaşıyla birlikte komşu Dağıstan’da o çekim gücüne erken kapılanlardan olacaktı. Binlerce insan Dağıstan- Azerbaycan ya da Çeçenya- Gürcistan üzerinden Ortadoğu coğrafyasına akmaya başladılar.
İnsan ticaretinden nemalanan bazı gruplar bu yolu açtıktan beri Ortadoğu sadece aklın ve oyun kurucuların değil, budalalığın ve figüranlığın da at koşturduğu bir alan haline dönüştü.
Kuşkusuz bu budala güruhun içinde, samimi dini duygu ve ideallerle oraya gelen, saf insanlar hatta aileler olduğu gibi, tamamen yağma amaçlı, talan zihniyetiyle gelenler de vardı.
İnsanoğlu var olduğundan beri kaynaklara erişim ile egemenlik gütmenin birbirine paralel eğimler izlediğini bilir. Erkek egemen şu dünyada da kaynaklar(mallar)dan diğeri de kadın -evet kadın ne yazık ki!- Seks açlığı ile köleleştirilmiş on binlerce kadın belki bazılarını bu sebeple oraya çekmiş olmalı.
Bütün bu anlattıklarım sadece Çeçen ve Dağıstanlılar için geçerli değil, Suriye’de savaşa katılan güçlerin önemli bir bölümü için geçerli. Aralarında en uygar, en batılı ülkelerin yurttaşları da var. İngiliz, Fransız, Afrikalı, Asyalı, her çeşit manyak, ruh hastası, katil ruhlu, öldürmekten ve insan avından zevk alan psikopat da buralara gelerek savaşa katılıyor. Üstelik her iki tarafta da. Onlar için taraf olmak değil, doyumsuz ve canavar ruhlarını tatmin etmek.
Az sayıda Çerkes ve Karaçaylıda bu budalalar kervanına katılmış görünüyor. Sayılarının ne kadar olduğunu bilmiyoruz ama 3 haneye kadar ulaşamayacak kadar küçük olduğunu tahmin etmekteyiz. Çerkesler, Çeçen ve Dağıstanlılar kadar muhafazakar bir toplum değiller. 1864’te sonuçlanan soykırım ile Rusya’ya karşı yürüttükleri yüzyıllarca süren savaş Çerkesler’in dişlerini köreltti, tırnaklarını söktü. Bu yüzden dünya çapında Çerkes sayısı, Çeçenler’in dört katı olmasına rağmen bu savaşta onları pek görmemekteyiz. Sanırım bu savaşta az sayıda bulunan Çerkesler’in çoğu da yerel gruplardan oluşuyor. Yani Suriye yurttaşı Çerkesler’den. Zira onlar anayurtlarındaki soydaşlarından daha muhafazakar olmalılar. Nitekim 150 yıldır bulundukları coğrafyanın havasından, suyundan etkilenmek gibi bir şey bu. Üstelik yaşadıkları bu ülkede, evleriyle, topraklarıyla, işleriyle, güçleriyle kıstırılmış ve taraf olmaya zorlanmış.
Kafkasyalılar muhtemelen IŞİD’den ziyade Ceyş-ül Muhacirun vel-Ensar adlı bir örgüt safında savaşa katılıyorlar. Her halde onlarca irili ufaklı örgütlerde tüm Kafkasyalılar’dan karışmalar sözkonusudur. Gidip de gören yok zira, hepsi halk arasında dedikodu türünden bilgiler.
Örneğin; Çerkesya’nın batısından yani Adığey’den, Suriye’ye gelenler neredeyse çok çok az. İşte bu tür bir geçiş öyküsü. Genç ve aydın görünümlü bir çift, küçücük çocuklarıyla tatile gidiyorum diyerek Suriye’ye kaçtıkları düşünülüyor. Güncel yaşamlarına bakıldığında böyle bir şeyi yapabilmeleri mümkün görülmüyor. Bu kadar mantıksız bir işi yapabileceklerine, ne aileyi tanıyanlar, ne de geride kalan aile bireyleri olasılık veriyor. Hatta genç çiftin anne-babası, minik torunlarının neden kendilerine bırakılmadan böylesi bir tehlikeli serüvene atılmış olmasına anlam verememekte ve aptalca bulmakta.
Bir başka örnek ise; Suriye’de cephede özellikle Çeçen ve Dağıstanlılar’ın müthiş savaştıkları ve çok kayıp verdikleri belirtiliyor. Ancak her grup kendi bağımsız çıkarları temsil ettiği için “Erken kalkanın, yandaki, diğer grubu teslim aldığı, soyduğu veya kendine katılmaya zorladığı bir karambol ortam sözkonusu. Yani “kurt puslu havayı sever!”.
Örneklerden bir diğeri; Fena halde aldatıldığını düşünenler, hemen kaçmaya yeltenmeye çalışıyorlar. Ama “bura bir kurt kapanı, yakalananı yiyen!” Canını ve parasını kazara kurtaran, kendini muhtemelen Türkiye’ye atıyor ve en kısa yoldan memleketine dönmeye çalışıyor. Fakat orada da baskıcı Rus rejiminin ağlarına takılıyorlar. Gümrükten, sınırdan şöyle böyle geçenler Rus istihbaratınca çabucak tespit ediliyor, ya yargısız infazlarla öldürülüyor ya da tutuklanıyorlar. Bu arada ilginç bir durum, Kafkasya’nın doğusunda, Çeçenya, İnguşya ve Dağıstan’da, Rus rejimine karşı dinsel içerikli mücadele sönümlenmeye dönüşmüş. Dağlarda eskisi kadar gerilla yok, şehirlerde ve köylerde eylem yapma yetenekleri oldukça düşmüş. Belli ki RF.’nu, Suriye iç savaşına Kafkasya’dan çaktırmadan yaptığı milis ihracatından epey menfaat sağlamış. Görece Rus güvenlik güçleri rahatlamış, hafiflemişler. Üstelik budalalardan geri gelenler, talihsiz Bedevi halleriyle(!) halk arasında başarısız, akılsız sayılmakta ve “Yüce Rus devletine karşı olan herkesin zavallı halini açıkça kanıtlamaktaymiş(!)”
Neyse! Konudan biraz uzaklaştık fakat tüm bunların anlatılması gerekti. Zira az sayıda da olsa savaşa dahil ve taraf olan Çerkeslere bugünlerde Rus savaş uçaklarının bombardımanı basında yazılmaya başlandı. Habere göre üç Çerkes köyü Rus jetlerince vurulmuş ve ağır kayıplar verdirmişti. Daha sonra bu haberde geçen köylerden sadece birinin vurulduğu ve o köyün de Dağıstanlıların eskiden beri yaşadığı bir köy olduğu, ancak daha sonra rejim karşıtı Çerkesler’in de onlara katılarak güç birliği yaptıkları ortaya çıktı.
Çerkes/ Adığeler belli ki IŞİD içinde değiller. Hatta Kafkasyalıların önemli bir kısmı da farklı muhalif gruplar içinde savaşıyorlar. Fakat bu savaşanlar Çerkeslik veya Çerkes Ulusal mücadelesini veren insanlar veya gruplar değil ki. Savaşanlar arasında, ÇKO (Çerkes Kurtuluş Ordusu) veya ÇDHKC(Çerkes Devrimci Halk Kurtuluş Cephesi) gibi Çerkesya’nın bağımsızlığını savunan bir örgüt veya hareket yok. Hatta dünya yüzünde bu tür adla anılan bir örgütlenme yok. Böylesi bir silahlı mücadeleyi savunan harekette yok. Bildiğimiz kadarıyla… Yoksa yanılıyor muyuz?
Çerkes davası için değil de Suriye’de başka amaç ve ideolojiler için savaşan insanlar Rusya tarafından vurulduğunda neden Çerkes oldukları anımsanıyor ki?
Sanırım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir. Rus bombardımanı , Çerkeslerin de aralarında olduğu muhalif güçleri vurmuş olabilir, ama savaşlarının temelini Çerkesliğin oluşturmadığı insanlar vuruldu diye neden gürültü kopartılır ki?
Henüz Rus bombardımanının sivil Çerkesleri hedef aldığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Eğer bu tür bir bilgiye ulaşırsak durum tabii değişebilir.
Üstelik kim tarafından hedef tahtasına dönüştürülmüş olursa olsun, ortada Çerkes kökenli siviller sorunu devam etmektedir. Bu insanlar insani bir çözüm olarak anayurtlarına taşınmalıdır. Bu sorunun birinci derecede müsebbibi olan Rusya sorunu halletmekle de yükümlüdür.
Çerkesler'in Suriye'de ne işleri var? Temel sebep Ruslar'ın 150 yıl önceki işgal, halklar ve sürgün politikaları. Biliyoruz ki bu emperyal politikalar değişmedikçe, tarihsel öfkeler dinmemekte ve uluslararası görüş ayrılıkları sürmekte ve giderek artmaktadır.
Geçenlerde haber ajanslarına düşen bir Çerkes kız çocuğunun ölüm haberi Suriyeli Çerkesler için ülkenin hiç de güvenli olmadığının açık işaretlerini kanıtlamakta.
Ayrıca anayurttan gelen haberler, Çerkesyalı aktivistlerin, Suriyeli Çerkeslerin anayurtlarına getirilmesi için sivil ve barışçıl yolları zorladıklarını göstermektedir.

Haksız bir savaşta can alan, tahrip eden, emperyal bir aygıt olabilir Rusya, ancak geçmişten gelen düşmanlık hisleriyle hareket ederek bu savaşa dahil olmuşlar arasında, ne Çerkeslere, ne Çeçenlere, ne Dağıstanlılara yer var. Bu savaş; Kafkasyalılar’ın savaşı değil, Kafkasyalıların yöntemleri ise hiç uygulanmıyor.
Doğrusu kirli savaşın figüranları içinde bu halklarımızın anılıyor olması çok çok rahatsız edici.
Her tahrip edilen köy, her kafasına kurşun sıkılan insan, her kaçırılıp seks kölesi yapılan kız, her yıkılan 2000 yıllık antik şehir haberini okuduğumda, bu halklarımızın adını yan yana gazete sayfalarımda gördüğümde kan beynime sıçrıyor.
Ne zaman şiddete son verecek efendiler(!) bilmem ama, küçük halklarımız için en anlamlı gelecek, demokratik, barışçıl yollarla, politik, ekonomik, hukuki bir mücadele sürdürmek ve tüm dünyayla akılcı entegrasyonlar geliştirmek zorundayız.
Ve sayıca az halklarımız; önce kendileri, kendi çıkarları ile insanlık ve uygarlığın çıkarlarını bütünleyecek bir projeden başkasına evet diyemezler. Kısaca; önce kendimiz için de huzur ve barış, kendimiz için de insanlık ve uygarlık…
