Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Prof. Dr. Cemil Koçak: O gece Türkiye’nin Kaderi Tamamen Değişti
16 Temmuz 2017 Pazar Saat 13:32
 
Ayça Örer, 10 Temmuz 2017
 
Türkiye’nin askeri darbeler tarihini çalışan Prof. Dr. Cemil Koçak’la, bütün bu tarihin içinde 15 Temmuz’u diğerinden ayıran özellikleri konuştuk. Darbeler tarihinin 1946’dan başladığını anlatan Prof. Koçak, 15 Temmuz’u inşa eden sürecin de aynı zihniyetten beslendiğini, “irtica ve kara kalabalıklar” bahanesine sığındığını söylüyor. Prof. Koçak’a göre, darbecileri besleyen bir ideolojik-politik hegemonya var ve bu kesimin hayali “Elit bir yönetici grubunun topluma yön vermesi.” 15 Temmuz’da halkın direnişinin bu kesimde hayal kırıklığına neden olduğunu vurgulayan Koçak, darbeyi önleyenin “siyasî liderliğin toplumla bütünleşmesi” olduğunu söyleyip ekliyor: “Bu tecrübeden sonra darbeye teşebbüs edecek olanların, en azından bu ‘model’den de kendilerince ‘ders’ çıkarmaları gerekir.
 
Ayça Örer: Türkiye neredeyse 20 yılda bir darbe ya da darbe girişimiyle karşılaşan bir ülke. Bütün bu tarih içinde 15 Temmuz’u diğerlerinden ayırıcı bir yere koyabilir miyiz?
 
Prof Dr. Cemil Koçak:  Türkiye’de askeri darbeleri birbirinden ayıran noktalar olduğu gibi, bütün darbeleri ortak bir paydada toplayan hususlar da vardır. Her darbe, kendisinden öncekilerden muhakkak “ders” çıkarmıştır. Her darbe, kendinden öncekileri model aldığı gibi; kendince “hata” olarak nitelediği geçmiş tecrübelerden de kendisince yeni tespitler yapmıştır. Fakat ana eksen aynıdır: Esas olarak 1946 dönemecinin, yani partiler rekabetine açık rejimin erken gündeme geldiği; ülkenin mevcut sorunlarının halkoyuna dayanan bir siyasal rejimle çözülemeyeceğine ilişkin genel kanaat… Bu kanaat, Türkiye’nin neredeyse son yetmiş yılına damgasını vurdu.
 
Darbeci zihniyeti; siyasetten ve siyasetçiden nefret olarak da tanımlamak mümkün… Ama bunun ardında yatan ana fikir; esas olarak içinde yaşadığı topluma güvensizlik ve hatta bir adım daha ileri atalım, ondan ürkmek, korkmak ve onu aşağılamaktır. Nitekim, 1945 yılında ülkede yeniden serbest siyasal hayata geçilme aşamasında, Başbakan da olacak olan Recep Peker, “irtica”dan ve “kara kalabalıklar”dan çekindiğini ve korktuğunu; rejim değişikliğinin aslında bu kalabalıkların geri dönüşünü sağlayacağını açık yüreklilikle belirtirken, benim darbeci zihniyet adını verdiğim eğilimi vurgulamış oluyordu. Ben o günden sonra günümüzde de Recep Peker’in en azından zihniyet dünyasının hala yaşamakta olduğunu hep söyledim ve yazdım.

Prof. Dr. Cemil Koçak: Yakın Dönem Siyasi Tarihi Uzmanı, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi
 
 
Ayça Örer: İrtica söylemi 1946’dan itibaren başlıyor yani?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Toplumun çok önemli bir kesimi, kanımca seçmenlerin belki de üçte biri, kendilerince uygun görecekleri bir ideolojinin hâkim olacağı bir Türkiye’de, rahatça darbenin yanında, arkasında ve hatta önünde yer almaya hazır. Zaten ülkede darbeci zihniyeti besleyen ve onu her defasında yeniden üreten asıl zihniyet, darbecilerden kaynaklanmıyor; o darbecileri de yaratan toplumun bu kesiminin kendisidir ve toplumsal talep olduğu sürece darbeler önlenemiyor zaten.
 
15 Temmuz’un esas olarak 27 Mayıs’ı model aldığını düşünüyorum. Kesinlikle 27 Mayıs’tan ilham alınmış. 27 Mayıs öncesindeki söylentiler, dedikodular, propagandalar, uzun zamandan beri Türkiye’de zaten iktidara karşı işleniyordu. Bunun ana nedeni; bir darbeye vesile teşkil etmesi, kamuoyu oluşturması ve darbenin kamuoyunun belli bir kesimi tarafından desteklenmesi ve sağlanmasıydı.
 
Birçok kişinin dikkatini çekmemiştir. Darbeden kısa bir süre önce bazı liselerde mezuniyet törenlerinde, öğrenciler iktidara karşı bildiri yayınlayarak ve tören sırasında resmî konuşma yapan müdürlerine sırtlarını dönerek bir mesaj vermeye çalıştılar. Bunu ilk gördüğümde, aklıma ilk gelen; 27 Mayıs’tan sadece bir gün önce Adnan Menderes’in Kütahya’da ziyareti sırasında, oradaki havacı subayların Menderes’e sırtlarını dönmesi. Bu, şimdiye kadar hatırlanmadı ve yazılmadı. O zaman ilk aklıma gelen; 27 Mayıs provasının liseliler ve üniversiteliler tarafından mezuniyet törenleri aracılığıyla hazırlanmakta olduğu idi. Eğer o son zamanlarda çıkan haberler medyada arka arkaya çıkarsa ve bu benzerlik kurulursa, darbenin de 27 Mayıs’tan nasıl ilham aldığı çok net anlaşılır. Bugünlerde de üniversitelerin mezuniyet törenlerinde benzer sahnelerin görülüyor olması, hep bu “eski model”in esin kaynağıdır; her ne kadar bütün bunlar, pek “yeni” ve “yaratıcı” fikirlermiş gibi gösterilse de.
 
Ayça Örer: Yani 27 Mayıs gibi 15 Temmuz da kendine halk içinde bir destek bulmuştu…
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Biraz önce sözünü ettim; darbeyi, darbecileri besleyen toplumda geniş bir kesimi kucaklayan bir zihniyet dünyası, bir ideolojik-politik hegemonya var. Bu kesimin esas olarak platonik bir siyaset dünyası tasavvur ettikleri açık. Bu dünyanın tasavvurunda topluma güven hiç yoktur. Elit bir yönetici grubunun topluma yön vermesi gerektiğini düşünürler. Elbette bu grup esas olarak kendilerinden oluşmaktadır. Bunun dışında toplumun yönetime katılması, onlara göre, dünyanın sonunu getirir. Ayakların baş olması tabiri, biraz da bu dünyanın rengini belli etmektedir zaten. Dağdaki çoban öyküleri de bu tasavvurun dışavurumundan ibarettir. Yalnız bu grubu hafife almak ya da sadece küçüksemek, politik olarak yararsız olduğu gibi, gerçekçi de sayılmaz. Benim bu noktada asıl eleştirim; toplumun bu kesiminin toplumdaki önemini ve yerini değerlendirmedeki yanlış fikirlere.
 
Siyasal eleştiri, toplumun bu gerçeğini ortadan kaldıramaz. Bu bakımdan demokratik rejimin istikrar kazanabilmesi; ancak toplumun küçük ve marjinal kesimlerinin dışında, kahir ekseriyetinin kendisini siyasal sistemin içinde görmesidir; görmüyor ya da göremiyorsa, onu yeniden sistemin içine çekecek politikaların hayata geçirilmesine çalışılmasıdır. Elbette bu türden bir politik yaklaşımın kısa sürede sonuç vereceğini düşünmek hatalı olur; ama bunun dışında takip edilebilecek bir yol olduğunu da sanmıyorum. Yani demokrasi dünyasında -tabiri caizse- basit ve kısa yol çubukları bulunmuyor. Onun için daha uzun yıllar darbeci zihniyetin bütün yönleriyle birlikte yaşayacağımızı da bilmeliyiz.
 
Ayça Örer: Hiç bu noktada önlenebilen bir darbe girişimi yaşanmamıştı. 15 Temmuz’un halk müdahalesiyle bitirilmesinin nedenleri nelerdir?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Açıkçası, şahsen 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın arka arkaya ‘sokağa çıkın’ mesajlarını duyduğum ve gördüğüm andan itibaren, bu darbenin kesinlikle başarısız olacağını anladım. Sadece güvenlik kuvvetleri değil, aynı zamanda ilk defa toplumun önemli bir kesiminin, canı pahasına sokağa çıkarak, bu darbeyi önlemek için harekete geçtiğine tanık olduk. O zaman kendime ‘çok şükür; bugünü de gördüm, ölsem de gam yemem’ dedim.
 
15 Temmuz gecesinin en büyük farkı halkın sokakta darbecileri alt etmesidir. Bu, yaşandı ve bundan sonra Türkiye’nin kaderi ve istikbâli tamamen değişmiş oldu. Bu olmasaydı, diğer darbeler gibi olacaktı her şey… Diğer darbelerle karşılaştırılamayacak kadar çok fazla kan dökülecekti. Darbenin birkaç saat önce bile olsa ifşa edilmiş olması; darbecilerin organizasyonunu bozmuş olmalı… Bu, onlar açısından zamanı kullanmayı zorlaştırmıştır. Darbeciler, ordu içinde bu denli kararlı ve silahlı bir direnç hesap etmemiş olmalılar. Muhtemelen ordunun geri kalan kısmının kolayca kendi yanlarına çekileceğini hesap etmişlerdi. Yüksek komuta kademesinin zorla da olsa yanlarında yer alacağını öngörmüş olabilirler. Buna çok gayret ettikleri anlaşılıyor çünkü.
 
Darbeciler, emniyet mensuplarının ve MİT’in cesur, kararlı ve silahlı direnişini de öngörmemiş olmalılar. Silahlı sert direniş, darbenin en kritik ilk birkaç saatinin yitirilmesine neden oldu. Siyasetin, medyanın kararlı duruşu ve en kritik anda ve aşamada nihâyet geniş yığınların Cumhurbaşkanının ve Başbakanın çağrısı üzerine sokağa çıkması, tarihte ilk kez görüldüğünden, darbecilerin plânlarında asla yer almayan bir noktaydı hiç kuşkusuz. Darbeye karşı sert ve kararlı direnişin darbeciler arasında hızlı bir çözülmeye yol açtığı da göz önüne alınmalıdır.
 
Ayça Örer: Darbenin bir kez önlenmesi, sonraki darbe ihtimalleri için cesaret kırıcı oldu mu? Yoksa Türkiye darbe geleneğinin özgüveni bu karşı çıkıştan etkilenmez mi?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Basitçe ve özetle: Evet oldu tabii; tarihte bir kez yaşananı artık toplumun hafızasından ve bilincinden öyle kolay kolay söküp atamazsınız. Bir kere darbeciler özgüvenlerini yitirirken, bu sırada toplum özgüvenini kazandı. Bu bakımdan bence darbeciler açısından dünya biraz daha zor artık. Ama darbeci zihniyetin ölü ağırlığının daha uzun zaman bizimle birlikte olacağını söylemek de kehanet sayılmamalı. İşte bu nedenle; “Bu iş bitti” deyip, arkanızı dönerseniz; ölümcül bir hata yapmış olursunuz. Şimdi bu darbeyi sadece önlemek değil; Türkiye’de bulunan darbeci ruhu ve zihniyeti kazımak lazım. Hiç kimsenin, hiçbir siyasi grubun bundan böyle darbe düşüncesiyle iktidarı alaşağı etmek gibi bir düşünce ve duygu içerisine girmesini kesin olarak engellemek lâzım. Bu ne kadar yapılabilirse; bir daha Türkiye’de darbe meselesi o kadar az gerçekleşir. Bütün mesele, bu fikriyatı öldürmektir. Siyasi grup temsilcilerinin uzlaşmaya varması lâzım.
 
Siyasi partilerin Meclis’teki ortak açıklamasını dinledim ve bu konuda ilerleme olacağı konusunda ümide kapıldım. Bütün partiler seçim olmaksızın bir iktidar değişikliğini prensip olarak reddettiler. Yalnız bu, bazı partilerin seçmen tabanlarının duygu ve düşüncelerini aynen yansıtmıyor. Türkiye’de her üç seçmenden biri, neredeyse kendisine ait olan darbeyi, kendi siyasi görüşüne ve ideolojisine uygun olan darbeyi destekler ruh hâlinden çıkmalıdır. Ayrıca, bu türden bir darbenin temellerini atacak olan yalan propagandayı, Türkiye’de önleyebilmenin formüllerini bulmak lazım.
 
Türkiye’de hiç kimse, hiçbir grup, gerçekle ilişkisi olmayan haberi yayma özgürlüğüne sahip olamaz. Bunun yasal sorumlulukları olmalı. Türkiye’de maalesef yıllardır medyada, sosyal medyada bu kadar sorumsuzca ve yaygın olan bu tutum, kesin olarak önlenmeli. Bunun, bazılarının söylediği gibi, insan hak ve hürriyetleriyle, temel demokratik değerlerle hiçbir ilgisi yok. Tam tersine; demokrasi ve özgürlüğün olduğu yerde, herkes kendi imzasıyla sorumluluğu taşıyacaktır, taşımak zorundadır. Başka türlü maskeler takarak işler yapmaya kalkarsanız; bu, ne demokrasidir, ne özgürlüktür, ne de temel hak ve özgürlüktür. Bütün bunların istismar edilmesidir.
 
Ayça Örer: 27 Mayıs’ın, 12 Mart’ın, 12 Eylül’ün zihniyeti neydi ve 15 Temmuz’u nasıl bir zihniyet yapmaya kalktı?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Türkiye’de darbelerin yalnızca ülkenin ‘iç meselesi” olduğunu düşünmek için bayağı saf olmak gerekir. 27 Mayıs hakkında kesin bir bilgi bulamadım; ama 12 Mart ile 12 Eylül’ün Batı desteğini görmezden gelemeyiz elbette. Son darbe teşebbüsü ise, çok açık bir şekilde darbenin ana ekseninde ABD ile Batı ülkelerinin bazıları olduğunu gösterdi. Darbe sonrasındaki Batı ile ilişkilerin niteliği, Batı medyasının tutumu, durumu gözler önüne serdi; elbette sadece görmesini bilenler için.
 
Ortak noktaya gelince; bir darbe sadece bir darbeden ibaret değildir. Yani sadece askeri bir operasyon değildir. O darbeyi destekleyecek, ona meşruluk kazandıracak propaganda ve siyasal faaliyet olmadan darbenin başarılı olması, iktidar olduğunda da toplumun bir kesiminin en azından desteğini alması söz konusu olamaz. Bütün darbeciler bunu bilirler ve en azından toplumun bir kesiminin desteğini almaya gayret ederler.
 
Ayça Örer: Dünyaya yaşadığımız süreci anlatmakta zorlanıyoruz. Benzer bir örneğe ancak Güney Amerika ülkelerinden örnekler verebiliriz. Türkiye darbeler tarihi bu açıdan çok mu şahsına münhasır?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Anlatmakta zorlanıyoruz; çünkü anlattıklarımız anlamak istemiyorlar. Peki, diyelim ki, biz anlatamıyoruz, beceremiyoruz, eksiklerimiz var falan… Peki, ama mesela Mısır, ne kadar “mükemmel” bir şekilde kendini anlattı değil mi? Mısır için Batı’nın diktatörlük tanımı yapmaması, Mısır diplomasisinin “başarısı” mı yani? Yoksa Batı’nın diktatör olarak niteliği ülkelerin nedense Batı’nın istikâmet vermekte zorlandığı ülkeler olması, sadece basit bir tesadüften mi ibaret?
 
***
 
Ayça Örer: 15 Temmuz’u destekleyen bir kesim olduğu da biliniyor. Bu haliyle bakarsak, bir darbe kamuoyundan nasıl destek görür?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Tarihle güncelin iç içe geçtiği bir zaman dilimindeyiz sanırım… Yıllar önce “27 Mayıs ruhunu sürdürenler var” başlığıyla yazdığım yazılarda; darbe riskine işaret ediyordum. Özellikle Gezi sırasındaki ana fikrim; bunun bir darbeye zemin oluşturacak örgütlenme olmasıydı. Mısır örneğinde olduğu gibi; iki farklı kesimin meydanları doldurmasıyla; çatışmayı önleyecek “kurtarıcılar”ın ortaya çıkması hedeflenmişti! Özetle; seçmenlerin neredeyse belki de üçte birinin kendi siyasi ve ideolojik görüşüne uygun bir askerî darbeyi desteklemeye hazır olduğu bir toplumda; darbelerin önüne  geçmenin zor olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Nitekim Gezi’yi destekleyenlerin can alıcı kesimi; “darbe kötüdür; ama Erdoğan daha da kötüdür” şeklinde özetlenecek bir tutum içinde, darbenin maskeli destekçisi olduklarını gösterdiler.
 
Nitekim darbe haberiyle birlikte, önemli bir kesim, gözümüzün önünde bayram havasına girmişti. Hatta büyük ölçüde sahillerde o gece ilk kadehler, darbenin şerefine kaldırılmaya başlanmıştı bile… O kesim için sonrası büyük bir hayal kırıklığı ve derin bir yas olarak görüldü! Herkesin demokrasiye sâhip çıktığı ve darbeye dur dediğini söylemek isterdim; ama maalesef gerçek bu değil… Belirli bir kesim, darbenin başarısızlığı karşısında timsah gözyaşları dökmeye başladı. Ayrıca, darbeden aylar önce 27 Mayıs tarzı bir darbenin gündemde olduğunu yazan ve söyleyen ünlü akademisyenleri ve gazetecileri de gözden uzak tutmamak gerekir. Sincap neslinin tükenmesine karşı bile bildiri yayınlayan; her fırsatta sokaklara çıkan “bazı”larının hâlâ bir darbe karşıtı bildiri bile yayınlamamış olmaları; tarihçiler tarafından kayıt altına alınmıştır; eminim.
 
Son otuz yıldan beri her fırsatta, “Darbe olursa tankın üzerine çıkarım” diyen ‘aydınlar’ın, her zaman yaptıkları gibi, sosyal medyada tankın üzerindeki fotoğraflarını paylaşmalarını ise, sabırsızlıkla bekliyoruz. Açıklığa kavuşturmak lazım, ‘utangaç darbeciler’in son 30-35 yıldan beri, “Darbe olursa, tankın üzerine çıkarım” diye demeç vermelerini herhalde hepimiz hatırlarız. Ünlü gazeteciler, politikacılar, üniversite hocaları, sanatçılar, edebiyatçılar; bunların hangisinin, Gezi olaylarında olduğu gibi, tankın üzerine çıktığının fotoğrafını gördük? Çünkü karşı değiller. Gönüllerinden geçen şey, darbenin başarılı olmasıydı.
 
Bu kişilerin gördükleri manzara şudur: O insanların sokakta tankların altına yatması, onların gözünde şöyle bir formülü gösteriyor. Tırnak içinde söyleyeceğim, yanlış anlaşılmasın, onların gözünden söyleyeceğim; “Türkiye’de gericiler, dinciler ilerici hareketi önledi. Memlekete bu şekilde faşizmi getirecekler.” Yazılarına bakın… Darbenin hemen ertesinden itibaren bunu yazmaya başladılar. İşin psikolojik havası daha bitmedi, ilerleyen günlerde daha sık söylenecek.
 
***
 
Ayça Örer: İlk darbe 27 Mayıs olarak bilinse de, siz “tespit ettiğim ilk tarih 1946” diyorsunuz. Darbe geleneği nasıl başladı?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Belki bazıları için çok şaşırtıcı olacak ama orduda ilk cunta faaliyeti –tabii bilebildiğimiz kadarıyla- meşhur hileli 46 seçiminden hemen sonra başladı. O zaman da, tıpkı 1908’de olduğu gibi, yine genç subaylar harekete geçtiler. Fakat onların tepkisi, o zamanki CHP ve İnönü iktidarına idi. Yani darbeciler esas olarak DP muhalefetinin yanındaydılar! İlk kurulan cuntanın amacı, bir dahaki seçimde, yani 1950’de de eğer CHP yine hile yapar, hatta seçimi kaybetmesine rağmen, iktidarı devretmezse, bu defa darbeyle devrilmesini sağlamaktı. Yani ilk ordu darbesi aslında CHP’ye karşı yapılacaktı o zaman! Bunu pek kimse bilmiyor; öğrenince de şaşırıyorlar. Pek de beklenmedik bir tepki gibi geliyor bu… Ama o zamanki siyasal atmosfer böyleydi.
 
Bu cuntaya ne oldu diye soracak olursanız; 50 seçimleri kazasız belasız bitince, kendiliğinden dağıldı. Ama seçim gecesi CHP’nin seçimi kaybettiğinin anlaşılması üzerine her ihtimale karşı tetikteydiler. Gerisini onların anılarından öğrenmek mümkündür: Abdi İpekçi ile Ömer Sâmi Coşar’ın birlikte yazdıkları İhtilâlin İçyüzü’ne göre, 1950 seçimlerine az bir zaman kala, ordu içinde bir grup subay, DP’ye de görüş ve düşüncelerini ve hatta hazırlıklarını anlatmanın yararlı olacağını düşünmüş olmalılar ki, bu türden bir girişimde bulunmuşlardı. Amaç, DP’nin cesaretini artırmaktı.
 
Aynı subay grubunun, kendi üyeleri arasından bazı isimlerin DP listesinden milletvekili adayı olması gerektiği sonucuna vardıkları görülüyor. Amaç, Meclise girmek ve grubun görüşlerini ifade etmekti. DP iktidar olduğu takdirde düşündüklerinin uygulanması da söz konusu olabilirdi. Bu aşamada, Ankara’da Askerî Temyiz Mahkemesi İkinci Başkanlığı’na atanmış olan Korgeneral Fahri Belen ile Cemâl Yıldırım yeniden görüşmüşlerdi.
 
Ama asıl önemli temas, Fahri Belen’in Celâl Bayar ile görüşmesiydi. Cemâl Yıldırım’ın tanıdığı olan İş Bankası Müdürü Salâhattin Güvendiren aracılığı ile Yusuf Ziyâ Öniş’in evinde bu görüşme gerçekleşmişti. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kurulan MBK üyesi Orhan Erkanlı da, anılarında, seçimlerden hemen önce ve sonra, Bayar ve arkadaşları ile subaylar arasında yapılan görüşmelerden söz ediyor. Benzer bir öyküyü Sıtkı Ulay da doğruluyor. Ulay, anılarında, ‘46 seçiminin büyük bir hayal kırıklığı yarattığını yazıyor. “Fiilen olmasa da, bu partiye [DP’ye] az çok gönül bağlamış”lardı. Seçimlerden sonra, “liderleri ile, her türlü yasaklara rağmen, İstanbul’da Selânik Bankası’nda temaslar aranmış, desteklerinde olduğumuz haberleri ulaştırılmıştı. “Arkadaşlar adına bu temas görevini sayın Cemâl Yıldırım yapmıştı. Bayar’ın yakını olan Selânik Bankası müdürlerinden Bay Salâhattin Güvendiren [görüşmeye] aracılık ediyordu.
 
Bayar, ‘1950’de müdahale olursa, yapacağınız ihtilâlde, ben de emrinizde bir nefer olurum’ diyordu.” Öyküler birbirini tamamlıyor. Belki yine şaşırtıcı gelecek; ama bu cuntanın bazı isimleri, seçimden önce ordudan istifa ederek DP listesinden seçime katılmışlar ve milletvekili de seçilmişlerdi! Dahası ilk DP hükümetine de bakan olarak girdiler! Son şaşırtıcı noktaya gelince; bazı isimler de 27 Mayıs darbesinin içinde yer aldılar. İyice şaşıranlar için hemen söyleyeyim; aradan geçen on yılda herşey çok değişmişti!
 
***
 
Ayça Örer: Darbeyi reddetmek, askere karşı çıkmak darbeler tarihi açısından da Türkiye’deki toplumsal eğilim açısından da alışılmadık bir örnek. Bu açıdan, 15 Temmuz’da sizce ne değişti de insanlar darbeye karşı bir duruş sergileyebildi?
 
Prof. Dr. Cemil Koçak: Toplumun tarihsel tecrübesi ve birikimi; geçmiş darbelerin sonuçlarını yaşamış olması; toplumun önemli bir kesiminde politik ve ideolojik formasyonun yoğunlaşmaya başlaması; elbette çok önemli gelişmeler. Ama siyasî liderlik, bence darbenin önlenmesinde kilit önemdedir. O geceye kadar siyasî liderler kendilerine yönelik darbelere karşı toplumun bu canlı kesiminin desteğini sağlamak için hiçbir girişimde bulunmamışlardı. Bunun nedeni açık; çünkü böylesine bir beklentileri de yoktu sanırım; muhtemelen de haklıydılar.
 
27 Mayıs sonrasında Yassıada mahkemesinin idam kararlarına ve idamlara karşı Aydın’da bile hiç olmazsa bir günlüğüne dükkân kapatılması yönündeki girişimlerin nasıl hayal kırıklığı ile sona erdiği hatırlanacak olursa eğer. Bu bakımdan siyasî liderliğin toplumun bu kesimiyle olan bütünleşmesidir ki, darbenin önündeki en güçlü engel olmuştur. Bu tecrübeden sonra darbeye teşebbüs edecek olanların, en azından bu “model”den de kendilerince “ders” çıkarmaları gerekir.
 
Kaynak: gercekhayat.com
 
Cherkessia.net, 16 Temmuz 2017
 

Bu haber toplam 3147 defa okundu.


M.Zeki Ungir

Cemik Koçak hocanın 2016 basımı 'Darbeler Tarihi' kitabını öneririm.

17 Temmuz 2017 Pazartesi Saat 16:39
Erol Şıklaroğlu

Aydınlarımız toplumu demokrasiye yönlenditemefiği için toplum kendidini sürükleyen akımlara kolayca kspılıyor.Götevini yapmayan yapamayan aydında işin kolayını seçip toplumu sorumlu ve suçlu tutuyor.

Aydınları gerçekten aydın olarak topluma katkı sunduğu demokrasilerde, vatandaş darbeyi yaşamak şurda dursun darbenin ne olduğunu bilemez.

16 Temmuz 2017 Pazar Saat 16:48
vahiterdo

Vahit Erdo
16 Temmuz 2016
Bu darbeyi planlıyanlar AKP-TSK ittifakını bilmiyorlardı yada çaresizlikten kırmak için eylem yaptılar, TSK nın ana unsuru kemalist subay ve generallerin onayı veya bizzat yönetmedikleri ve dış desteği olmayan bir darbenin başarılı olamayacağını acı bir şekilde öğrendiler,,,,

AKP-TSK ittifakı PKK nın tam tasfiyesine yöneliktir, dolayısıyla bu ittifakın ömrü kısa olacaktır, Türkiye kendi iç demokratik dinamikleri ile A.B. standartlarında ileri bir düzene evrilemesse , yeni darbelere gebedir,,,, en ilginci sabahtan beri RUSYA devlet 1. kanalı Türkiye darbe haberlerini naklen anında tercüme veriyor, neden bu ilgi, çünkü ;Rusyanın içindeki darbe heveslilerini kalkışırsanız sonunuz böyle olacak diye mesaj veriyor kendi toplumuna güç gösterisi yapıyor, aynı zamanda Kafkasya yoğun infazlara hız veriyor.,,, ancak nafile ,,, her ne yapsan varacağız emelimize . selamlar

16 Temmuz 2017 Pazar Saat 16:07
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net