Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Tarihi Bir Yalanın Romanı “Son Ubıh”
27 Haziran 2017 Salı Saat 21:16
Edebiyatçının hayal kurmaya hakkı vardır, yalan söylemeye değil. Yazının insanın yaşam süresiyle kıyaslandığında ölümsüz oluşu edebiyatçıların yalanını tarihçilerin yalanları kadar affedilmez kılmaktadır. Çünkü tarihsel olayları eserine konu eden edebiyatçı, okuyucuya estetik tatlar sunmanın yanında tarihe de ışık tutma sorumluluğu altındadır.
 
Ve yazık ki tarih kitapları da, geleceğe yönelik ütopya kurguları da yazın sanatı da içeriğinden ayıklanması gereken martavallarla, palavralarla, yalanlarla dolu. Yalancılar ölüyor ama yalanları günah işlemeye devam ediyor. Salt gerçek değildir edebiyatın konusu. Hayal, hülya ve kurgu da edebiyatın asli kaynağıdır…

 
1990 yılıydı sanırım. O vakitler üç yıl sonra Abhazya’da yitireceğimizi bilmediğim fakat her haliyle ulusal sorumluluğunun ayrımında olduğunu sergileyen bir Abhaz genci, Bahadır Özbağ tavsiye etmişti Bagrat Şınkuba’nın Son Ubıh adlı eserini. Soyumuzun yaşadığı talihsiz savaş ve sürgün sürecinin romanıydı bu. On altı yaşımın tüm duygusallığıyla okuyup bir çok yerinde içim öfke dolarak bitirmiştim bu romanı ve tarihi gerçekleri gün ışığına çıkardığını iddia eden bu eseri inandırıcı bulmuştum…
 
 
Önce yazar Bagrat Şınkuba…
 
Abhaz edebiyatının önemli isimlerinden. Aynı zamanda Abhaz Cumhurbaşkanlığı görevi de yapmış bir yazar, halk bilimci ve şair. Özellikle bir çok dile çevrilen “Son Ubıh” adlı eseriyle adını duyurmuş ve Türkiye’de de kabul görmüş bir edebiyatçı ve halk bilimcidir. Söz konusu eserin başında yazar, kitabın metninin Förah Koazba adlı bir Abhaz gencinin notlarından oluştuğunu yazmakta.
 
Förah 36 yaşındayken İtalya’da partizan gençlerle birlikte faşistlere karşı vuruşurken ölür. Annesine emanet ettiği notları ölümünün ardından ortaya çıkar ve yazar kendi ifadesine göre bu notlarda okumakta güçlük çektiği birkaç nokta dışında değişiklik yapmaz ve yayınlar. Eser üç ciltten oluşuyor birinci cildin konusu sürgün öncesi Kafkasya’da geçiyor, ikinci ve üçüncü cilt Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine savrulan Ubıkh halkının eriyişini ve dramını dile getiriyor. Yazar Hayri Ersoy tarafından Abhazca’dan Türkçe’ye çevrilen ikinci kitap Nart Yayıncılık tarafından yayımlanmış.
 
Zavurkan Zolak adlı bir Ubıkh’ın sürgün ve sonrasına dair anlatılarını içeren kitabın yazıldığı dönem itibariyle politik bazı kaygılarla ele alındığı son derece aşikar. Öyle ki Ubıkh halkının trajedisinin göçle birlikte başladığı dile getiriliyor ve bu soykırım niteliği daha ağır basan zorunlu göçün müsebbibi olan Çarlık yönetimine ve onların emperyalist uygulamalarına değinilmeden sürüp gidiyor.
 
Kitabı okuduğum ilk günlerde de tekrar ele aldığım diğer dönemlerde de üzerimde bıraktığı etki, bu halkın yok oluşunun tamamen Osmanlı politikaları neticesinde ortaya çıkmış bir trajedi olduğu yönündeydi. Daha sonra ulaştığım bilgiler kitabın konusunun gerçek olmadığını ortaya koyunca bu kanının yanlışlığı ya da eksikliği de su yüzüne çıkmış oldu.
 
Bir çok tarihi kasıt, coğrafi bilgisizlik ve mantık hatası içeren kitabın bütün yanlışlarının irdelenmesi durumunda kitabın asıl metninden daha geniş hacimli bir başka kitap ortaya çıkabileceği için bu yazıda sadece gölgeli birkaç tarihi şahsa dair veriler ortaya konacaktır. Kitapta son derece olumsuz bir tip olarak sunulan ve Alow-ipa Şardın adıyla tanıtılan bir Ubıkh asilzadesi halkını rütbe ve makam için satar. Kız kardeşi Şanda Sultan Abdülaziz’le evlenir ve Elmas adını alır. Alow-ipa Şardın bu evliliğin kendisine sağladığı nüfuzla orduda rütbe alır ve halkını unutur.
 
Sultan Abdülaziz meşrutiyet taraftarlarınca tahttan indirilince eşi Şanda intihar eder ve Alow-ipa Şardın’a işkence yapılır. Bir yolunu bulup kurtulan Şardın Mithat Paşa’nın konağını basar, Hüseyin Avni Paşa ve şeriklerini katleder. Kendisi de bir süngünün ucunda can verir. Bu olaydan sonra Osmanlı ülkesindeki Ubıkhlar sürgün edilip yok olurlar.
 
Kitapta bu şekilde anlatılan olay Osmanlı tarihinde Çerkes Hasan vakası olarak adlandırılır ve meşrutiyet hareketiyle ilgisinden dolayı bir çok tarihçi ve yazar tarafından inceleme konusu yapılmıştır. Olayın Çerkes tarihi açısından taşıdığı önem ise maalesef dikkatten kaçmıştır. Kitapta çıkar uğruna halkını unutan bir hain olarak sunulan Alow-ipa Şardın Çerkes Hasan’dır. Kız kardeşi Şanda ise Sultan Abdülaziz’in eşi Neşerek Sultan’dır. Peki kimdir bu Çerkes Hasan ve Neşerek Sultan? Saraya nasıl gelmişlerdir ve Ubıkh halkıyla ilgileri nedir? Tüm bunlar bir dizi tesadüf sonucu açıklık kazanmıştır.
 
Kafkas Vakfı tarafından çevirisi basılan J. Bell’in “Çerkesya’dan Savaş Mektupları” adlı eserinde Vordezoukue Dzepş (1) adlı bir Ubıkh asilzadesinden bahsedilmekte ve onun işgalci Rus güçlerine karşı Çerkesler’in verdiği savaşta ne derece önemli bir yeri olduğu anlatılmaktadır. Vordezoukue’nun oğlu Dzepş Barakay Ismail Bey’den ise Fonvıll’in “Çerkesya Bağımsızlık Savaşı” adlı eserinde bahsedilmektedir. Fonvıll’i İstanbul’dan Kafkasya’ya götüren, onu evinde misafir eden ve rehberlik yapan kişi Ismail Bey’dir. Kızı Neşerek Sultan Abdülaziz’in eşidir ve sarayda çok seçkin bir yeri vardır. Oğlu Hasan Bey ise Fonvill’in anlattığına göre Vardan Vadisi’nde bir Çerkes beyine Pur olarak verilmiştir. Kitabında onun baba ocağına dönüş törenleri anlatılır. Hasan Bey 1863’te yedi-sekiz yaşlarındadır ve Kafkasya’dadır. Osmanlı tarihçileri onun 1859’da Osmanlı topraklarında doğduğunu yazar.
 
1859’da Çerkes kurultayı tarafından Hasan Huşt önderliğinde bir heyet İstanbul’a gönderildi. Bu heyetten dört zat İstanbul’da kaldı. Bunlar Şapsığ temsilcisi Huşt Hasan, Nathuaç temsilcisi Güstanokue İsmail, Abzah temsilcisi Barasbiy Hacı Hajbek ve Ubıkhların temsilcisi Zevş Barakay İsmail Bey’di. Bu ziyaret sonrasında İsmail Bey’e Trakya’dan geniş araziler ihsan edilmiş ve muhtemelen bu sırada kızı Neşerek, Sultan Abdülaziz’in annesinin isteği üzerine sarayda kalmış ve padişahla evlendirilmiştir. Fakat İsmail Bey’in memleketiyle ilişkileri sürmektedir. Diplomatik girişimler içerisindedir. 1862’de Çerkesya sorununu anlatmak üzere Paris’i ziyaret eden heyetin başkanlığını yapar ve Vitold Czartorysky refakatinde Londra’ya geçer.
 
Avrupa’da halkının verdiği ümitsiz savaş için destek arar ve bir çok çevreden bu konuda söz alır. 1864 sonrası yenilginin kesinleşmesi üzerine İstanbul’a gelir ve Istablı Amire ( Saray Atları ) bölümünde çalışır kısa bir süre Büyük Çekmece Kaymakamlığı yapar ve en sonunda ailesinin ve maiyetinin yerleştiği Silivri’ye döner. Oğlu Hasan Bey de eniştesi Abdülaziz tarafından yetiştirilir kendisine subaylık rütbesi verilir.
 
Biniciliği ve zekiliğiyle dikkat çeken Hasan Bey yetişmesi konusunda verilen emeği boşa çıkarmaz ve tüm İstanbul’da tanınan namlı biri olur. 1876 yılında Jön Türkler hareketi tarafından Yıldız Sarayı basılır, padişah tahttan indirilir. Baskın esnasında padişah hanımları taciz edilir ve güzelliğiyle tanınan Neşerek Sultan’ın yüzü boynunda altın taşıdığı gerekçesiyle açılır ve yağmur altında Üsküdar’a geçmek üzere kayığa bindirilir. Bu hali gururuna yediremeyen Hanım Sultan birkaç gün içinde vefat eder. Sultan Abdülaziz’e olan garazıyla tanınan ve “kinim dinimdir” diyen Hüseyin Avni Paşa ve kumpanyası bu fırsatı değerlendirip padişahı intihar süsü vererek öldürür. Kahve ocağına cenazesini atarlar. Oğlunun cesedi üzerine kapanan annesi hakaretlere uğrar, hatta kulakları kesilerek küpeleri alınır.
 
Eniştesi ve ablasının ölümünü hazmedemeyen Çerkes Hasan Mithat Paşa’nın Beyazıt’taki konağını basar ve Hüseyin Avni Paşa ile Hariciye Nazırı Reşit Paşa’nın da aralarında olduğu devlet adamlarından altı kişiyi öldürür. Askeri mahkemede yargılanan Hasan Bey olaydan iki gün sonra Beyazıt Meydanı’ndaki bir dut ağacına asılarak cezası infaz edilir. (18 Haziran 1876) Onun idamı tüm İstanbul’da geniş yankı uyandırır ve adına şarkılar söylenir, ağıtlar yakılır. Çünkü haksız bir kalkışmanın mağdurlarının intikamını almıştır Hasan Bey. Onun için söylenen bir şarkı halkın bu mert adama duyduğu sevgiyi ortaya koyması açısından kayda değerdir.
 
Aksaray’dan kar geliyor,
Ben sandım ki yar geliyor.
 
Çıktım baktım pencereye
Çerkes Hasan can veriyor.
 
Beyazıt’tır meydan yeri,
Hanımların seyran yeri
 
Çerkes Hasan’ı astılar
Sol yanında ferman yeri.
 
Babası İsmail Bey’in Silivri Piri Mehmet Paşa Camii haziresindeki mezar taşı kitabesi şu şekildedir:
“Müddet-i ömrünü gaza ve cihada vakfedip, Çerkezistan’ın düşman eline geçtiği zaman kabail-i Çerakesenin hicretleri esbabı istihsale sarf-ı mikdar eylemiş ve taallükati için Alipaşa kariyesini teşkile ve Büyük Çekmece kaymakamlığında hüsnü memuriyete muvaffak olmuş olan Istabl-i Amire payelülerinden Ubıkh kabilesi ümerasından Zevş Burakzade Gazi Ismail Bey’in ve civarında medfun harem ve evlad ü akrabaları ervahı için rızaen lillahil Fatiha… 1292”
 
Halkımızın verdiği ölüm kalım savaşının adı yad edilmeyen kahramanlarından olan İsmail Bey’in oğlu Hasan Bey Edirnekapı Şehitliği’nde yatıyor ve baş ucunda “Meşahir-i ümera ve guzat-ı Çerakese’den Zevş Barakayzade Ismail Bey’in mahdumu olup Mekteb-i fünun-u Harbiye’de ikmal-i tahsil eyleyerek kolağalık rütbesini ihraz eylemiş iken genç yaşında veliyyü nimeti uğruna feda-yı can eyleyen merhum ve mağfur Çerkes Hasan Beyin ruhu için Fatiha. 1293 ” yazıyor.
 
Yazık ki onurla yaşamış, onuru için yurdunu terk etmiş ve yeni yurtlarında baş tacı edilmiş bu aile Şınkuba’nın “Son Ubıkh” adlı eserinde çok farklı bir tarzda sunuluyor. Dolayısıyla Ubıkhlar’ın Türkiye’ye göçü ve burada yaşadıkları da saptırılarak anlatılıyor.
 
Politik kaygılarla kaleme alınmış ve tarihin zalim dediklerine mazlum, onurlu dediklerine onursuz diyen bu kitap bu gün yeni neslin hafızasında da yanlış kanılar oluşturuyor, yanlış sonuçlara vardırıyor.
 
Zevş ailesi halen Silivri’de yaşıyor ve dedelerine ihsan edilen arazinin kırk üç bin dönümünü ellerinde tutuyor. Bugün onlar için Ubıkh olmak fazla bir şey ifade etmese de kendilerine bir soydaşlarının yazdığı kitapta yakıştırılan çirkin ithamları hak etmiyorlar.
 
 
Hulusi ÜSTÜN, 15 Ocak 2013
 
1- Dzepsh, Zevsh, Zeühö yazılımları bu aile isminin çeşitli dillerdeki yazılımlarıdır.
 
2- Konuyla ilgili bilgisine başvurduğum saygıdeğer büyüğüm Sefer BERZEG Beyefendiye şükranlarla…
 
 
Cherkessia.net, 27 Haziran 2017
 

Bu haber toplam 2814 defa okundu.


hapi cevdet yıldız

Maalesef tarihimizi bilmediğimiz, bildiklerimiz de çoğunca başkalarından aktarma olduğu için yanlışlıklar dizboyu.

Bagrat Şınkuba'nın "Son Ubıh" romanı da farklı değil. Bir kere isim yanlış, Ubıh/Ubikh, vs Rusçadan batı dillerine, oradan da Türkçeye aktarma. Özgünü "Vıbıh" - "убых". Rusça yazılışı "убых", okunuşu "Ubıkh", aktarmalar Rusçadan.

Çerkes alfabesinde "y" harfi Rusçadaki "u" biçimde değil, "vı" olarak okunur. Dolayısıyla, aslında "уыбых" olması gereken terim, dediğimiz gibi "ы" sesi "vı" (y) sesi içinde kaldığı için yazılmaz. Bu bir.

İkincisi Vıbıhlar 1861'de Şapsığ ve Abzahlarla birlik kurmuşlardı. Abhaz etkeni nereden çıkartılıyor? Abhazlar o sıralar Rusya yurttaşı idiler.

Üçüncüsü kişi halkımız yararına birşeyler yapmışsa bizim için değerlidir. Gerisi tali kalır. Saygılar.

02 Temmuz 2017 Pazar Saat 19:02
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net