

Basit bilgilerin, anlaşılması hissedilmesi kolay olan şeylerin bazen anlatılması zor olur. Anlatılabildiklerinde ise anlatanını yüceltirler.
‘Bir ben vardır bende, benden içeri’ sözleri benliği, ruh alemini, maneviyatı ne kadar güzel anlatıyor. Bu kadar basit kelimelerle binlerce yıl söylenmiş pek çok şeyden daha güzel ruhaniyeti izah eden bir satır bulmak zor. Yunus’u, Koca Yunus yapanda bu zaten.
Ve bir gün, bir başkası, bir başka adamda ‘dünya dönüyor dedi’.
Çok yalın bir bilgiyi dile getirdi. Kanıtları da hiç karmaşık değildi, yalındı, çıplaktı ve en önemlisi o güne kadar hiç kimsenin söylemediği ulaşılması çok ta zor olmayan bir bilgiydi, dile getirdiği.
***
Türkler Orta Asya’dan, hani ünlü şairin dediği gibi; atbaşı misali Avrupa’ya kadar göç ettiler. Vatanlarından onları ayıran şey kuraklık, iç çatışmalar, boylar arasında günümüzde bile bitmeyen sürtüşmeler, başka uluslarla olan savaşlar vs. vs. idi.
En az bin yıl sürdü, göçleri, hiç durmaksızın, ve hala sürüyor yavaş yavaş. Daha dün gibi, Afganistan’dan Türkiye’ye göç edenler, daha dün gibi İran devrimi ardından gelen Azeriler ve daha dün gibi 93 harbi göçmenleri, daha dün gibi bin yıl.
Orta Asya’da yaşayan, vatanlarında, öz yurtlarında hala çadır kurabilen, bina dikebilen Türki nüfus ne kadardır ki?
Dünyada yaşayan Türki nüfusun, yüzde olarak ne kadarı, vatanında, orta Asya’da kalmıştır ki?
Tüm Türklerin Yüzde onundan çok çok daha fazlası, hala, bin yıl süren göç dalgalarına rağmen anavatanında yaşıyor. İşte bu göçtür göç...
***
Birde sürülenler var, soyu kırılanlar var. Çerkesler var.
Biz 1864’te ve sonrasındaki bir kaç yıl içerisinde, yüzde doksanından fazlası yurdunda yaşayamayan insanların torunlarıyız. Yurdundan vatanından çoluk çocuk denilmeden tamamına yakınının sürüldüğü bir ulusa mensubuz. (1). Ülkemizi bin yılda değil bir kaç ayda, birkaç yılda terk etmek zorunda kaldık.
Bir tane can alınmamış olsa bile, bir tane Çerkes(Adıge) öldürülmeden çarlık orduları bizi yurdumuzdan çıkartmışlarsa bile... Ki, öyle kansız olduğunu söyleyen, ima eden bile yok.
Soyumuz kırıldı, soykırımına uğratıldık...
***
Dünyada hiç bir devlet tanımadı, Çerkes soykırımını. Bir tek, kendi özerk devletlerimiz ve kardeşimiz olan Abhaz devletinin bir kaç on yıl öncesinin hükümeti genosidi dile getirdi.
Dünya dönüyor, hala dönüyor, ve o meşhur adam dünya dönüyor demeden öncede dönüyordu.
Kırıldık, sürüldük, vatanımızdan kopartıldık. Ve, hiç bir ülke tanımıyor, Çerkes soykırımını.
***
Önümüzdeki günlerde, İstanbul’da, Yıldız Teknik Üniversitesinde, bizimle ilgili bir bilgi şöleni, sempozyum, düzenleniyor.
Artık 21. yüzyıldayız.
Doğruları söylediğimizde engizisyon benzeri mahkemeler baş ucumuzda dikilmiyorlar. Bilim yuvaları da, bilgi şölenleri (sempozyumlar) düzenliyorlar. İlan ediyorlar, ilanatları hiç bir devletin şimdiye kadar kabul etmediği bir şeyi dile getirmiyor, hala...
Ama bilgi şölenleri düzenliyorlar. Konuşmacılar kadar seyircilerinde katılabileceği şölenler...
Ve bir gün aralarından, bir adam çıkıp yalın gerçeği dile getirecek, ‘Çerkesler soykırımına uğratıldılar’ diyecek...
Ve, benim sesimden bizim sesimizden daha anlamlı yankılanacak o salonda, o bir tek adamın söylediği, itiraz edilemez ses.
***
Türkiyede bilimadamları konuşacak, ve dünyada uluslararası toplantıların yapıldığı salonlarda pek çok ‘bir adam’ bunu dile getirecek. Politikacılar, siyasetçiler, bildikleri ama siyaseten kabul etmedikleri yalınlık karşısında boyun bükecekler...
İşte, Yıldız üniversitesinin salonunda, belki yarın sesi yankılanacak o bir adam için, bu toplantıya, ilgili bilgi şölenine katılabilecek herkesin o salonda yer alması gerekiyor.
Yıldız üniversitesinde salonun önü yemyeşil bayraklarımızla aydınlanmalı, aydınları da aydınlatmalı...
Şölene dönüşmeli şölene bu sempozyum, bilgi şölenine gerçek anlamda dönüşmeli.
***
Çerkes soykırımı, meclislerde parlamentolarda işte bu salonlarda görüşüldükten sonra dile gelecek, yankı bulacak.. Bu sempozyumda yer alan bilim adamları arasından bazıları, hatta belki hepsi yarınlarımızda, bizim derdimizi dile getirecekler.
Ah şimdi İstanbul’da olmak vardı Anasını satayım!!!
Bakmayın, bazılarımız hala Çerkesim dememek için, Çerkesim dediklerinde omuzlarına (birden) binecek yüzyılların sorumluluğunu kabul etmemek için yollar arama peşindeler... Bakmayın onlara ve bir şey beklemeyin onlardan...
Bu sorun henüz onların sorunu değil.. Bu konuda hiç birşey organize etmeyecekler. Onların şimdi başlarını kaşımaya vakitleri yok... Siz, bir bir, her biriniz şimdi organizatörsünüz. Ve vicdan, sadece sizin vicdanınız...
Ve soyıkırılan...
Ve sürülen ve bunu dert edinen,
ve, ve... sizsiniz...
Yıldız üniversitesi, sempozyum salonu yemyeşil bayraklarımızla aydınlanmayı bekliyor.
Ah şimdi İstanbul’da olmak vardı, anasını satayım!!!
_______________________________________________
(1) Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Ocak 1951'de yürürlüğe girmiş Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine göre;
Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir öbeğin tümünü ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle
(a) Öbek üyelerinin öldürülmesi;
(b) Öbek üyelerine fiziki ya da ruhsal açıdan zarar verilmesi;
(c) Öbeğin, fiziki varlığını tümüyle ya da kısmen sona erdirecek yaşam koşullarıyla yüz yüze bırakılması;
(d) Öbek içi çoğalmanın engellenmesi;
(e) Öbek bünyesindeki çocukların başka bir öbeğe aktarılması
eylemlerinden herhangi birinin işlenmesi soykırımıdır.
– Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Madde 2
SÜRGÜN BATAKLIĞINDA
Semih Akgün
I
Havayı koklayarak gelen köpekler
Sıcak nefesimle, acılı sesimi aldılar
Ben uzun ve yorgun bırakan koşularda
Çamurdan çok
Sulara salan bedenimi
Güneş kesilen benliğimle
Bir gizil rahip olmayı denedim
Sürgün bataklığında!
II
Böyle bir gizil rahip
Ve gizemli bir dilden
Mırıldanırken sözcükler
Başkalarına anlamsız gelen ağlayışlarla
Gözpınarlarımı mermi yatağı yapardım
Oysa dolunay yoktur gökyüzünde
Hilal tüm ihtişamıyla doldurmaktadır
Dondurmaktadır gözlerimin menzilini
Ne tuhaf düşman kesilmiş
Dost bildiklerim
Ardımda Gestapo ve enikleri
Dişlenerek ya da sürünerek
Ölüm arası
Seçimde ki şanssızlık
Sürgün bataklığında…
III
Gözlerim çelik
Mil çekilmiş huzuruma
Sarsak ve sersem beyinlerin
Buyruklarını dinler burda ayaklar
Konuşmayı, konuşmayı unuttum
Tüm yaşamam gerekenleri
Sahi “Ben nereden geldim? ”
Bir yanılsama mı Cennet, vaadolunan?
Benim pazularım mı, dişlenen elma?
Yoksa taht-ı cennet
Kalp kaslarından mı mültecinin?
IV
Şarap niyetine içilen
Yoksul alınteri mi çalışanların?
Ekmek diye nitelenen
Kültür ölüleri mi?
Koşuyorum saz
Sis
Ve puhu sesleri arasında
Ürkek, şaşkın
Bir o kadar
Faltaşı bakışlarım
Sürgün bataklığında...
V
Kaçarken korkunç geleceğimden
Düştüm kaybedilmiş geçmişe
Önümde sıra sıra dizilmiş dağlar
Başları onurlu
Bahar mevsiminde ağlayıp
Ak saçlarını eteklerine dağıtan, dağlar
Sevgiyle baktım tarihine
Tüm hataları kabullendim
Sade bir alçak gönüllülükle
Sonra Adli
Hukuku
Bilmi, çalışkan bir beyinle değerledim
İnsanlığa ortak bir göz yarattım
“Tanrı’nın gözüyle gözlesin! ” diye onları!
VI
Sonra tarttım terazide herşeyi
Ağır bastı yüreğimde tarihim
Meğer tarihi de tarih yapan
Tutkummuş özgürlüğe…
VII
Sonra ulaklar çıkarıldı her yana
Yurt arayışında anılar
Haklı çıkarttı fiilsiz faili
Dağlar açıldı
Geçit verdi, set, vadi
Perdeleri çekildi ülkenin
Yürek ormanında
Zümrüt yeşile büründü dağlar
Kalem biçildi, gövdesinden meşenin
-Bir zamanlar kutsal-
Ak kağıtlar biçildi
Hazer’den mürekkep diye kan alındı
Damarına kalemin
Döküldü can buldu
Tertemiz sayfalara
Karadeniz
Kendi külünden bir kez daha
Yarattı kendini Anka
Anlaşıldı ki düş gücüydü
Çaresizlik anında zihne koşan
Yine de mutlu rüya
Sürgün bataklığında…
VIII
Aklıma düşüyor bir bir
Şamil ve nur yüzlü müridleri
Alnıma bir bir düşerken terler
Korkuyor muyum tüm olanlardan? Hayır!
Biraz göğsüm gerilir
Güç ağına destek verir
Gönül fabrikam
Fakat!
Fakat ardımda kültüre düşman
Düşmanların köpekleri
-Yasyabancı bir dünya! -
İlkel deviniminden
Kör geleneğinden güç alan
Bense sürgün, bir başıma
Tarifsiz düşünün
Karmaşık sözlü hatibi
Katibi olmuşum
Sürgün bataklığında…
IX
Sonra sıradağlar üşüşüyor
Çıkartıp da gösteremediğim yanlarıma
Elle tutulamayan
Ele hükmü geçen
Gözle görülemeyen
Göze hükmeden
Selam çakıyorum
Sürgün bataklığında
İtler yetişmişler
Eteğimi çekiştirip duruyorlar
Lanet olasıcalar
Bacaklarımı kemiriyorlar
Bense artık korkuyu yendim
Yenilmez sandığımı…
X
Artık çıkıyorum, kızıla çalan ufka
Yukarılarda bir bayrak gibi
Dalgalanma sevinci ve umuduyla
Bekliyorum
Vaftiz bekleyen çocuklar gibi
Ateş basan alnıma
Demirci Tlepş’in çekiç vurgusunu
Öylece biçimlenip
Yokoluşa
Yangın yerinden halkıma
Yeni bir yaratım
Yeni bir Anka
A
şı
lı
yo
rum! ....
