Ana Menü

Dokümanlar

Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çağ- İnsan - Dönem
02 Temmuz 2010 Cuma Saat 22:00
Böylesine önemli bir bilimsel derginin dilimiz Adıgece ile yayınlanmakta olmasının değeri ise, tartışılmaz.

"Psatl" ('Söz'-bilimsel dergi), yeni bir sayfa açıyor. Sayfaya "Çağ.İnsan.Ulus" (Лъэхъаныр. ЦIыфыр.Лъэпкъыр) adını verdik. Belli dönemlerde Adıge ulusunun başına gelmiş olan olaylara ilişkin anı yazılarını yayınlamaya  karar verdik. Bir kişi, bir aile ya da bir soy ailesinin (лIакъо) yaşamı, bir köyde, bir yörede yaşanmış olan dikkat çekici herhangi bir olay, tek bir damlacık da olsa, ulusun yaşamı ile bağlantılı ise, Adıge'nin bugününe, dününe ve yarınına ışık tutuyorsa, o yazı dergimizin ilgileri kapsamında yer alacaktır.
 
***

"Psatl" (Söz) dergisinin bu sayısında ilk kez yayınladığımız yazı, Merzan Nurbıy tarafından bize gönderildi. Merzan bir biyoloji/genetik profesörü, Rusya Tarım Akademisi'ne bağlı Hayvancılık Enstitüsü'nde (НИИ) çalışıyor. Genetik, biyoteknoloji ve hayvan fizyolojisi üzerine 5 kitabı ve 242 makalesi yayınlanmış. Merzan Nurbıy'ın şu an eğittiği 15 doktora öğrencisi, doktorasını vermiş 3 de öğrencisi var. Macaristan, Polonya, Finlandiya, Fransa ve ABD'nde düzenlenen bilimsel kongrelere sık sık çağrılan ve katılan bir biliminsanı. Kazakistan, Moldova, Bangladeş ve İran için uzman kişiler yetiştirdi. Moskova'daki Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi (РУДН), Ukrayna Grek Dernekleri Federasyonu (ФГОУ)  ve Moskova Devlet Akademisi Veteriner Hekimliği (МГАВМ)  Bölümünde veterinerlik ve biyoteknik üzerine Devlet Akademisi'nden verilen mastır ve diplomaları yazdırıyor.
 
Bilimsel başarıları nedeniyle 2002'de bilim ve teknik alanında Rusya Devlet Ödülü'ne layık bulundu. Merzan Nurbıy Krasnodar Kray'ın Uspensk rayonuna bağlı Şhaşefıj köyü doğumlu ve şimdi ailece Moskova'da yaşıyor. Eşi Lide, Gume ailesinden, St.Petersburg'daki Teknoloji Enstitüsü mezunu. İki kızı var, Saide, Moskova'daki Veterinerlik ve Biyoteknoloji Devlet Akademisi'nde okuyor, küçük kızı Asyet ise lise öğrencisi.
 
Merzan Nurbıy Adıgece "Psatl" dergisinin yayınlandığını duyduğunda, "Psatl" dergisinin o zamanki son sayısını, yani 3 (7) sayısını geçen yaz almıştı. Böylece Rusya genelinde ünlenmiş olan bu soydaşımız ile ilişki kurmuş olduk. Kendisinden genetik üzerine  bir sorumuza yanıt vermesini istemiştik. Bunu bize daha sonra gönderecek. Şimdi yayınlamış olduğumuz bu yazısında Merzan, Adıgelerin yakın geçmişine ve geleceğine ilişkin kaygı ve düşüncelerini dile getiriyor.
 
Psatl Yayın Kurulu
 
 
"Ben De Dağılmış Ulusun Bir Damlasıyım" 
“Psatl” dergisinin beni ne denli sevindirmiş olduğunu size söylemek isterim. Böylesine önemli bir bilimsel derginin dilimiz Adıgece ile yayınlanmakta olmasının değeri ise, tartışılmaz. Anladığım kadarıyla dergi Adıge ulusunun dünü, bugünü ve yarını üzerine yoğunlaşmış bulunuyor. Ben de aynı sorunlar konusunda kaygılıyım. Değişik ülkelerde yaşayan soydaşlarımızın internet yazılarını izlemeye çalışıyorum. Ancak dış ülkelerde yaşayan yazarlar anayurtta kalmış olan Adıgelerin tarihini pek bilmiyorlar, dahası hiçbir şey bilmiyorlar da diyebiliriz. Yazdıkları şeyler, çoğunlukla anayurt dışındaki Adıgelerin yaşamı üzerine. Bunların da çoğu insanın içini burkan şeyler.
 
Tarihçilerimize ve gazete yazarlarına teşekkür ediyorum. Onların sayesinde biz Anayurt Adıgeleri olarak, dış ülkelerde yaşayan Adıgelerin tarihini de daha yakından öğrenme olanağına elde ettik.
 
Bugün Adıgeler 45-50 ülkeye dağılmış durumdalar. Bir arkadaşım Nikaragua’da bir gençle tanışmasını anlatmıştı. Bu gencin dedesi Adıge imiş. Çocuk dedesinin Nikaragua’ya nasıl gelmiş olduğunu bilmiyor, ancak onun yardımıyla Moskova’ya gelip tıp öğrenimi gördü, Karaçay-Çerkesyalı bir Adıge kızı ile de evlenip Nikaragua’ya döndü. Demek istediğim,soydaşlarımızın yaşamakta oldukları ülkeleri henüz tam belirleyebilmiş  değiliz.
 
Ne denli zor olsa da, Adıgeler yerleştikleri ülkelerin halkları ile kaynaştılar, uyum sağladılar ve kendilerini topluma kabul ettirdiler.
 
Birçok kişi bilmez ama biz anayurdunda kalmış olan Adıgeler olarak,başka bir kültür, başka bir yaşam biçimi ve başka bir dille (-Ruslar ve Rusça ile-) birlikte yaşamak durumunda kaldık. Örneğin, bizim dede ve ninelerimiz Rusça’yı hiç bilmezlerdi. Yine de bizi boyunduruk (egemenlik) altına almış olan ulusun terkisinde/yedeğinde yaşamak durumunda kalmıştık. O geçmiş dönemin, öyle sıradan bir dönem olmadığına inanmanızı da isterim.
 
Birinci Dünya Savaşı, kıtlık yılları, toplum yaşamının alt üst olması, Bolşevik devrimi, onları izleyen iç savaş. Kardeşler, akrabalar, dahası baba ile oğul karşı karşıya gelebildiler, karşı saflarda çapışma durumları yaşandı…köylülerimiz katledilmeye…Adıge köyleri kimi zaman “beyazorducu” (-karşıdevrimci-), kimi zaman da “kızıl” (-devrimci,Bolşevik-) denerek hedef alındılar. Ardından “dekulakizasyon” (zengin köylü sınıfını tasfiye) hareketi başlatıldı. Aileler, çoluk çocuk, ev ve barklarına el konarak köylerden toplanmaya, sürülmeye başlandı. Bazıları akrabalarına sığınıyordu, akrabası olmayanlar da terk edilmiş, insan ayağı basmayan kıyı-köşelere kaçıyor, oralarda barınmaya çalışıyorlardı.
 
Dedem Pşıvınel’ Mos’un anlattığına göre, 1930’lu yıllarda (-kolhozların kuruluşu döneminde-) köyümüz Şhaşefıj nüfusunun yarısı kıtlık nedeniyle kırılmıştı. İlkin tek ineği bile kalmamış olanlar ölmüşlerdi.
 
Kolhozlaşma dönemi başlarında insanlar gece gündüz denmeden toprakta çalıştırılmaya başlandı. Adıge köylerinde sert yöntemler kullanılarak domuz çiftlikleri kuruluyordu. Köyümüzde bir hayvan ağılı bulunuyor, buraya günümüze değin domuz ağılı denerek gelinmiştir. 1917 sonrasında buraya bir domuz sürüsü ve domuz çobanları gönderilmişti. Ancak köylülerimiz domuz çiftliğinde çalışmayı reddetmişlerdi. Müslümanlar için  domuz haram olan bir hayvandı, çiftlik bakımsız kaldı, sonunda domuzlar et kombinasına, kesime gönderildiler.
 
1930’larda resmi görevliler evleri ve ambarları tek tek aramaya, tek bir mısır somağına değin buldukları her şeyi götürmeye, çocukları aç bırakma pahasına her şeyi almaya, yağmalamaya başladılar.
 
Birinin evinde saklanmış bir avuç buğday bulunacak olursa, o kişinin ya dikkati çekiliyor, süreli bir ceza veriliyor ya da o aile köyden alınıp götürülüyordu. O kişinin adı toplum paraziti, asalak olarak yaftalanıyor, o kişi boğaz tokluğuna çalıştırılıyordu. Böylesine zor koşullarda çalıştırılan insanlar  vardı.
 
Yejov’un (*)  döneminde köyümüzde tek bir erkek kişi bile kalmamıştı. Bu erkeklerin aileleri “halk düşmanları” olarak yaftalanmışlardı. O ailelerin çocukları ve akrabaları yıllar boyunca “cezalı işlemi” görmüşler, parti üyeliğine ve devlet görevlerine (memuriyete)  alınmamışlardı.
 
Dedem Yunıs, o sıralar Türk casusu olmakla suçlanarak tutuklanmıştı. Tanık diye, bir berberi Koşhabl köyünden (Adıgey’de) mahkemeye getirmişlerdi. Dedem ağır hastaydı, yataktan kaldırılıp arabaya yatırıldı, her biri henüz çok küçük olan üç cocuğu babasız bırakılarak köyden alınıp götürüldü. İlginç rastlantı ya, Koşhabl’den getirilen o yalancı tanık da, sonunda Yermelhabl (Armavir) hapishanesine düştü. Dedemin ranzasının başında bir hafta boyunca gözyaşı dökerek bağışlanması için yalvarmıştı. Ardından aklını oynatıp öldü. Dedem de aynı cezaevinde yaşama veda etti. Bunları bize dedemin hapishane arkadaşı Mamsır Ketam anlatmıştı.
 
“Stalinizm” denen o korkunç yıllarda babamın saygın arkadaşları, eğitimli insanlar, öğretmen Pşıvınel’ Ç’ışmay ile Sihu Seferbıy kurbanlar,can verenler arasına katılmışlardı. Bugün bu insanların ulusumuz için örnek ve gerçekçi çalışmalarda bulunmuş tertemiz insanlar olduklarını  biliyoruz.
 
İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımını yaşamayan tek bir aile Rusya’da yoktur.Köyümüz Şhaşefıj ile komşu Adıge köyü Beçmızaye’den askere götürülenlerin yarısı geri dönmedi.
 
Köylülerimiz savaş sonrasının kıtlık ve acılarını, yasını da yaşadılar.Anne tarafından dedem Pşıvınel’ Kanşav’ın anlattığına göre, ispiyon ve ihbar sonucu ölenlerin sayısı, kıtlık sonucu ölmüş olanlardan daha az değildi, bu kişiler ya hapse konulmuşlardı ya da Sibirya’ya sürgüne gönderilmişlerdi. Oralardan sağ dönebilenler tek tük idi,onlar da güçsüz ve yarım insana dönüşmüşlerdi. Dilini tutamayanlar ve fıkra anlatanlar bile tutuklanıyorlardı. Anne ve babalar, nineler ve dedeler çocuklarının yanında konuşmaktan  korkar olmuşlardı. Aile geçmişlerine ve soylarına ilişkin bilgilerin az olması da bu yüzdendir.
 
Yine de şaşırdığım şey, ne denli zor koşullar içinde yaşamış olsalar da, dedelerimiz Adıge olduklarını asla unutmadılar, onurlu ve yiğitlikle dolu bir yaşam sürdürdüler.
 
Sırası gelmişken örnek kişilerin adlarını da anımsatmak isterim: Hatıv Yusıf, Pşvınel’ Ayub, Pşıvınel’ Mos, Veğurlı Humer, Tıme Yahya, Deyleko Yahya, Veğurlı İsmahil, Tleçe Ramazan, Mamjıye Dust, Mamjıye Yusıf, Deyleko Mos ve daha başkaları. Şhaşefıj köyünden üç Sosyalist Emek Kahramanı çıktı: Deyleko Alıy, Cantemır Minas ve Biram Mos. Köylüm ünlü yazar Meşbaşe İshak, Rusya kıdemli öğretmeni Tıme Aslan ve genç şarkıcı Tleçe Albert (ki Beçmızaye’den) ile gurur duyuyorum. Köylülerimin başarı haberlerini duydukça dünyalar benim oluyor, seviniyorum. Nereye giderlerse gitsinler köylülerim kimliklerini korumasını biliyorlar. Örneğin, iki yerel sözcük kimlerin Şhaşefıj köylü olup olmadıklarını anlaman için yeterli: Diğer Adıgelerden farklı olarak, Şhaşefıjlılar  domatese “pomidor” demez ‘petlecen’ (пэлъэджэн), çatala “tsatse” demez, ‘şental’ (щэнтал) derler.
 
Köyümüzde her bir Adıge topluluğundan en az bir aile yaşıyor. Ayrıca Adıge Ermenileri  (çerkesgaylar/черкесгайхэр), Adıgeleşmiş Türkler ve Kumuklar da yaşıyorlar.
 
Bugünkü yaşamımız inanılmayacak denli bir değişime uğradı. Ancak iyi ile birlikte kötü de geldi: Madde bağımlılığı, uyuşturucu felaketi Adıge köylerine de sıçradı. Bu yüzden gençlerimiz vakitsiz gidiyor, genç yaşta ölüp yitiyorlar. Bu da ulusumuz adına bir kayıp, bir yitim oluyor. Gerçekten bu, büyük bir üzüntü ve kaygı nedeni. Köyde yapacak iş kalmadığı için gençlerimiz köylerinden ayrılıyor, kopuyor, köylerde genç nüfus kalmamış gibi. Birçok ev metruk, terk edilmiş halde.Bütün bunlara üzülmemek ve gelecek adına kaygı duymamak elde değil.
 
Bunları ne diye yazıyorum ki? Dış ülkelerde yaşayan soydaşlarımıza anayurtta kalmış olan Çerkes kardeşlerinin de az çile çekmemiş olduklarını duyurmak için yazıyorum. Binbir güçlük içinde bugünlere gelebildik. 20 yıl önce rüyamızda bile göremeyeceğimiz çok şeye kavuştuk: Şimdi bir Adıge bayrağımız ve devletimiz var. Diasporadan dönüp aramıza katılan soydaşlarımız bile var. Bizden giden bazıları da  diasporadakilerle bir araya gelme olanağını elde ettiler. Bütün bunlar güzel gelişmelerden. Ancak Adıgeler adına tek bir çıkış yolu bulunduğuna inanıyorum,o da toplanmamızdır. Nüfusumuzun sadece % 15’i Adıgece biliyor. Türkiye’deki 2,500,000 Adıge’nin sadece 500,000’i Adıgece biliyormuş.
 
Anayurttaki Adıgelerin durumu da daha iyi değil. Ana ve babalar Adıgece olmasın da, hangi dil olursa olsun, çocuklarıyla o dilde konuşmak için adeta yarışıyorlar. Utanılası bir durum, ama gerçek. En büyük görev ana babalara düşüyor. Çocuklarınıza Adıgece’yi öğretin!Adıgece’yi bilmiş olmam beni birçok badireden kurtardı, dilim nedeniyle kıvanç duyduğum çok sayıda olayla da karşılaştım. Beş ayrı öğretmen ailesi içinden geçerek yetiştim. Merzanlar (Мэрзанхэр), bireyi az olan bir soy ailesi. Bize Vetıkolar (Вэтыкъо) dendiği de söylenir. Kim bilir, yazılarımı okuyanlar içinden soy ailemden (vıneqoş) biri çıkarsa çok sevinirim.
 
Moskova’da bulunuyorum,görev gereği birçok ülkeyi geziyorum, ancak köyümde olmayı her şeye yeğlerim. Annem Aminet, Şhaşefıj köyünde yaşıyor. Üç erkek kardeşiz. Yusıf, Moskova Fizik Mühendisliği Enstitüsü, K’ışmay da Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi mezunu. Bir ulusal duyarlığım varsa, bunu anneme ve babama borçluyum (**). Babam Seferbıy 50 yıl öğretmenlik yaptı. Halalarım Zure ve Tidşar, teyzelerim Çevsar (Kevser), Şarizet, Asiye, Meryem ve Teycen’dir, ki yetişmemizde bize desteklerini esirgemediler. Anne tarafından dedem Pşıvınel’ Mos ile ninem Ğuç’ıpse,genetik mühendis olmamda bana büyük yardımlarda bulundular.
 
Ninem Asiyat’tan söz etmeden geçemem. Yaşamı Adıgelerin çektiği sıkıntılarla eşdüzeyde. Şhaşefıj köylüleri nineme Fana derler.1930’lu yıllarda,kıtlığın (***) Ukrayna’dan buralara savurduğu  kişilerden  biri. Fane, iki halası ile birlikte, yolu köyümüze düşmüş olan küçücük bir kız çocuğu idi. Sahibinden köy kıyısında bulunan metruk bir evde geceleme izni almışlardı. Sabah olunca kadınlar yola koyuldular. Ama çocuk hastaydı ve yürüyecek durumda  değildi. Onu ev sahibi Hapakalara emanet bıraktılar. Çocuk büyüdü, güzel Adıgece konuşan ve namaz kılan bir kız oldu ve dedem Yunıs’la evlendi. 30 yıl sonra Fana (Asiyat) Ukrayna’nın Voroşilovgrad oblastında yaşayan akrabalarını bulmayı da başardı.
 
Dedemin ninesi Zaze’nin başına gelenlerse,daha da ilginç. Kafkas Savaşı sonunda Çerkesler topraklarından kovulurken, Zaze anne ve babası ve iki erkek kardeşi ile birlikte Türkiye’ye gitmek üzere deniz kıyısına gitmiş. Uzun bir süre beklemişler,ama hiçbir gemi gelmemiş. Bekleme sırasında çok sayıda Çerkes hastalanıp ölmüş. Zaze’nin anne ve babası da  hastalanıp bitkin düşmüşler. O sırada oradan geçmekte olan bir avcı grubundan çocuklarını kurtarmaları için yalvarmışlar. Zaze, Yermelhable’de oturan bir aile tarafından büyütülmüş. Erkek kardeşleriyse başka ailelere verilmişler.Zaze büyümüş ve dedemin babası Atalık’a verilmiş.Atalık doğru,temiz kalpli,görgülü,konuşmasını ve toplum içine girip çıkmasını bilen biriymiş. Varlıklı ailelere hatırlı konuklar geldiğinde onu da çağırırlarmış. Atalık böyle bir konuk ağırlama sırasında Zaze ile tanışmış.
 
Dedemin anlattığına göre, uzun yıllar geçtikten sonra bir gece kapımızı iki adam çalmış. Adıge geleneği gereğince gelenler eve buyur edilmiş. Bunlar Zaze’nin erkek kardeşleri imişler. Kardeşler gece boyunca ağlayarak, birbirlerine sarılarak,gözyaşları dökerek başlarından geçenleri birbirlerine anlatıp sabahlamışlar. Zaze’yi evlerine götürmüşler, ardından büyük bir hayvan sürüsü ile birlikte  ablalarını geri  getirmişler.
 
Üzülsem de büyük ninem Zaze’ye ilişkin bildiğim şey bu kadar. Bildiğim başka bir  şey de, onun Adıgey’de yaşayan Sihu’lardan biri olduğu.
 
Adıgelerin başına gelmiş olan olaylar anlatılması zor olan, ama sevindirici yönleri de bulunan şeyler. Son olarak dış ülkelerde yaşayan soydaşlarıma seslenmek istiyorum: Canım gibi sevdiğim kardeşlerim, sizler anayurdumuzu isteyerek ve bir daha dönmemek niyetiyle terk etmiş olan kişilerden değilsiniz, vakti geldiğinde geri dönmek üzere, geçici olarak göç etmiş olan kişilersiniz sadece. Tanrı hepimizi yeniden anayurt toprakları üzerinde bir araya getirsin. Tanrı Adıge ülkemizi barış ve esenlik içinde büyütsün ve geliştirsin.
 
MERZAN Nurbıy
 
Kaynak:Psatl (Псалъ)-Bilimsel dergi,sayı 5 (8),Maykop,2008.
 
Çeviri:Hapi Cevdet Yıldız
 
(*) -Nikolay Yejov,Eylül 1936- Kasım 1938 arası Sovyet ‘İçişleri Halk Komiseri/İçişleri Bakanı’-NKVD şefi.Ayrıca 1935-1939 arası Komünist parti Disiplin Kurulu Başkanı idi.Temizlik ve tasfiye hareketlerinde acımasız ve etkili biri olarak ünlendi.Ancak aşırı ve gelişigüzel davranışlarda da bulunduğu suçlamasıyla tutuklanıp 3 Şubat 1940’da yargılandı ve 4 Şubat 1940 günü de kurşuna dizildi,yerine 1938’de Lavrenti Beria getirildi.-hcy
 
(**) -Çocuk eğitiminde ve ulusal eğitimde anne ve babanın önemi,gerçekten de  tartışmasız.Bilgili ve bilinçli bir ana babanın çocuğu,diğerlerinden çok farklı,üstün nitelikli ve yurtsever biri olabiliyor.-hcy
 
(***) -Holodomor ya da Ukrayna Kırımı denen  olay.1932-1933 yıllarında,kolhozlaşma karşıtı köylü direnişini kırmak üzere, Ukrayna’da Stalin rejimi tarafından yaratılan suni/yapay kıtlık.Kıtlık sonucu 5 ile 10 milyon arasında insanın öldüğü düşünülüyor.ABD,AB ve Ukrayna da dahil 22 ülke, Ukrayna Kırımı ya da Holodomor’u soykırım olarak tanımış bulunuyor-hcy.

 
 

201
Share |
Nehuşe Bahtiyar
İçim burkularak okudum bu kadar eza ve cefa içinde yaşayan milletimizin kaderi inşallah bir gün döner ve eski günlerde olduğu gibi yaşarız.
04 Ağustos 2010 Çarşamba Saat 12:16
SEMİH AKGÜN
YAKIN TARİH

Gün gelir bu işe bu millet de şaşar
Tam kurşun işlemez deminde karanlığın
Bir ateş böceğidir başlar

Can YÜCEL
08 Temmuz 2010 Perşembe Saat 18:57
Hece
Çeviri için teşekkürler.
Anavatanda kalanların da neler yaşadıklarını anlayabilmemeiz açısından çok önemli bir anı - derleme yazısı olmuş bu.
Teşekkürler tekrardan.
03 Temmuz 2010 Cumartesi Saat 21:43