

İnegöl Çerkes-Adige Kültür Derneği tarafından; Çerkes soykırım ve sürgününün 150. Yıl dönümü dolayısıyla, 21 Mayıs 2014 tarihinde Sani Konukoğlu Konferans salonunda, hatim ve anma gecesi düzenlendi.
O gece bende günün mana ve önemine atfen bir konferans verebilme fırsatı bulabildim. Konferansta yaptığım konuşmanın tam metni aşağıdadır:
Öncelikle İnegöl Çerkes-Adige Kültür Derneği’ne teşekkür ederim. Bugün son derece acı bir günün anısını yaşıyoruz. Çerkes Halkı’nın Çarlık Rusya’sı tarafından gerçekleştirilen soykırım ve sürgünü 21 Mayıs 1864 tarihinde yani 150 yıl önce bugün tamamlanmıştı.
Konuya girmeden önce; toplantıya Çerkesya’dan katılıp bizleri onurlandıran Adıgey Müftü Yardımcısı Sayın Mışe Asfar ile Tarihçi Sayın Daurow Khuseyn ve diğer katılımcıları da saygı ve sevgi ile selamlıyorum.
İşgalci Çarlık Rus ordularına karşı 1763-1864 yılları arasında sürdürülen kutsal “ Özgürlük Savaşı “ nda, Ruslar tarafından soykırıma tabi tutulan Çerkes Halkı, bundan 150 yıl önce kitleler halinde vatanları “Çerkesya” dan koparılarak sefalet içinde Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürgün edilmişlerdir.Tarih boyunca zulme uğrayan topluluklar bir sıralamaya tabi tutulacak olsaydı, Çerkes Halkı’nı ilk sıralarda bir yere yazmak gerekirdi herhalde.
Bazı araştırmacılar, Çerkes sürgününe Osmanlı ajanlarının vaatlerinin yol açtığını iddia ederken, diğerleri Çerkes Beyleri göçü teşvik etmekten sorumlu tutarlar. Kimilerine göre ise, Çerkesler dini fanatizm sebebiyle Osmanlı topraklarına göç etmiştir.
Bütün bu iddialar karşısında Osmanlı Hükümeti, Kafkasya’dan sürgün edilen Çerkesler ve diğer Kafkas kökenliler ile ilgili bakış açısını 12 Aralık 1863 tarihli Arz Tezkeresi’nde özetle şöyle belirtmektedir;
“ Bab-ı Ali, Saltanat-ı Seniye’nin tebası yeterli olmakla birlikte, iltica emeli ile vatanlarını terk edenleri reddederse Rusya’nın kahr ve şiddetine bırakmanın Hilafetin şanına muvafık bulunmadığı için göçmenlerin kabul edilmesini kararlaştırdı.”
Aslında, somut deliller savaş, soykırım ve sürgünün Çerkesya’yı ele geçirmeyi hedefleyen bir Rus politikası olduğunu kanıtlamaktadır. Tek sebep Rusya’nın insansız bir Çerkesya istemesiydi. Çerkesler vatanlarını isteyerek terk etmedikleri, özellikle zorlandıkları tarihi bir gerçektir.
Bu trajik olayda Çerkeslere sahip çıkan tek ülke, aynı dine mensup Osmanlı Devleti olmuştur. Eğer o dönemde İngilizlerin düşündükleri gerçekleşmiş olsa idi, biz Çerkesler bugün Afganistan dağlarında yaşam mücadelesi veriyor olabilirdik.
Rusya’nın işgal sırasında Çerkes Halkı’na karşı uyguladığı soykırım gaddarlık, konuçlanan askeri kuvvetlerin miktarı ve zaman açısından tarihte bir benzeri yoktur.
Bu olay “ Muhaceret “, “ Sürgün “, “ Büyük Göç “, “ Soykırım “, “ Kara Gün “, “Yistanbulakue” gibi adlarla anılır.
1991 yılında kurulan Dünya Çerkes Birliği ( Düneyipso Adige Xase) Nalçık şehrinde 20 Mayıs 1991 tarihinde ilk düzenlenen Kongrede aldığı ilk ve son tarihi bir kararla, Çerkes Halkı’nın sürgün edildiği 21 Mayıs tarihini sürgün ve soykırımı anma günü “ Kara Gün “ olarak bütün dünyaya ilan etmiştir.
Bu olaylardan son derece rahatsız olan Rusya Yönetimi siyasi manevralarda bulunmaya başladığını görüyoruz. Bunlardan biri, 21 Mayıs’ın “ Sürgünü Anma Günü “ olarak değil, savaşın sona eriş günü olarak anılmasını. Bir diğeri, yıllardır “ Kafkas-Rus Savaşı “ olarak yazılan olayı, terminolojiyi tartışmaya açarak değiştirmek ve “ Kafkas Savaşları “ olarak anılmasını sağlama çabasıdır.
Bu manevralardan amaç; “Sürgün” konusunun kapanması ve dolayısıyle Çerkesler’e uygulanan “Soykırım “ gerçeğinin yeni nesillere unutturulmasıdır.
Kafkasya’da Adige ( Çerkes ) Toplum Kuruluşları Koordinasyon Kurulu Başkanı Jilyabi Kalmıkov, 21 Mayıs’ta Rus-Kafkas Savaşları’nın bitişinin 150. Yılı münasebeti ile ilgili olarak, yaptığı bir açıklamada; “ Çerkes sorunu ile ilgili olarak yapılan kimi konuşmalarda sarf edilen “ çok zaman geçti. Unutmanın vakti geldi, geçmişle yaşanmaz…” gibi sözler Çerkes Halkını cidden üzmektedir. Çerkes sorunun ilk etabı fiziksel imha (Soykırım) ve Sürgündür. Şimdi de yaşanan Sürgün olayının unutturulması söz konusu… Bu ikinci etaptır. Diyor.
Tam tanım Soykırım konusunda çalışan akademisyenler arasında değişim gösterse de, 1948 de BM Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması ve Sözleşmesinde(SSECS) hukuksal bir tanımı bulunmaktadır: Sözleşmenin ikinci maddesi soykırımı şöyle tanımlar;
“ Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyeti ile girişilen şu hareketlerden herhangi biridir:
a- Grubun üyelerinin öldürülmesi.
b- Grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi.
c- Grubun yaşam koşullarının bunun, grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması.
d- Grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması.
e- Ve çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi.” Şeklindedir.
Bu tanıma göre, Rusya Çerkeslere karşı bu uygulamaya, 1682 yılında tahta çıkan “ Deli Petro “ ünvanı ile anılan Çar Petro I. Aleksieviç döneminde(1682-1725) başlamıştır. Deli Petro’nun meşhur vasiyetnamesinde yer alan hususların tahakkuku için ölümünden önce tesis ettiği “ Doğu İlimleri Akademisi “ sayesinde, Kafkasya’da gerçekleştirilen çeşitli seyahat ve sözde ilmi çalışmalar, Rus askeri emperyalizmine zemin hazırladığı bir gerçektir.

Rusya XIX. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkistan ve Kafkasya’yı işgale başlayınca, batılı devletlere güya makul gerekçeler göstermek istiyordu. Bu maksatla yayınlanan Gorcakof Deklarasyonu’na göre; güya Ruslar batı medeniyetini barbar Türkler’e ve Çerkesler dahil tüm Kafkas kökenlilere ulaştırmak için bu işgalleri gerçekleştirmiş. Ne var ki, barbarlığın en alasını göstererek bunu yapıyorlar. Belli bir sosyal organizasyona sahip değil, yarı vahşi, göçebe dedikleri Türk ve Kafkas Halkları binlerce yıldır orada yaşıyorlardı. Dünyada Ruslar’ın izine dahi rastlanmıyorken onlar pek çok devlet kurmuşlardı. Hatta XV. Yüzyılın son çeyreğine kadar Ruslar da barbar dedikleri bu insanların kurdukları devletin hakimiyeti altında yaşamışlardı.
Çerkesya’yı ne pahasına olursa olsun ele geçirmeye karar vermiş, sebatkar ve inatçı, ayni zamanda her türlü imkana sahip dev bir düşmana karşı, inanç ve azminden başka bir şeyi olmıyan bir avuç kahramanın bu kadar dayanmasını bile muazzam bir olay olarak görülmelidir.
1899 ve 1907 tarihli “ La Haye “ sözleşmelerinde, sivillere karşı yasaklanmış askeri hareketler bulunmaktadır. Söz konusu yasaklanmış askeri hareketler, 1899 ve 1907 tarihli La Haye sözleşmelerinden önce de, bir “ Uluslararası teamül” olarak,” Uluslararası hukukta” yerini almakta idi. Yani her devlet uluslararası hukukta yazılı hale gelmese bile, uluslararası kabul görmüş savaş yasaklarını bilmekte ve uygulamak zorunluluğu altında idi. Ayrıca her devlet, kendisini bağlayan bir “ ““Askeri hukuka” da sahipti.
Dolayısıyla “ Soykırımın “ bir terim olarak 1948 yılında ortaya çıkmış olması, bu tarihten önce gerçekleşen ve nitelik olarak soykırım tanımına uyan yasaklanmış askeri fiillerin icra edilmesinin, çağdaş hukuk temelinde, soykırım olarak tanınmasına bir engel teşkil etmemektedir.
XIX. yüzyılın ilk yarısında, Kafkasya’nın toplam nüfusu 5 Milyondu. Bu rakamın 2,5 Milyonunu Çerkes (Adige/Ubıh), Karaçay-Malkar, ve Abazalar teşkil ediyordu. Soykırım ve sürgünde iki Milyona yakın Çerkes bir şekilde vatanından oldu. 1897 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Çerkesya’da kalan Çerkeslerin sayısı 76.058 idi.
Bugün gelinen noktaya baktığımızda; Kafkasya’nın yüzölçümü yaklaşık 540 Bin Km.2’dir.. Bunun 277 Bin Km.2’lik kısmını “ Eski Çerkesya “ toprakları teşkil etmekte olup, bugün bu topraklarda, yaklaşık 700 Bin Çerkes yaşamaktadır.
Başta Türkiye olmak üzere, dünyanın dört bir yanında yaşayan Çerkeslerin nüfusu iyimser tahminlere göre 7,5 Milyonun üzerindedir.
Bu rakamlar, Kafkasya’da yaşayan Çerkes Halkı’nın kasten yok edildiğini belgelemektedir.
Ruslar ile Çerkeslerin ilk karşılaşmalarından, onların yüz kızartıcı bir şekilde Çerkesya topraklarını terk etmeye zorlanmalarına kadar geçen süre içinde, Rus ordusunun Kafkasya’da uyguladığı insanlık dışı yöntemlere her zaman Çerkes Halkı’na zalimce ve haince davrandıkları Rus kaynaklarınca da doğrulanmaktadır. Söylenenlerden bir kısmına bakalım;
* Rus tarihçi Zahanyan;”…Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları özgür arazilerinden çıkardık, köyleri yaktık. Bir çok boy tümüyle yok edildi.”
* Rus tarihçi Sulujiyev;”…Dağlılar(Çerkes Halkı) teslim olmuyor diye biz başladığımız işten vazgeçecek değildik. Silahlarını almak için Dağlıların(Çerkes Halkının) yarısını yok etmek gerekiyordu. Soykırıma giriştiğimizde kadın ve çocukların bir çoğu ormana kaçıyordu. Bunların çoğu gezici birliklerimiz tarafından bulunuyor, genellikle de öldürülüyorlardı.”
*Tarihçi M. Yeryukovi;”…Savaş son derecede acımasızca sürüyordu. Bu geri dönülmesi olanaksız olacak şekilde, askerin ayak bastığı her yeri, son kişiye kadar Çerkesler’den temizleyerek ilerliyorduk…”
* I. Drodzov;”…Pşekkheski Birliği, Dağlıların(Çerkeslerin) tahliyesini denetlemek, gerekiyorsa zor kullanmak için Şubat ayı sonunda Marta Irmağı’na doğru yola çıktı. Karşılaştığımız manzara bizi dehşete ndüşürdü. Kadın, çocuk ve yaşlıların köpekler tarafından yarısı yenmiş vücutları ortalığa savrulmuştu. Açlık, hastalık, yorgunluk yüzünden geride kalanları da köpekler canlı canlı parçalıyordu.”
* A.Ş. Puşkin (1836);”…Çerkesler bizden nefret ediyor. Onların özgürlüğünün hüküm sürdüğü uçsuz bucaksız, yemyeşil topraklarından attık. Köyleri harabeye döndürüldü. Kabileler toptan yok edildi…”
* N.N. Rayevski;”…Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyollar’ın Amerikada uyguladıkları olumsuzlukların aynısıydı. Dilerim ki Yüce Tanrı, Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın.”
* Çar II. Nikola;”…Doğu halklarını(Kafkaslıları) ebediyen uslandırmak ve boyun eğmeyenleri yok etmek gerekir.”
* Tsitsanov, Tümgeneral Glazenap’a, ayaklanan Kabardey Çerkesleri’ne, Cezalandırma Harekatı’nın hazırlanmasını bildiriyordu.(1804);”…Sizi şiddet tedbirleri kullanmaktan men edemem. Benim kuralım her zaman şudur; sonu yoksa, gülle ve süngüler Rus Birliklerinin ve Komutanlarının verdiği cezayı güçlendirmelidir.”
“…Kanım kazandaymış gibi kaynıyor, asilerin(Çerkeslerin) kanıyla Kafkasya topraklarını sulamak arzusuyla bütün organlarım sarsılıyor…”
* General Yermalov;” Asker olsun sivil olsun, öldürülen her Rus için suçlu olup olmadıklarına bakılmaksızın 20 Kafkasyalı(Çerkes) öldürülecektir.
* Rus A.P. Berge;”…Novororski koyunda 17 Bin kadar Dağlının(Çerkesin) toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. O duruma, Hırıstiyan da, Müslüman da, Ateist de olsa dayanamaz. Rus tarihinin yüzkarası olan bu acı sayfa, Adige(Çerkes) tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri, tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”
* Kont N.I. Yevdokimov, Adagum Birliği Komutanına şunları yazıyordu ; ”…Natukhayları derhal belirlenen bölgeye yerleştirin…Eğer reddederlerse iki hafta süre tanıyarak hemen Türkiye’ye gitmelerini ya da Karadeniz(Çernovoze) Oblastı’ndaki boş topraklara yerleşmelerini bildirin.”
* Kafkasya’ya Çar Naibi olarak tayin edilen Grandük Mişel, 1864 Nisan'ında direnişi sürdüren Çerkes ileri gelenlerine şu bildiriyi tebliğ etti;
“…Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içinde sahile inmeyen köylüler ve diğer Çerkesleri savaş esiri olarak sayarım.”
* Polonyalı Teophil Lapinski;”…Açlık ve kıtlık had safhada, Trabzon’a gelen yüzbin kişi yetmişbin kişiye indi. Samsun’a yetmişbeşbin kişi indi. Günlük ölü sayısı beşyüz kişidir. Trabzon’da bu sayı dörtyüz kişidir. Gerede Kampında üçyüz kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm yüzyirmi ila yüzeli kişi arasındadır.”
* Acımasız davranışlara örnek olarak 1863 yılında The Free Press Gazetesi’nde yayımlanan Fransız kaynaklı bir haber dikkat çekicidir;
“ Şapsığ Ülkesinin(Bölgesinin) Hafiya köyünde bir yamyamlık sahnesi sergilenmiştir. Köy erkeklerinin cephede ileri hatlarda bulunmasını fırsat bilen Çar’ın askerleri köydeki savunmasız halkı öldürmüş, evlerini yakmış ve mallarını yağmalamıştır.”
“ Kurbanlar arasında 18 yaşlı kadın, 8 çocuk ve 6 yaşlı erkek bulunmaktadır. Öldürülen kadınların birinin cesedine şu sözcükleri içeren bir yafta iliştirilmişti:” Haydi git yardım için temsilcilerinizi gönderdiğiniz İngiltere Kraliçesi’ne şikayet et!” Küçük bir çocuğun cesedinde de şu yazı okunuyordu:” Koruyucunuz Türkler’e kendini satacağına, burada kal!”
“Yine gözleri oyulmuş bir erkeğin cesedinde de şu yazı okunmaktaydı:” Git temsilcilerinle buluş, Paris’te iyi bir göz doktoru bulabilirsin!”
“General Zass Proçnaya tabyalarında, Çerkeslerin kafalarını kestirip mızraklara takmıştı. Kesik başların sakallarıyla rüzgar oynuyordu.. Bu iğrenç vahşete, katliama tahammül etmek imkansızdı.”
“Sürgün faciası sırasında kendi çocuklarını öldürme ve intihar olayları olağan hallerden idi… Şuurlarını kaybetmiş bir çok göçmen, dudaklarında anlaşılmaz dua ve ağıtlar(Ğıbze) olduğu halde bitkin bir şekilde dolaşıyordu.”
“İhtiyarlar arkalarını Karadeniz’e çevirmiş, terk etmekte oldukları sevgili dağlarını kederli bakışlarla son defa seyre dalmışlardı. Sanki aziz vatanlarını zihinlerine ebediyen nakşetmeye çalışıyorlardı.”
* Fransız Arthur Fonvill(1863-4):” Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. 600 kişiyle yola çıktık, ancak Trabzon’a 370 kişi sağ olarak ulaşabilmişti.”
“ Bir görgü tanığına göre, pek çok çürük tekne, yolcularla beraber batıyor. Ama sorumlu makamlar para kazanmaya devam ediyordu. Sorumsuzluk nedeniyle batan tekneler resmi kayıtlarda fırtına nedeniyle batmış gibi görülüyordu.”
“ Bir başka görgü tanığına göre, paralarını önceden alan gemi sahipleri, sahilden açılınca yolcuları denize döküyor, sonra tekrar kıyıya dönüyorlardı. Seferbi Siyuk da bunu teyit etrmektedir.”
“… Koçermasını dolduran bir çok Kaptan denizin ortasında yolcuların eşyalarını aldıktan sonra canlı olarak suya atıyor ve yeni kurbanlar almak üzere geri dönüyordu. Binlerce cesed kıyıya vurmuştu.”
* Göçlerin kendi milleti tarafından zorla yaptırıldığını Şair Lermontov (1840) o dönemde şöyle haykırıyordu: “ Bunlar neden yurtlarını ve babalarının mezarlarını terk ediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır düşman kuvvetlerinin getirdiği esaret zincirinin korkusuyla.”
Yukarıda rastgele örneklerini aldığımız insanlık dışı uygulamalar o kadar çoktur ki, Rus Genarallerin anı kitaplarından Almanca, İngilizce, Fransızca yayınlara kadar abartısız binlerce zulmü(Soykırımı) belgeleyebiliriz.
Soykırım denince yalnızca Yahudiler ve Ermenileri hatırlayan tüm batı ülkeleri de artık Kafkasya Bölgesinde soykırıma uğrayan Çerkesler ve diğer otokton halkları da göz önüne almalarında uluslar arası hukuk açısından yarar vardır.Soykırım bir insanlık suçudur. Müslümanı ya da Hırıstiyanı ayrı tutmamak gerekir. Tüm insanlara ya da toplumlara yönelik katliam veya yok etme girişimleri soykırım olarak kabul edilmelidir. Bu doğrultuda 300 yıldır Kafkasya Bölgesinde yaşananlar da bir soykırım suçudur. İnsanlık yıllar geçse de soykırımın hesabını soracak ve tescil edecektir.
Nitekim, Kafkas Halkları’ndan Çerkeslere(Adigelere) XIX. Yüzyılda Çarlık Rusya’sı tarafından uygulanan “Soykırım ve Sürgün” olayının, son dönemde Dünya Devletleri tarafından gündeme alınması, soykırım mağduru Çerkesler’in acılarını bir nebze olsun hafifletmektedir.
Bu bağlamda; 20 Mayıs 2011 tarihinde toplanan Gürcistan Parlamentosu, Çerkeslere yönelik olarak XIX. Yüzyılda uygulanan katliam ve sürgün uygulamalarının “Soykırım” olarak tanıyan tarihi bir karar aldı.

Bu kararın ardından, Gürcistan Parlamentosunun 12 Haziran 2011 tarihinde aldığı bir kararla; Rus işgal politikasının kurbanı olan Çerkes Halkı için Gürcistan’da bir “Soykırım Anıtı” dikilmesi kararlaştırılmış ve “Barışın Sembolü” olan bu anıtın açılışı 21 Mayıs 2012 tarihinde Gürcistan’ın Anaklia kentinde gerçekleştirilmiştir.
Türkiye’de demokrasi açılımı sürecine paralel olarak “Çerkes” duyarlılığının hissedilir hale geldiği bir dönemde BM üyesi Gürcistan’ın Çerkes soykırımını tanıyarak Rusya’ya yumuşak karnına umulmadık bir kroşe indirdi. Trajediye “Soykırım” diyen ilk dünya ülkesi oldu.
Petersburg’lu yazar ve tarihçi Yakov Gordin’in “Yug” gazetesinde yayınlanan ilginç bir söyleyişinde; Gürcistan’ın ardından, Çerkes soykırımının tanınması ihtimaline ilişkin görüşlerini şöyle açıkladı:” Ben soykırımın işlendiği gerçeğini kabul etmenin Rusya yönetimi açısından gayet mantıklı olacağını daha önce hem yazdım hem de söyledim. Soykırım yapılmış, nereye kadar inkar edebilir.”
“ Ne var ki Gürcistan Parlamentosunun soykırım gerçeğini kabul ettiğini öğrendiğimde açıkçası üzüldüm... Zira bu Rusya’nın kabulünü elbette güçleştirecektir. Soykırımın gayet net bir şekilde kabul edilmesinin gerektiği yer her hangi bir yer değil, Rusya’nın ta kendisidir.” Demekle, bir önce söyledikleri ile ters düşmektedir.
Bu gün bağımsız bir devlet olan Gürcistan’ın bu tavrı soykırım suçunu işleyen Rusya’yı bağlamaz. Rusya istediği zaman bu konuda karar alabilir. Ancak, Hapi Cevdet Yıldız’ın da değindiği üzere, Rusya’da Rus milliyetçi iktidarları bulunduğu sürece “Çerkes Soykırımı” nın tanınması uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir.
Bilindiği üzere; günümüzde, Kafkasya’da sorunlar çözülmek yerine daha da artmaktadır. Teknoloji ve iletişimde yaşanan baş döndürücü gelişmeler, insanı ön plana çıkarmaktadır. Buna karşılık Kafkasya’nın denetimini elinde tutmaya çalışan Rusya Federasyonu, 1990’ların başında kaybettiği bölge üzerinde gücünü arttırmaya çalışıyor ki, bu çok tehlikeli bir durumdur. Baskılarını değişik yöntemler uygulayarak yaygınlaştırmakta, şiddeti ve savaşı körüklemektedir.
Tam bir demokrasiye yönelememiş RF, güney sınırında problemlerle çalkalanan, mayınlı tampon bir bölge oluşturmaktadır. Halbuki çağımızda bölgenin huzur ve istikrar içinde olması bölge halklarının olduğu kadar dünyanın da öncelikli sorunları arasındadır. Aslında Kafkasya Bölgesinde barış ve huzurun egemen olması, Rusya Federasyonu’nun da çıkarınadır.
Çağımız insan haklarının savunulduğu ve geri verildiği çağdır. Savaşla, şiddetle değil, kaybedilen ve gasp edilen haklar fikirle, uluslar arası hukuka dayanarak geri istenmeli ve verilmelidir.. Rusya Federasyonu, Çerkes sorununun gerçekçi çözümünün barıştan, karşılıklı anlaşma ve haksızlıkları akılcı bir biçimde çözmekten geçtiğini göz ardı etmemelidir.

Sayın Mahmut Bi, bu güzel yazınız için sizi tebrik ederim. Ancak bir nokta dikkatimi çekti: " Kafkasya’ya Çar Naibi olarak tayin edilen Grandük Mişel, Kafkas-Rus Savaşı’nın kazanılmasından üç ay sonra 1864 Ağustos’unda direnişi sürdüren Çerkes ileri gelenlerine şu bildiriyi tebliğ etti;
“…Size bir ay süre veriyorum. Bir ay içinde ya Kuban ötesinde gösterilecek yere gidersiniz, ya da Osmanlı topraklarına gidersiniz. Bir ay içinde sahile inmeyen köylüler ve diğer Çerkesleri savaş esiri olarak sayarım.”
Burada bir zaman yanılması var: 1) Sözü edilen Grandük Mişel kimdir? Bu kişi General Yevdokimov'un yerine Kafkas Orduları Başkomutanlığına yeni atanan biri ve Kafkasya Genel Valisi, aynı zamanda Rusya İmparatorluğu Veliahdı Büyük Prens (Grandük) Mihail Nikolayeviç'tir, Türkçesi Nikola oğlu Mihail, İmparator/ Çar II.Aleksandr Nikolayeviç'in kardeşidir. Fransızlar Mihail'i Mişel (Michel) olarak yazarlar.
General İsmail Berkok'un "Tarihte Kafkasya" kitabında Mihail'in Fransızcası (Mişel) yazılmış, birçok kişi öyle alıntılıyor, ama verdiği tarih doğru değil.
2) "Kafkas-Rus Savaşı’nın kazanılmasından üç ay sonra 1864 Ağustos’unda direnişi sürdüren Çerkes ileri gelenlerine şu bildiriyi tebliğ etti" deniyor. Her halde acele bir metin hazırlanmış ve dalgınlığa gelinmiş olmalı. Makalemde alıntıladığım gibi Grandük Mihail 1864 yılının nisan ayı başlarında Soçi yöresine geldi. O zaman savaş bitmişti, direnen liderler diye birşey kalmamıştı, Grandük/ Büyük Prens'in kararını dinlemek, emirlerini almak üzere Çerkes liderlerinin işgal Komutanlığı Karargahında toplanmaları Karargah Komutanlığınca bu liderlere emredilmişti. Mihail Nisan 1864 başlarında karaya ayak bastı, kabile temsilcilerini ayrı ayrı kabul etti, yerlerine Rusları yerleştireceklerini, bir ay içinde yerlerini terk etmelerini, terk etmeme durumunda üzerlerine askeri birliklerin sevk edileceğini, derhal kıyıda toplanmalarını emretti.
Bu durumda, Nisan ayı yaşandığına göre, süre ne zaman sona eriyor? Mayıs 1864 başlarında. Süre dolduğunda üç köy - Ahçıps, Aibga, Psıhu- dışında bütün Çerkes köyleri kıyıya iniyor ve deniz yoluyla Türkiye'ye göç ediyorlar. Üç köyün üzerine kalabalık Rus birlikleri yürüyor, karşı koymanın anlamsızlığını gören Ahçıps ve Pshu köylüleri direnmekten vazgeçip kıyıya iniyor ve Türkiye'ye göç ediyorlar. Dik ve tırmanılması zor bir sırtın üzerinde bulunan Aibga köyü, komşu köylerden yardım geleceğini umarak 11 Mayıs günü boyunca direniyor. Tsebeldalı (Abhaz) milislerin de katıldığı ve öncülük ettiği Rus birlikleri akşam üzeri köyün bulunduğu sırta tırmanmayı başarıyorlar. Aibgalılar gün boyu Rus birliklerinin ve milislerin üzerine kocaman kayaları yuvarlıyor, kurşun yağdırıyorlar. Bu arada Tsebeldalı milislerden 'Prens Şahan-Girey Marşani' de öldürülüyor.
Rus birliklerinin köye yaklaşması üzerine Aibgalılar ormana kaçıyor, ertesi gün temsilciler göndererek boyun eğdiklerini bildiriyor ve Türkiye'ye göç etmek üzere Karadeniz kıyısına iniyorlar, tarih 12 Mayıs 1864. Kaynak: Çerkesya'nın Ruslar Tarafından İşgali, s. 121-122.
Sonuç olarak Haziran ayı ortalarında Kuban Irmağı ağzından Bzıb Irmağı ağzına kadar uzanan Çerkesya'nın Karadeniz kıyılarında tek bir Çerkes bireyi bile kalmadı. Bütün bir Karadeniz kıyı bölgesi tamamen insansızlaştırılmış oldu.
Bu durumda, Ağustos 1864'te, 1 ay içinde topraklarınızı boşaltın emri kime verilecek?..
Bir de Lermontov konusu, Lermontov 1841'de düelloda öldürülmüş ünlü bir şair ve yazar. Çerkeslere uygulanan zulmü dile getirdi, kınadı, çünkü bir demokrat ve devrimciydi. O nedenle düzmece bir düello ile Çarlık rejimi tarafından öldürtüldü. Sürgün ise, Lermontov'dan 43 yıl sonra gerçekleşti. Çerkeslere karşı uygulanan genel zulmü belirtmek bakımından söyledikleri önemli ama bunun 1864 soykırım ve toplu sürgünü (deportasyon) öncesinde olduğu belirtilseydi daha doğru olurdu diye düşünüyorum.
Saygılar ve başarılar.
