

Lazarevsk (Çerkesçe’de Psışuape = “İyi Su/ İyi Irmağın Ağzı”) beldesinden Çerkesya’nın içlerine doğru ilerliyoruz. Sanırım 30 km. kadar gidiyoruz…
Lazarevsk, Psışu Irmağının Псыш1у Çerkesçe “İyi su, İyi/ Mükemmel Irmak” anlamına gelir; Rusça adı: Psezuapse) Karadeniz’e döküldüğü yerde kuruludur. Ruslar 1839’da bu yere deniz piyadeleri çıkararak Çerkeslerle (Şapsığ) çarpıştılar, sonunda burada Lazarevsk adında bir kale kurdular. Kaleye, Çerkeslerle çarpışan filonun acımasız komutanı Amiral Lazarev’in adını verdiler. Ancak, Çerkesler ertesi yıl Rusları kaleden attılar. Terk edilmiş kale Mart 1864’te yeniden Rusların eline geçti.

Lazarevsk beldesi, adını Çerkeslere karşı katliam ve soykırım uygulayan Karadeniz Rus Donanması Komutanı Amiral Lazarev’den almaktadır.
Çerkesya coğrafyası, ne yazık ki, böylesine çirkin ve acı dolu olayları yansıtan yer adlarıyla doludur: Golovinka, Zass, Yekaterinodar, Novomihailovsk...
Azılı kan dökücülerin, insanlık düşmanlarının adları, tarihi Çerkesya’daki birçok kent, kasaba, köy, sokak ve meydanlara verilmiştir, yerli halk Çerkesleri aşağılar gibicesine...
Bu kişiler, acımasız işgalciler, elleri kanlı değil de, çiçek dağıtan büyük Rus ataları imiş gibi tanıtılıyor. Bugünün ölçülerine göre, büyük bir insanlık suçu işlemiş olan katil Lazarev’in büstü, Çerkeslere inat, ziyaretimiz sırasında Ruslar tarafından çiçeklerle donatılmış durumdaydı.
Dünyanın mazlum halklarının en başında geleni Çerkeslerdir. Çerkes Coğrafyası da, Çerkes ulusunun çektiği çilelerden payına düşeni fazlasıyla almış... Üstelik Lazarevsk, Şapsığ Ulusal Rayonu’nun son başkenti (İlk başkent Tuapse idi).
Bu yazımız seyahatimizin en güzel kısımları üzerine. Gezimizi siz okuyucularımızla beraber sürdürüyoruz.

Hafif yükseltili sıradağlar, Karadeniz’e koşut olarak uzanıyor ve Kafkas Dağlarına karışıyorlar. Ağustos başında, insanların bunaltıcı sıcakları yaşadıkları yılın o döneminde buralarda olmak gerçekten çok güzel, şahane birşey.
Masmavi, berrak bir gökyüzü üstümüzde, sağımız solumuz yemyeşil ormanlarla kaplı. Çerkes ülkesi soluk kesici güzellikte, nefis bir hava da buna eşlik etmekte…
Ağaçlar hiç bu kadar büyük ve yeşil görünmemişti bana. İçimiz mutluluk ve coşku dolu, atalarımızın bir zamanlar yaşam bulduğu alanlara giriyor ve içimizde müthiş duygu patlamaları eşliğinde dağların sinesine doğru sokuluyoruz.
Sanki her gün çıktığımız yokuşları tırmanıyor, sanki her gün soluduğumuz havayı içimize çekiyoruz.
Yabancısı mıyız buraların?
––Hayır! Gerçeği yadsıma olur bu, yaşadığımız gerçeğin ta kendisi.
Sanki biz, yaşamımız boyunca hep buralarda yaşamışız gibiyiz, buralara özlem duymuş, çocukluğumuzu buralarda geçirmiş gibiyiz.

Hak'uç (Хьак1уцу) ağzında köyün adı, yazar dostumuz Hapi Cevdet Yıldız’a göre “Tanrıyı Yoran” anlamına geliyor.Thağapş (Тхьагъапшъ) köyünde Mıjüaka (Мыжъуакъэ) denilen bir yer var. Buradaki taş puta tapıcı (thabe, politeist) dönemin en eski kalıntılarından biri. Ama ilginç olanı, Hıristiyanlık döneminde Mıjüaka (Taş Mezar) üzerine haçlar dikip ayinler yapmakta olmasıydı (Bkz. “Çerkesya’da Değişik Dinlerle İlişkili Yer Adları”, Cherkessia. net.,tarih böl.).
Çerkesçe Psışu, Rusça söyleniş biçimiyle Psezuapse ırmağı üzerindeki demir köprüden geçerek Thağapş (Тхьагъапшъ) köyüne giriyoruz.
Thağapş köyünün adı için farklı değerlendirmeler var.
‘Büyük Tanrı’ ya da ‘Tanrıların Şefi’ diye açıklayanlar da var. Ana Şapsığ diyalektiyle Thağaps olarak söyleyip, onu ‘Tanrının Suyu’ olarak açıklayanlar da…
Fakat Thağapş köyünün yerli halkı Şapsığlar’ın Hakuç boyundan. Ve
“Tanrıyı Yoran”, zira Karadeniz’den buraya ulaşabilmek, insanlar için önceleri hayli zor birşeymiş.
Dağlar, az balta görmüş ormanlar, dereler, bol yağmur alan ve kışı sert geçen yerler, bölge Çerkeslerinin gözünde dağların böyle algılanıyor olması çok normal.
Şimdilerde, gelişmiş teknoloji, modern köy ve turizm ekonomisi yöreye egemen olmuş durumda. Her evin önünde safari turizminden nasibini almak üzere bekleyen cipler, bırakınız asfalt yolları, dağı taşı ezerek olmadık engebeli araziler üzerinde ilerleyebiliyorlar.
Doğrusu ya! Cevdet Bey’in Thağapş üzerine söylediği bana daha gerçekçi görünüyor. Bu arada kendisinin kökleri de bu yerleşim yerine, Thağapş’a dayanıyor, 1864’te ataları oradan gelmişler.
Köyde programımızın sıkışıklığından ve zaman darlığından ötürü kimseyle tanışma fırsatımız olmadı. Bu nedenle Cevdet Bey’e wınekoşlarından/ akrabalarından selam getiremedik, selam iletemedik. Bir sonraki sefere, zamanı geniş tutarak, daha fazla zaman ayırmak sözünü verdim kendi kendime.

Beş adam, beşimiz de kurt gibi acıkmışız. Thağapş köyünün hemen girişinden sağa dönerek Psışu Irmağına koşut bir evin önünde arabamızı durduruyoruz.
Psışu Irmağı yazın en sıcak günlerini yaşadığımız gezi günlerimizde zayıf görünüyor, az su akıtıyordu.

Rehberimiz Bereko Mehmet’in ataları da Thağapş köyü kökenli. Onun için tanıdıkları çok. Bizler yemek beklerken o, wınekoşlarına/ akrabalarına kısa ve sürpriz ziyaretler yapıyor.
Şimdi düşünüyorum da Mehmet, senin wınekoşların bizim de wınekoşlarımız değil miydi? Neden bizleri de onlarla tanıştırmadın. Ama bizim gezecek, görecek daha çok yerimiz var…
Her zamanki gibi vaktimiz kısıtlı, yolumuz uzun ve engebeli.
Yemek için durduğumuz evin dış kapısından genişçe bir avluya giriyoruz.
Geniş avlu içinde neler var neler yok?
Çiçekler içinde bir alabalık havuzu sağda, bir yüzme havuzu da solda.
Avlu içinde oraya buraya serpiştirilmiş ağaç masalardan birine yürüyor ve oturuyoruz. Avlunun tam karşısında üç katlı bir ev pansiyon olarak kullanılıyormuş, ama hiç de bir köy evine benzemiyor.
Oturur oturmaz bir genç kız geliyor. Bizden sipariş almak istiyor. Pek anlaşamıyoruz. Kızın Rus olduğu belli. Çerkese benzemiyor.
O da ne? Bu kez, bir başka genç kız geliyor. Doğrusu ya Çeçenlere benzettim kızı. Fakat adı Rus.
Bizden isteklerimizi soruyor. Biz siparişlerimizi veriyoruz. Sonra Çerkes olup olmadığını soruyoruz.
Adige-Çerkes ve Wıbıh kökenli olduğunu öğreniyoruz.
İçimi nasıl bir sevinç kaplıyor, bir bilseniz...
Bir coğrafyadan tamamen sökülüp atıldığını düşündüğümüz bir topluluğun çocuklarından birine rastlamış olmak nasıl bir şey? Anlatması zor.
Tanrıya şükrediyorum. Böylesi bir şeyi yaşadığım için.

Yemeklerimizi yiyor ve oradan da şöyle bir köyü gezmeye başlıyoruz.
Bahçesi duvarlarla çevrili bir anıt alanını görüyor ve kapıdan içeri giriyoruz.
Anıt II. Dünya Savaşı’nda şehit olan Thağapş köylüleri için dikilmiş.
1941- 1945 yılları arasında İkinci Dünya Savaşı sırasında minicik Thağapş köyü Çerkesleri Sovyet Ordusu saflarında çarpışmışlar.
Erkekler savaş meydanlarına, top, süngü ve barut önüne, ölümle cebelleşmeye giderken, minicik Şapsığ bölgesi/ Şapsığ Ulusal Rayonu Çerkes-Adıge toplumu da büyük ölçekte sürgüne yollanmış.

Çeçen ve İnguşlar, Kırım Tatarları, Karaçay ve Balkarlar, Kamlıklar, Volga Almanları, Lazlar ve Ahıska Türkleri gibi Şapsığ yöresi Çerkeslerinin birçoğu da aynı kaderi paylaşmış.
Hayır! Bu sürgün sizi yanıltmasın. Nazi Almanyası ile veya Faşizmle işbirliği gibi hiçbir kötü leke yok, Şapsığ yöresi Çerkesleri üzerinde. Tüm Kafkasya halkları için olduğu gibi…
Hatta yöreye Alman orduları erişememiş bile.
Peki sürgün niye yapılmış?..Rus niye yapmış bunu?..Geri dönenler, 1945’te Şapsığ Ulusal Rayonu da kalmadığı için etnik anlamda korunmasız kalmışlar, Şapsığlar, toprağın yerli halkı olmaktan kaynaklanan pozitif haklardan ve kültürel olanaklardan da yoksun kalmışlar.
Sibirya’nın buzlu tundralarına sürülen bu küçük halkın erkekleri savaşır, ölürken, kadınları, çocukları, yaşlı ve savaşamayacak durumda olan kesimleri de, gurbet yollarına doğru çıktıkları sürgün yollarında ya da gittikleri yerlerde ya can vermiş ya da asimile olup, yitip gitmişlerdi.
Sıkı durun bu küçücük köyde II. Dünya savaşı sırasında 250 kadar Çerkes canından olmuş.
Bu da sayıca kalabalık olmayan Çerkes halkının bu savaşta nasıl büyük can kaybına uğradığını gösteriyor.
Savaştan sonra Şapsığlar, bütün bu ‘olanlara rağmen’ affedilmişler (!).
Kruşçev yönetimi, tıpkı Çeçen, İnguş, Karaçay ve Balkarlar gibi Şapsığları da affetmiş(!), eski köylerine geri dönmelerinin yolunu açmış. Ama diğerlerine esirgemedikleri özerk yönetimlerini, yurtlarını, geri vermemiş.
Zaten sürülenlerin pek azı ülkelerine geri dönebilmiş.
Bir anımsatma yapalım. Adıge/ Şapsığlar, 1922’de kuzeyde Jubga’yı, güneyde de Adler’i içine alan bir Şapsığ Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurmuşlar, fakat Lenin’in ölümü üzerine, yeni Sovyet iktidarının, Stalin ve Kuban Kazaklarının muhalefeti sonucu, cumhuriyet 1924’de Şapsığ Ulusal Rayonuna dönüştürülmüştü.
Cumhuriyetin 1924’te, rayonun da 1945’te lağvı, kayıp ve sürgün, cezalandırma, bunların hepsi bir biri ardından Şapsığ yöresi Çerkeslerinin üstüne yığılmış.

Şapsığların Hakuç kolundan olan Thağapş köyü sakinlerinden şehitlerin sülale adları arasında; Tlıf, Sızo, Hsışko, Çaçuh, Hasanov, Bgano, Sajo gibi bildik adlara rastlıyoruz.
Savaş sonrası II. Dünya Savaşı ve şehitleri anısına yapılmış olan anıtı, köy çıkışında biz de ziyaret ettik.
Anıtın üzerinde şehitlerin adları ve soyadları (“l’ako/ л1акъо” adları) rahatlıkla okunabiliyor.
Anıttan çıkıp, köyün içinden geçip şelaleye doğru gidiyoruz.
Her taraf kestane, ceviz, fındık, meşe ve adını bilmediğimiz daha yüzlerce ağaç türü ile dolu.
Ünlü Çerkes (Adıge) şairi Kuyoko Nalbıy’ın belirttiğine göre, yeryüzünün en zengin bitki türüne sahip olan Çerkesya ormanlarında, 1,500 kadar ağaç cinsi Çerkesçe adlarıyla bilinir, söylenirmiş.
Dilimizin eskiliğinin ve güçlülüğünün, flora (bitki çeşitliliği) ve faunamızın (hayvan çeşitliliğinin) zenginliğinden kaynaklandığının bir kanıtıdır bu.

Tarih boyunca Şapsığ yöresi balları, Çerkesya dışında da aranılan ve rağbet gören bir ürün olmuş.
Sık ormanlarla kaplı bu yörede arı kovanlarına da rastlıyoruz. Çerkesler tarihin bütün dönemleri boyunca ormancılık, demircilik, bahçecilik, hayvancılık, balıkçılık kadar, arıcılık ve bal üretimi konusunda da oldukça ileri teknolojiler geliştirmişler.
Rehberimiz Bereko Mehmet, ballarıyla ünlü bu yörenin ünlü Şapsığ balını bizim için sipariş etmişti.
Şapsığ balı, kestane balı. Hafifçe acımsı bir tadı ve nefis bir kokusu var. Tadı doyumsuz.
Şapsığ balı, Türkiye’de tükettiğimiz kestane balları kadar acı değil.
Şapsığ’a gelenlere mutlaka balları tatmalarını, dahası almalarını öneririm. Çok güzel bir kokusu var.
Türkiye fiyatlarına göre, Şapsığ balları, iki kat daha ucuz.
Fakat oradan buraya nakliye sorunu olduğu için, okuyucularımızın alacakları balları, plastik kavanozlarla getirmelerini, kavanozların etrafını bezle sarmalarını öneririm. Daha sonra bal, cam kavanoza aktarılabilir.
Başımıza geldiği için yazıyorum. İki kavanozdan biri kırılınca, bavulumuzdaki eşyalar bala bulanmış oldu. Gerçi fazla sorun değil ama neden olsun… Siz siz olun, aldığınız balların etrafını iyice sarın ve balı koruma altına alın.

Thağapş köyünün hemen gerisinde köyün bir de bir şelalesi var.
Ağustos başında Thağapş Şelalesi. Sular haliyle çekilmiş.

Tonlarca ağırlığı taşıyabilecek kadar güçlü ırmak, şimdi dereye dönüşmüş, yaz sonu yağışlarını bekliyor.
Şelaleyi oluşturan ırmağın öyle anları oluyor ki, tonlarca ağırlıkta devasa kayaları sürükleyebilecek denli su akıtıyor, taşkınlara yol açabiliyormuş.
Bulunduğumuz günlerde ırmağın suyu çok çekildiğinden, şelalenin sırtına doğru çıkan kayalar üzerinden sekerek yukarı çıkabiliyoruz.
Ayağımdaki transparan sandalet oldukça işe yarıyor. Bir Romalı asker esnekliğinde, terlemediğim gibi, her yanı sularla, derelerle, ırmaklarla kaplı Çerkesya’yı, çıplak Akdeniz kıyılarını gezermiş gibi rahatça geziyorum.
Suların içinde şıpıdık sandaletler, hem ayaklarımın nefes almasını, hem suların serinliğini, hem güneşin ıscacıklığını tenimle buluşturuveriyor.
Sandalet, Thağapş şelalesinin sularında rahat gezmemi, ayrıca kayaların üzerinde kaymadan yürümemi kolaylaştırıyor.
Geçmiş deneyimlerim, sandaletin böylesi yer ve durumlarda oldukça işe yaradığını göstermişti bana.

Rusya’nın güney ucunda yer alan Krasnodar kray (büyük il, Rusça: Güzel kent), Adıgey ile birlikte tarihi Çerkesya’nın güneybatısını oluşturuyordu.
Krasnodar krayın Karadeniz kıyıları boyunca aşağıda Ş’açe / Soçi ve çevresinde Wıbıhlar, Soçi’nin kuzey kısmından başlayarak, Kuban ırmağına kadar uzanan bir alandaysa Şapsığlar yaşıyorlardı.
Şapsığ, Natuhay ve H’akuçlar bilindiği kadarıyla doğrudan aynı Boy birliğini temsil etmekteydiler.
Thağapş köyünü de içine alan bu bölge tarihen Kıyı boyu olarak da anılan Küçük Şapsığ’ı oluşturuyordu.
Büyük Şapsığ olarak anılan bölge ise, kıyıdan Krasnodar kenti çizgisine doğru uzanan geniş bölgeydi.
Thağapş köyünü ünlü kılan faktörlerden biri tarihi küçük mescidiydi. Bu mescidin girişindeki sarı plakada her ne kadar 2010 tarihi okunuyorsa da bu tarih, mescidin sanırım en son restore edildiği tarihi işaret ediyor.
Thağapş köyü camisinin önünde bir kilit var. Bu yüzden içini göremiyoruz. Fakat sanırım 30 kişilik bir cemaata uygun minik bir ibadethane. Ve koskoca Şapsığ da, -Adıgey dışında- neredeyse Çerkesya’nın batısının tamamındaki tek İslam mabedi.
İkinci cami, bu yıl Ramazan Bayramı Namazında Aguy- Şapsığ köyünde açılacaktı. Açılışa katılmak için süremiz yetmemişti.
Koskoca Soçi kentinde, Tuapse, Lazarevsk, Gelencik, Novorossiysk, Anapa, Temruk ve daha nice kent ve beldede ibadet edecek numunelik bir yer, tek bir cami bile yok. Camiler; Çarlık dönemi uygulamalarından kısmetini fazlasıyla almış. Ekim devriminde sonra Sosyalizm döneminde, özellikle Stalin yönetimincede camiler yıkılmış, yokedilmişler.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde, aralarında onbinlerce Çerkesin de olduğu partiler, cemaatler ve kurumları anımsayıverdim. O denli mi unutulmuş bir diyar burası?..

148 yıl öncesine kadar 2 milyondan fazla Müslüman Çerkes’in yaşadığı bir ülkeden geriye 30 kişilik bir mescit (minik bir cami) kalmış, şaşırtıcı ve üzücü bir durum.
Demek ki, Soykırım ve Sürgünden darbeyi sadece insanlar yemiyor, inançlar, kültürler, mimari yapılar, ormanlar, tek sözcükle ulus coğrafyası ve daha neler neler, aynı felaketi yaşıyor?..
Bir Çerkes olarak içimizi bir kez daha burkan, acıtan bir durum ile karşı karşıya kalıyoruz.
İslam alemine, tüm dünyaya duyurulması gereken bir şey bu. Nasıl olur da bir coğrafya bu denli insanından ve tarihi köklerinden kopartılır. Emperyalizm denen şey, onun bir çirkin yüzü de bu.
Dağa taşa, Hıristiyanlığın simgelerini işleyip, kilise ve katedrallerle dolduran, dağ doruklarına Demir Rus Haçları diken Rusya’nın, İslamiyete karşı bu denli bağnaz, düşman ve acımasız olmasına şaşırmalı mıyız???
Soykırım ve Sürgüne rağmen Çerkeslerin, Ruslara karşı kör bir milliyetçi güdülenmesi, ırkçı bir bakış açısı yok. Hani “Adigağe (Çerkeslik) İnsanlıktır!” diye boşuna söylenmemiş.
Biz Çerkesler her ne koşul altında olursak olalım, barış dilini terketmemeli, fakat onurumuzu koruyarak, başımızı dik tutmalıyız. Hamasi sloganlar ve düşmanlıklar yerine, güçlü, akıllı ve insani politikalar ortaya koymalı ve ülkemizi (dünya ile birlikte) yeniden kazanmalıyız.

Geçen yıl Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, Başkırdistan Cumhuriyeti’nin başkenti Ufa’da Merkez Camii’ni ziyaret etmiş ve Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin ve diğer bölge müftüleri ile bir toplantı gerçekleştirmiş ve Rusya Müslümanlarının sorunlarını dinlemişti.
Bütün bunların üzerine; “1990’lı yılların başında Rusya’da 90 cami vardı. Dini eğitim veren hiçbir okul yoktu. Şimdi ise 7 binin üzerinde cami var. 96 adet Müslüman din adamı yetiştiren kurum ve 7 üniversite var. Sadece son dört yılda 320 yeni cami inşa edildi. Cami inşaatları her yerde sürüyor. Rusya’nın merkezinde, Çeçenistan, Dağıstan, Tataristan ve diğer Kafkas Cumhuriyetlerinde. Kabardey-Balkar ve İnguşetya’da da yeni camiler inşa ediliyor.” demişti.
Yine iki yıl kadar önce Soçi’de bir cami inşa edileceği müjdesini veren yine Medvedev’in kendisiydi. Ancak, ortada boş söz dışında, yapılan hiçbir şey yok.

Soçi’de, Adler’de, Lazarevsk’te, Tuapse’de, Gelencik’te, Novorossiysk’de, Anapa’da ve Çerkesya’nın batısında bulunan hiçbir kentte, Thağapş köyü dışında, Müslümanların ibadet edebileceği tek bir ibadethane yok.
Önümüzde Rusya’nın hedeflediği bir 2014 Soçi Kış Olimpiyatları var. Bu ayıp, koskoca Rusya’nın bir ayıbı değil de nedir?
Çerkesya’nın anısını yaşatacak camilere ihtiyaç olduğu ne kadar da açık.
Bundan sonra tahminim hiç yoksa, her kent ve beldede göstermelik dahi olsa camilerin açılmasına izin verileceğidir.
Çerkes aydınlarına ve tarihçilerine büyük görevler düşüyor.
Özgür Çerkesya dönemindeki İslam anıtlarının da, diğer Çerkes anıtları kadar önemsenmesi ve yaşatılması için çaba gösterilmesi, araştırmalar yapılması, mimari özelliklerin ortaya çıkarılması, yayınlar, çizimler yapılması gerekiyor.
Çok zor bir iş bu, ama mutlaka yapılması gerekiyor.
Thağapş Camisinin kapısını yavaşça kapatıp, yolumuza devam etmek üzere arabaya doğru giderken bir keçinin bana doğru yaklaştığını gördüm.
Şaşırtıcı bir şeydi bu. Yaban keçisi görünümünde evcil bir keçiydi bu. Şapsığ keçileri yaban keçilerini andırıyorlar.
Yüce Tha nedir bu başıma gelenler? Nerede ilginç bir hayvan görsem, beni dost görüp yanıma sokuluyor.
Kediler, köpekler, kuşlar. İlginç bir aurom var sanırım. Herkes hayvanlardan korkup, koşa koşa kaçar, bense gülerek ve sevinerek karşılarım.
Hayvanlarla ilginç bir iletişimim var olmalı. Nedeni çocukluk dönemimden beri, onlara şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaşımda bulunmuş olmamda aranmalı. Hayvanların müthiş bir algı ve hissiyatı var. Kendisine düşmanlık ve korku gibi hislerle yaklaşana şiddet ile yanıt vermek gibi şeyler doğalarında var.
Kanadı kırık bir yavru kargayı tedavi edip doğaya salmalar mı, köpekleri beslemeler mi daha neler? Tam anlamıyla hayvansever biriyimdir. Kısacası yeşile olan sevgim, köklerime ve Çerkes bayrağına olan sevgimden öte, doğaya olan sevgimdedir de.
Geçenlerde daha da ilgincini yaşadım. Arabamda seyir halinde giderken yola bir yılan çıktı. Ezmemek için hızımı düşürdüm ve arkadan gelen minibüsün ezmemesi için, yolu yanlamasına keserek, yılanın yolun karşısına geçmesini sağlamaya çalışıyordum. Ne olduysa oldu, arkadan gelen minibüs beni sollayarak geçer gibi yaparken, yolun sol köşesindeki ağaçların altına park ettiğini gördüm. Yılanı ezecek diye de çok korkmuştum.
Sonra yılanın ezilmediğini gördüm ama minübüsçünün de yılanı ezmek istediğini düşünüyordum. El kol işaretleriyle şoföre serzenişte bulundum. Adam direksiyon başındaydı ve ne demek istediğimi anlayamamıştı.
Fakat olan oldu. Yılan o arada kendisine doğru gelen bu devasa araca doğru kalkarak dev bir hamle yaptı. Bir metreden biraz daha uzun bir yılandı. Saldırısının ardından da aracın ön alt tarafından içeri girerek gözden kayboldu.
Şoför gölgede dinlenmeyi düşünürken başına bela aldığının farkında değildi. Meğer yılanı hiç mi hiç görmemişti bile. “Yapma yav! Ne yapacağım şimdi. Gölgesinde serin serin uyumayı düşündüğüm bu aracın içinde şimdi gönül rahatlığıyla nasıl uyuyacağım?” diyordu.

Gelelim keçiye. Thağapş köyünün keçileri parlak tüylü, değişik ve sağlam hayvanlar. Sanki çok geç dönemlerde evcilleştirilmişler gibi.
Bana gelen ise bir sevgi arsızı, bundan eminim. Gelip önüme, kendini sevip okşamam için olmadık nazlar yaptı.
Güçlü boynuzlarıyla, çelik gövdesiyle bu keçiler daha sonra duydum ki bu yöreye özgüymüş ve bayağı da meşhurmuş.
Yine yollar göründü bize. Çerkesya’nın batısındaki gezimiz sürecek ve daha birçok ilginç şeyle karşılaşacağız.
Bizi lütfen izlemeyi sürdürün.
İlgiyle okuyorum teşekkürler semih bey..
08 Eylül 2012 Cumartesi Saat 16:29Gezi yazınız için sağolun. Bizi oralara götürdünüz Semih bey.
Selam olsun Xekuya.
