

Semih Akgün
Batı Çerkesya Seyahatimizden Notlara devam… 31 Temmuz 2012
Maykop’tan erken saatlerde yola çıktık.
Apşeronsk’u geçtikten sonra Goryachiy Klyuch (Горя́чий Ключ – Rusça; Sıcak Kaynak) yerleşim yerine varıyoruz.
Sık sık adı karıştırıldığı için baştan söyleyelim; Burası bir zamanlar Kabartay Hanlığına başkent olan Psıkhuabe değil.
Psıfabe (Rusça adı ile Goryachiy Klyuch), adı Rusça Piyatigorsk, (Çerkesçe/Adigabze adı Psıkhuabe) ile çok karıştırılıyor.
Psıfabe; Batı Çerkesya’da, Karadeniz kıyılarına 60 km kadar mesafede ve Şapsığ bölgesinde yer alıyor.

Psıkhuabe ise; Çerkesya’nın doğusunda, bugün Kabartay-Balkar Cumhuriyeti sınırları içinde yer almıyorsa da, tarihi Kabartay bölgesinin merkeziydi.

Psıfabe; küçük bir yerleşim yeri. Nüfusu 30 binin üzerinde bir belde-ilçe merkezi.
İçinde çok sayıda sağlık ve turistik tesisler var.
Nereye baksanız ağaç ve çiçek. Adeta bir arboretumu andırıyor.
Çerkesya’nın o verimli toprağının gözlerimize sunduğu görsel şölen burada da sürüyor.
Parklar, parklar içinde.
Heykeller ve anıtlar o parkların içinde.
Sosyalizm döneminden kalma planlı yerleşim yerlerinden, geniş caddeler, büyükçe parklar; her taraf yemyeşil…
Bu ‘bonkörlük’ kapitalizmde pek görülmez.

Zamanında yapılmış bu tür bir peyzaj, o dönemden kalma en güzel anılar.
Fakat bu güzel anıları gölgede bırakacak, içimizi acıtacak şeyler görmeyecek miyiz?
Dur bakalım!

Eski özgün/ulusal adı Adigabze / Çerkesçe’de “Psıfabe”, Türkçe’de “Sıcak Su” anlamına geliyor.
Rehberimiz Bereko Mehmet’in hem otomobil kullanarak kolları, hem de yol boyunca bildiği her şeyi anlatarak çenesi yoruluyor.
Üstelik hem hava çok sıcak, hem de oruçlu. Bu yüzden, bizi biraz yalnız bırakacak.
Küçük kasabayı bizler, dört yoldaş gezecek, keşfedeceğiz; İsmail Gürkan, Kudret ve Hazar’la ben.
Kısa, kestirme, sade ve anlaşılır dili, bize o yokken de rehberlik ediyor.
Mehmet’in pratik zekâsına hayran olmamak mümkün mü?
Mesajları akılda kalıcı ve her yeri çok iyi bildiğinden nokta atışı yaparak, belirgin yerleri bize anlatıyor.

Gezerken park içinde yerde, genişçe bir yuvarlak içinde dünyanın çeşitli kentlerinin adlarının ve o yerlerin bu noktaya uzaklıklarını km olarak gösteren sarı metalden plakalarla karşılaşıyoruz.
Soçi 124 km., Antalya 1120 km. gibi.

Bu tür yerlere “Kurort” deniyor. Türkçe’ye “Kaplıca Tedavi merkezi” diye çevrilebilir.
Psıfabe, Çerkeslerce de bilinen ve kullanılan bir kaplıca merkeziydi kuşkusuz.
Anısı, adında saklı.
Şimdilerde bolca kaplıca, sanatoryum ve otel gibi hem sağlık, hem turistik tesisi içinde barındırıyor.
Ah! Bir kış olacaktı ki, iliğimizi, kemiğimizi anayurdun o şifalı, sıcak sularında ısıtacaktık.
Psıfabe’nin suları yüksek oranda kükürt-alkali içeriyormuş.
Tesislerde; çamur, masaj, fizik, bitkisel, hidroterapi gibi farklı tedavi yöntemleri deneniyormuş şimdi.
Sağlık kürleri içeren turistik seyahatlere meraklı insanlara hitap eden çok sayıda aktivite var.
Bölgenin maden suları “Arhız” adıyla şişelenerek tüketicilere sunulmaktaymış.
İşte karşımızda bir başka tablo.
Tabloda Rusça yazılar okunuyor.
Başlangıçta anlayamıyoruz, ama içimizin acıdığını derinden hissedebiliyoruz.
1964 tarihi, buranın 100. kuruluş yıldönümüymüş. Anıt onun için.
İlçenin, 1964’te Yüzüncü Kuruluş Yılı kutlandığına göre 1864’te bir Rus yerleşim birimi olarak kurulmuş.
Size neyi, hangi tarihi anımsatıyor?
Diğerinde de Psekups Maden Suları ve Asker Hastanesinin 50. kuruluş yıldönümü anıtı diyor.
Kültür miraslarındanmış.
Buraya, eski dönemlerden kalma alışkanlıklar içinde insanlar, sıcak sularda şifa aramaya geliyorlar.
Psıfabe; böbrek, mide, bağırsak gibi iç organlarla ilgili rahatsızlıklara karşı derman arayan hastaların, sindirim ve boşaltım sistemlerini rahatlatmaya yönelik olduğu kadar, tüberküloz, verem türü hastalıkların ilk tedavi sonrası için de hastalara hitap eden tesislere ev sahipliği yapmakta.

Bunca gördüğümüz güzellikler içinde hazır olun, ikinci bir “İç Acıtıcı Durum”la daha karşı karşıya kalacaksınız!
İşte! Karşımızda yanları açık, iki kare sütunlu kapının önünde, iki sarıdan aslan heykeli.
Üstelik büyükçe heykeller.
Fakat o da ne?
Sütunların üzerinde 1864 plakaları, yapıldığı tarihi anlatır şekilde çakılmış.
Ve iki sütunun önündeki aslanların pençelerinin altında, cansız birer domuz figürleri var.
Bununla neyi anlatmak istemiş olabilir sanatçısı?
O tarihte buralarda aslanlar yaşamadığına göre bunun simgesel bir şekilde anıtlaştırıldığını düşünüyoruz.
İçimiz bir kez daha korkunç bir şekilde acıyor.
Psıfabe Çerkes/Adige yerleşimi olarak tarihî Şapsığ bölgesi içinde kalıyor imiş.

Psıfabe’den toplu halde sürgüne gönderilen Şapsığ bölgesi Çerkesler’i, Ejıps ve Koblhable köyleriyle beraber büyükçe bir topluluk oluşturarak, Tuapse limanı üzerinden 1864 yılında, atalarının binlerce yıl yaşadığı bu bölgeyi zorunlu olarak terk etmişler.
Sürgünlerden yollarda canlarını yitirmeyenleri, aç ve çoğu hasta olarak önce Trabzon limanına inmişler.
Trabzon’da büyük yığılmalar, hem çevresel, hem kitlesel felaketlere yol açmış. Sürgünlerin önemli bir kısmı da, geldikleri Trabzon’da, hastalık, açlık vb sebeplerden ölmüşler.
Daha sonra Trabzon’daki Rus Konsolosunun, Osmanlı’ya uyarısı ve baskısı sonucunda Çerkesler gruplar halinde kentteki kamplardan çıkartılarak, ülkenin batısına doğru dağıtılmıştır.
Çerkes sürgün(muhacir)lerin kentlere girişi de yasaklanmış.
O dönemde Trabzon, Çerkesler için anayurda en yakın yer olduğu için, insanlar tekrar geri dönmeyi, savaşı sürdürmeyi düşünüyor ve memleketleri ile ilgili inanç ve umutlarını diri tutma azmini taşıyorlardı.
Örnek olarak bakınız; http://www.cherkessia.net/makale_detay.php?id=3206
Günümüzde, bir bölüm Psıfabeli Çerkes, Samsun ilinde, Çarşamba Ovasında bulunan Kızılot köyünde yaşıyor.
Parkın ortasından, karışık duygular içinde ilerleyerek, Mehmet’in tarif ettiği köprünün önüne varıyoruz.
Yerleşim yerinin ortasından geçen büyükçe bir ırmağın üzerinde bu demir köprü de, manzarayı bütünlüyor.
Köprünün altından Kuban’ın büyük kollarından biri olan Psekups (Псекупс) nazlı nazlı akıyor.
Çevresi çok yüksek olmayan dağlarla çevrili bu yerleşim yerinin en anlamlı noktalarından biri bu ırmak. Etrafı, zümrüt yeşili ormanlarla çevrili.
Köprüden ırmağa bakarken, aşağıda küçük bir cepte, kaynak içinde oturup, yıkanan iki Rus nineyi görüyoruz.
Doğrusu ninelerden rica edip, suyun sıcak mı soğuk mu olduğunu keşfedemiyoruz.
Onlar bize, biz onlara bakıp gülümseyerek geçiyoruz.

Çerkesya’nın doğal güzellikleriyle, tarihi olumsuzlukları arasında gidip gelen ruh halimize bir ufak umut kapısı aralanacak mı?
Neden olmasın?
Köprüden karşı yakaya geçtik. Sonra tekrar geldiğimiz yakaya geri döndük. Biraz Psekups Irmağı kenarından şöyle ters yöne doğru yürüyelim diyoruz.
Ne olduysa oldu, birden durduk. Bazı sesler duymuştuk. O sesler bizim yürümemize engel oluyor.
Aşağıda ırmağa girmek üzere gelen dört genç görüyoruz.
Hem hararetli hararetli konuşuyor ve gülüşüyorlar, hem de yanlarında getirdikleri kuru balığı yemeye çalışıyorlar.
Bak hele! Hangi dil de konuşuyorlar?
-Adıgabze = Çerkesçe!
Onları fark ettirmeden dinliyoruz. Sonra kırıntı Çerkesçemiz’le, yukarıdan gençlere laf atıyoruz.
Tam umudu yakalamışken bir kez daha olmayan Çerkesçemiz’le içimizi acıtıyoruz.
Fakat biz inatçıyız. Bildiğimiz ne kadar sözcük varsa, anamızın ak sütü gibi helâlinden harcıyoruz.
Bu ülkenin Çerkesya olduğunu birbirimize anımsatmaya çalışıyoruz adeta.
Gençlere bura Çerkesler’inden mi olduklarını soruyoruz.
-Hayır! Diyorlar. Adigey’den geldiklerini söylüyorlar.
Sonra, sonrası yol uzun, zaman kısa.
Hem Mehmet artık uyanmalı. Ve Lazarevsk’e (Çerkesçe, Psışşuape/Psışu/İyi Su Ağzı’na) doğru yola çıkmalıyız.
Zira gideceğimiz yerler Lazarevsk’in ötesinde bir yerler.
Çerkesya; anayurdundan uzak bizler için çeşitli sürprizlerle dolu.
Omuzlarımıza kanatlar takıp o sürprizlerin üzerinden süzülmeye gidiyoruz.
Kim bilebilir bizleri, daha nelerin beklediğini?...
Tarihi Çerkesya(Adığey) topraklarının 1964 den sonra Ruslaştırılması elbette bizlerin yüreğini derinden acıtıyor.
Parkta 1964 yılını anlatan 2 aslanın pençesinde can vermiş domuz heykeli biraz o heykelleri yapan sanatçı bozuntusunun gaf dol ifadesi, aslında çok güzel bir ironiyi de temsil ediyor. Domuzun Çerkeslerle hiç bir alakası yoktur. Domuz sevmezler ve yemezler.O cansız domuzlar olsa olsa domuz tüketmeyi çok seven Rusları simgeleyebilir. Aslan ise Hatti ve Hattuşa medeniyetlerinin o bilinen \\\"oturan iki aslan\\\" heykelini çok güzel simgeliyor.
Semih Bey, yüreğinizi acıdan ne kadar heykel, anı, anıt varsa hepsi Rusların Çerkes Katliam ve sürgününü kabak gibi ortaya çıkarıyor ve belgeliyor. Hatta Çerkesyayı kana buluyan, silahsız masum halkımızı acımasızca soykırıma uğratan bütün o Rus, Kazak, Ermeni ve Gürcü komutanların heykellerini her çaddeye ve her parka diksinler. Diksinler ki daha çok belgemiz olsun...
Teşekkürler semih abi bizlerle paylaştığın gezi notları adına. Sağolasın.
21 Ağustos 2012 Salı Saat 19:26Bilgilendirici bir gezi yazısı. Teşekkürler Semih bey.
19 Ağustos 2012 Pazar Saat 02:09