

Uluslaşamamış, henüz toplum olmayı başaramamış gruplarda aidiyet ölçüsü, bir klanı, kabileyi veya aileyi temel alır veya ona odaklanır. Böyle bir kalabalıkta asıl olan kan bağıdır ve bencilliğin genişletilmiş bir türevi olarak ta değerlendirilebilir. Bu aidiyet bilinci, modern ulus olmaktan çok, bir arada yaşama kaygısı ve sürü olarak varlığını korumayı emreder. Yok olmaya mahkumdur.
Zira küçük düşünce, büyümezse, giderek yok olacaktır. Ya da başkalarının yedeğinde kalacak. Böylesi durumlar "Ağabey rolü"ne soyunmuş bir çatı ulusun veya devletin, sürdürülebilir gördüğü veya tercih ettiği bir durum olagelmiştir.
Geniş gönüllü devlet anlayışıyla, koltuğunun altına kattığı onlarca farklı köken-kabile-, inanç-cemaat- ve düşünsel-ideolojik grupları kapsama ve hepsinin üzerinde olma ve ortak bir kader birliği görüntüsü yansıtma –bir illüzyon olsa bile- gerek bireyleri, gerekse toplulukları, çatısının altına çağıran bir huzur demektir.
Uluslaşmış bir toplumsal yapıda, genetik ortaklıklar, klan zihniyeti ya da antropolojik benzerlikler, toplumsal yaşamın gelişmesi ile yerini daha üst düzey ortaklıklara, beraberliklere ve örgütlü modern toplum anlayışına bırakır. Orada ulusçuluk dahi, neredeyse kör bir ideoloji olarak algılanmaya başlamıştır..
Bugün gerek Türkiye ve gerekse de Rusya’da yavaş yavaş değişim bu yöndedir. Toplumsal yapıda; kan algısıyla hareket, yerini “merkezine insanı alan bir algıya” doğru evrilmeyi dayatmaktadır. Tabii, henüz kabilecilik anlayışından sıyrılamayanlar için bunu algılamak zordur. Henüz ne olduğu sorusuna, eğer başka bir aidiyet ile yanıt vermiyorsa birey, kabilesi ile mukabele etmeye yatkındır.
Halbuki kendini tanımlamaya aidiyetlerinin ortalarında kalanlardan değil, ya en alt birim olan kendi adından ya da ulusal adla başlanması gerekecektir. Oysa bilinçsiz veya kabile zihniyetinde takılmış olan birey; “Kaberdey’im” , Wıbı’ım” ya da “Şapsığ’ım” demeyi aidiyetine odak yapmaktadır.Ya da "O bir köle!" veya "Soylu bir aileden geliyor!" Bütün bu tanımlamalar, artık geçmiş çağları çağrıştıran ve ömrünü tamamlamış nitelemelerdir.
Geçmişte bir anlam ifade eden ve bugün sadece tarih bilimi açısından faydalanılabileceğimiz feodal kurum ve anlayışları diriltmek yerine, modern ve çağdaş ulus anlayışına yönelmek gerekmektedir. Burada gözden kaçırılan, gerçek toparlayıcı global-politik kimliktir, onun da tek yanıtı “Çerkes olmak”tır.

Bir ulus, kabileden daha kalabalık, daha çok grup ve kitleyi kapsar. O kabileciliğin zayıflıklarından çok, gücünü örgütlülüğünden, işbirliğinden ve tarafsızlığından alır.Yani toplumsal tabakalar içinde geniş dayanaklar bulur.
“Küçük olsun, benim olsun!” diyen, kendi kör kuyusunda unutulmayı beklerken, değişimin sınırlarını zorlayan daha üst aşamalara doğru kendini zorlamaya çalışır.
Durmak tam bir felakettir. Bir toplumun sadece doğum hızıyla kendini artırması beklenemez. Daha fazla kapsayıcı olarak ve yeni ortaklıklar (gerektiğinde ittifaklar) kurarak gelişme yolunda irade gösterir.

“Ulusçuluk bir çocukluk hastalığıdır..” der Einstein. Daha olacakları çok önceden görmüş gibidir. Çünkü bugün yaşanılan, uluslar-ötesinde örgütlenmelere doğru bir gidiştir aslında. Ulus-devletin bünyesi, kan bağını fazlasıyla abartan, sadece–ötekileştirilenler tarafından değil, asl-i unsuru olduğunu iddia edenler tarafından da, ısrarla içten içe kemirilmektedir.
Bakınız, gerek Türkiye, gerekse de Rusya’da, modern ulus-devlet tanımlamasına uymayan bir anlayış uzun süredir iktidardaydı. Türkiye’de kan bağı zihniyeti son on yılda aşılmaya başlanmıştır. Yerine ikame inanç ortaklığına dayalı bir zihniyet önerisiyle olsa bile. Fakat Rusya, o noktadan da epeyi geride, zaman kaybetmekte ve halen Einstein’ın dediği gibi çocukluk hastalığından kurtulamamıştır. Bu hastalığın Türkiye’de biraz sinmiş gibi gözükse de geniş bir taraftar kitlesi bulunduğunu ve her an dirilmeye aday olduğu yönünde risklerimizin var olduğunu söylersek, yanlış olmaz.
Bunun en açık delili, bu haftalarda sanki Osmanlı’nın torunları bizzat kendileriymişçesine milyonlarca yığının, kabullenemedikleri gerçekler karşısında bir televizyon dizisine, salvo ateş açıp, köpürmeleri gösterilebilir. Oysa dizinin yapımcısı rahmetli Meral Okay’ın bilip de görüntülemediği, daha ne feveran edilecek gerçeklerin üzeri, nasıl da kat kat örtülüydü.Çünkü “ancak bu kadarı çevrilir” dediği için, üstü kapatılan sayısız “gayr-i masumiyet” örnekleriyle doluydu Osmanlı tarihi!
Bu noktada Osmanlı var da, tarihde Çerkesler ve binlerce kavim, kabile, ulus ve devlet yok mu? Bırakınız dünü, geçmişi, bugün dahi kimin elinin, kimin cebinde olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Geçmişte de olan herşeyi, son yaşanılan kötülüklerle kıyaslayarak, güzellemeye hayır demeyi bilmek zorundayız.Bizim ulus devlet anlayışımız, geçmişin hastalıklarını bugüne taşıyan, köleci, köhnemiş, başkalarını aşağılayan, monarşik ve baskıcı eğilimlerden kurtarılmalıdır.
Farklı kabile grupları, cemaatler ve küçük toplumsal birimler, toparlana birike bir ulusal komplike yapı oluştururlar. Bu yapı, çeşitlilik içinde birlik görünümü sergiler.Yapı kesinlikle kaotik değil, çoğulcu ve birlikte yaşama iradesi gösteren tabakaların tek bir odakta yoğuşmaları ve beraber yaşam iradelerini gösteren bir düzenlilik içindedir.
Gelişmiş bir kurallar zinciri-hukuk- düzeni içerisinde ortak bir anlaşma dili çerçevesinde, tek pazar, birleşik bir güvenlik sistemi ve geleceği, en iyi biçimde tasarlamaya çalışan eğitim sistemi içinde toplum; birleşik, bütünleşik bir dayanışma ruhu sergiler.Aynı coğrafi bütünlük içinde sadece kendini adlandırmasıyla sınırlı kalmayan, ortak kültür, çıkar ve kader birliği.
Sadece kabile/ klan düzeyinde ki kuralların ya da dini kutsalların (vahiy) ötesinde insanlık ırmağının akışlarında, dünden bugüne, geleceği yakalamış kurallar bütünlüğü içinde, bizi atalarımıza olduğu kadar geleceğe, torunlarımıza yaklaştıracak yüksek düzeyde oluşturulmuş bir kurallar zincirine doğru planlı/ tasarlanmış bir senaryo arayışıdır olması gereken.
Böylesi bir tasarımda en önemli öge; coğrafyadır. Çerkesler için ortak bir yurt, bugün parçalanmış dahi olsa, Kuzeybatı Kafkasya’dan merkeze doğru uzanır biçimde, belleklerde net olarak seçilebilmektedir. Kuzeyde Kuban nehrinin kuzeyinden, güneyde sınırları henüz net olmasa da güneyde Karaçay-Balkar kardeşlerimizle çizeceğimiz sınırdır.Batı sınırlarımız Karadeniz kıyılarında, Rus ve diğer topluluklar arasında azınlık olunması sorun gibi görülse de, barışçıl bir tavır ve ekonomik ivmelenmeyle kazan/kazan formülü işletilebilinir.Bu hayali bir sınır değildir. Tarihsel ve gerçekleşmese bile her Çerkes’in bellek-altında yatan coğrafi bütünlüktür.Bunun gerçekleşmesi Rusya’ya rağmen, Rusya’dan ayrı, bağımsızlık olarak da algılanmamalıdır. Bugünün gerçekleri bizi yarının dünyasında sınırlamayacaktır.
Günümüzde “ağabey rolü oynayan”; demokratik olmayan, Çerkesler için güvenlikli bulunmayan, baskıcı ve etnik sorunlarda tarafsız davranmayan, Çerkes soykırımını tanımayan, Çerkesler’i diğeri gören, anayurda göç konusunda zorluklar çıkartan ve Rus ulusu/ ulusçuluğu adı altında ırkçı ve ayrımcı politikalar uygulayan, gerici bir sisteme sahiptir. Şu haliyle Rusya; özgür Çerkesya’nın kurulması konusunda menfi tutum takınarak, Çerkes halkını “kendi yoluna” iten ve radikalleştiren bir noktadadır.
Gelecekte demokratik gelişmelerin nasıl bir seyir izleyeceği belli değildir. Bugün şu haliyle Çerkesya için “bağımsızlıktan başka bir yol yok!” gibi gözükse de, reel-politik konjonktür, bunun gerçekleştirilmesinin, zor olmaktan öte olanaksız olduğunu da ortaya koymaktadır.Ham bir hayal izinde zaman yitirmek ve her türlü kaybı göze almak!!! “Bir gün olur da bir fırsat ele geçer” diyerek zaman geçirmek ise ucuzculuk…
Öyleyse geriye gerçekçi bir yol kalıyor; Ulusal bütünlüğü, toprak bütünlüğüyle pekiştirerek (anayurtta), demokratik, özgürlükçü sistemin gelişmesi için çalışmak ve Rusya ile gevşek bağlar içinde “Özgür, birleşik bir Çerkesya”nın yollarını hazırlamak. Ancak teslimiyetçi, pasif politikalar yerine barışçıl, pro-aktif politikalar geliştirmek.Her şeyden önce kendini halkına odaklamış, satın alınamaz, yaratıcı ve bağımsız politikalar üretebilen bir kadro ile…
Diyasporaya ise daha büyük görevler düşmektedir. Bir lobi gibi çalışarak, Çerkes halkını yurtdışında en iyi biçimde temsil etmek, kültürel, dilsel, politik, bilimsel, sanatsal, her alanda, “Özgür Çerkesya”ya giden yolları, uluslararası platformlar da açmak, Rusya ve Çerkes yetkilerle temaslar kurarak, anayurda göçü teşvik etmek, yatırımcı/girişimci gruplarını organize etmek, iş olanaklarını artırmak ve diyasporada kalan toplumun da kendi dilini-kültürünü koruyup, geliştirebilmesi için çalışmak.Bütün bu olacakları, uluslararası kurumlarla eşgüdümlü olarak yapmak ve normatif kuralları işletmek her şeyden daha önemlidir.
Tüm bunlar, amaçlar, projeler, yöntem, zamanlama, hepsi zaman içinde Çerkes halkının gündemine gelecek sorunlar. Tartışıla tartışıla geleceğe yönelik projeksiyonlar ortaya çıkacaktır. Ve bugünden şu olmaz, bu olur demeden, her türlü alternatifi görerek, değerlendirerek, aydınlarının öncülüğünde Çerkes halkı doğruda karar kılacaktır. Çerkes halkı için birleşik ve bütünleşik olmak vazgeçilmezdir.

Çerkes dili yerine, bölgesel adlandırmalarla, ulus adına ikame edilmiş diyalog veya bölge adlarını kutsamak, Çerkes halkını kendi içinde ayrıştırarak, parçalara ayırmak, hem hak talepleri noktasında toplumu zayıflatmakta ve hem de toplumsal yapıyı çözerek, asimilasyon sürecini hızlandırmaktadır. Ortak lehçe konusunda aceleci davranmamak gerekir. Bunu belirleyecek olanlar da konuyla ilgili bilim ve politika adamları olacaktır.İşin içinden çıkılamaz bir nokta yoktur. Yeter ki çözüm yollarını tıkamadan, düşünülerek adım atılabilsin.
İnsan, köken arayışında, genetik bağlarına karşı hassasiyet ve yakınlıklar duyabilir. Ancak genel toplumsal değerlerin önüne konulan yakınlıklar, bizi insanlığımızdan uzaklaştırabilir de, ilkelleştirebilir de.Bizi aşağılık-üstünlük kompleksleri ile karşı karşıya bırakabilir de, buna izin vermemeliyiz. Bu çağı köleci zihniyetle kavramaya çalışırsak, tarihin defteri dürülmüşleri arasına katılmayı fazlasıyla hak etmişiz demektir.
Çerkes halkı ne ilkelliği, ne de defteri dürülmüşlüğü hak ediyor. Uluslaşma anlayışı, toplumun, devletleşemese de, toplumsal varlığını koruma ile kalmaz, gelişmesine ve güçlenmesine de katkı sağlar.
Köleci, feodal anlayışta takılıp kalmak, Çerkes halkını, bölücü/ kabileci anlayışa hapsetmek yerine, "Tek Ulus" (Çerkes Ulusu=Adığe Tlepkh), "Tek Ülke" (Çerkes Anayurdu=Adığe Heku), "Tek Dil" (Çerkesçe=Adığebze) prensipleri çerçevesinde, modern, demokratik, insancıl değerlere bağlı ve çağdaş bir ulus olma yolunda sağlam adımlar atmak zorundayız. Yeter ki uluslaşırken, kör ulusçuluk bataklığına saplanılmasın.
Çerkes ülkesinde farklı diller de, kültürler de, soylar da, düşünceler de gelişip, gürbüzleşmeliler. Çağlar öncesinden beri konuşulan ve konuşulmayan farklı dillerin hepsi birden, hedeflediğimiz özgür ülkede yaşamalı, yaşatılmalı. Ancak Çerkesya'da binlerce yıldır varlığını sürdüren halkın adının Çerkes/ Adığe, konuştuğu dilin Çerkesçe/ Adığebze olduğunun altını kalın harflerle çizmek zorundayız.
Bu dönemin, kalıcı değil, geçici bir dönem olduğunu, yeni gelişen aşama ve trendlere göre, toplumsal yapının, kendini daha ileri aşamalara taşıyarak, yenileyeceğini görebiliyoruz. Bu toplumsal yapı; genetik ortaklıkların, ortak ataya sahip olmanın önemsizlik derecesini ortaya koymak için yapılmış bir belirleme değildir. Fakat üst düzey bir oluşum içinde insana yaraşır bir düzen ve varoluş arayışının bize dayattıklarının toplamıdır.
Semih bey'in barışık ve akıl dolu yazılarını ilgiyle takip ediyorum.
Bütünleştirici anlatım okurlar için pozitif değerler içeriyor elbette benim içinde. selamlar ve saygılarımla.
"Çerkes dili yerine, bölgesel adlandırmalarla, ulus adına ikame edilmiş diyalog veya bölge adlarını kutsamak, Çerkes halkını kendi içinde ayrıştırarak, parçalara ayırmak, hem hak talepleri noktasında toplumu zayıflatmakta ve hem de toplumsal yapıyı çözerek, asimilasyon sürecini hızlandırmaktadır." Cümlesi içinde geçen "diyalog" sözcüğü, yanlışlıkla "diyaleg=ağız" sözcüğü yerine yayımlanmıştır.
Ortak dil derken, Kabardeyce, Şapsığca gibi diyalegler yerine, doğu veya batı lehçesini temel alacak ve bütün lehçeleri kapsayacak, tek Çerkes(Adige) diline gönderme yapmaktayım.
Ulusçuluk konusu ile ilgili yorumum ise, toplumsal evrimleşmede kendimizi içinde bulunduğumuz an/yer/ön yargı ile kısıtlamamak gerekliliiğine vurgu şeklinde algılanmalıdır.
Yani bizde eksik olan "Global bakış açısı!" ile yaklaşmak konuya....
Ayrıca eleştirinizde ki en can alıcı nokta, "içtenlik"konusunda size teşekkür ederim.
Zira benim söylediklerim veya sizin, farketmez hiç önemli olmayabilir, olabilir de.
Yanlış da olabilir. Doğruyu bulabilmek için aramak gerek.
Ve içten olmak.
Osman beye yapıcı eleştirileri için teşekkürler.
İnce örülmüş bir yazı. Bazı noktalarda yeteri kadar açıklık yok.
Örneğin ortak dil derken ne demek istediğiniz anlaşılmıyor.Açılması gerek.
Birde izlenmesi gereken yol haritasinda farklı yollar hem birbirine çok yakın yada hemde çok uzak. Politikalar birbirine pamuk ipliğiyle bağlı.
Uluslaşırken ulusçuluk batağıda enteresan. Yani ne?
Genel olarak güzel bir yazı. Ancak yazarın kendi içindeki tutarsızlık ve olumsuzluklarınıda içinde fazlaca barındırıyor. Bu da doğaldır.
Teşekkürler sayın Semih kardeşimiz içten yazınıza.
