“Gözlerinizde yaşlarla bakarsanız,
önünüzü
göremezsiniz”
Diaspora ve
Anavatanda olaylar artık o kadar hızlı gelişiyor ki, kimilerimiz bunları takip
etmekte bile
zorlanıyorlar. Daha zor olanını başarabilen; yani gelişmeleri izleyip doğru bir
şekilde yorumlayabilen, sonuçlar çıkarabilen ve bu sonuçlar ışığında
politikalarını yenileyebilen „kurum“ ve aydın sayımız hala çok az. Ama
kurumlarımızın ideolojik hegemonyasından kendini kurtarabilen, bağımsız
düşünebilen insanlarımızın sayısı da her geçen gün artıyor. Ve değişimi zorlayan
bu „dipten gelen dalga“ statükocuları korkuturken; bizlere umut veriyor!
Bazı önyargıları
kırmanın kolay olmayacağını ve zaman alacağını biliyoruz. Kendimizi buna göre
hazırladık. Ama sonunda halkımızın doğruların etrafında toplanıp birleşeceğinden
de kuşku duymuyoruz.
Son tartışmaları
izliyorsunuzdur. Nerede ne oldu veya kim ne söyledi gibi ayrıntıları anlatmaya
gerek yok, ilgilenenler izlemişlerdir. Son süreci bizimle ilgili olan boyutuyla
kısaca özetlemek gerekirse:
Gürcüler
Abhazya’nın ve Osetya’nın bağımsızlıklarını kazanmış olmalarını hala
hazmedemiyor, yeniden işgal etme hayalleri kuruyor ve RF’nu köşeye sıkıştırmak
için „Kafkasya“ ve „Çerkes (Adige) kartını“ oynamak istiyorlar. Bu oyunda
kendilerini destekleyen ABD’nin planı ise daha büyük. Onlar RF’nu „kontrollü
destabilize etme“ye ve mümkünse parçalamaya oynuyorlar. Kuzey Kafkasya da
koparmak istedikleri parçalardan biri.
Bunları
görebilmek için kahin olmak veya „herşeyi bilmek“ gerekmiyor.
Bir kısım ABD’li ve
Gürcü bu planı daha da olgunlaştırmak için geçen ay düğmeye bastı. Gürcistan’da bir konferans
toplandı ve toplantıyı düzenleyenler „nazlarını geçirebildikleri“ni bu
toplantıya davet ettiler. Katılmayanlar, daveti reddedenler olduğu gibi,
katılanlar da vardı.
Çerkesler
(Adigeler) de davet edilmişlerdi konferansa. Gidenler oldu. „Çerkes sorunu“, tam
bizim istediğimiz çerçevede olmasa da tartışıldı ve toplantının sonunda Gürcü
Parlementosuna „Çerkes Soykırımı“nı tanıması için bir öneri yapılması
kararlaştırıldı.
Bundan sonra ne
olacağını yüzde yüz bir kesinlikle bilebilmek mümkün değil. Ama bugünkü güçler
dengesi bozulmadıkça ne ABD’nin ne de Gürcistan’ın niyetlerinden
vazgeçmeyeceklerini ve „Kafkas“ veya „Çerkes“ kartını kendi çıkarları için
kullanmak isteyeceklerini biliyoruz. Eğer RF’den istedikleri tavizleri
koparabilirlerse ABD’nin de Gürcistan’ın da ne Kafkafya, ne de Çerkesler için
kendilerini riske atmayacaklarını; bugün güven vermeye çalıştıkları insanları
yarı yolda bırakabileceklerini de…
Bunları bilmek için
de „politolog“ olmak gerekmiyor!
İçerisinde
yaşadığımız dünyanın gerçekliği budur. Özel mülkiyet oldukça rekabet, rekabet
oldukça da çatışma ve savaş tehlikesi olacaktır. Dünyanın bütün ülkeleri bu
rekabet ve çatışma ortamının bir parçasıdır. Herkes gücü oranında masada yerini
alır ve gücünün yettiğine müdahale eder. Kim ne kadar güçlüyse, eli de o kadar
uzundur.
İnsanlık zorlu
süreçlerden geçerek bugünlere geldi. Kölecilik, sömürgecilik; yerel, bölgesel ve
dünya savaşları yaşadı. Bugün dünyada „günahsız“ bir devlet yoktur. ABD’den
Almanya’ya, Fransa’dan Japonya’ya; RF’den Türkiye’ye, Çin’e kadar aklınıza
gelebilecek her ülkenin geçmişinde „lekeler“, ellerinde kan vardır. Ama buna
rağmen bir dünya düzeni, ittifaklar, ekonomik-siyasi ilişkiler veya „dostluklar“
da vardır ve bunlar, dengelerin veya güçlerin değişmesine paralel değişeceklerse
de, gelecekte de olmaya devam edecekler.
Dünyada
„ananızdan emdiğiniz süt kadar beyaz ve lekesiz“ bir ülke veya devlet aramayın,
bulamazsınız. İnsanlığın ve toplumların gelişiminin kaçınılmaz sonuçlarıydı
yaşananlar. Devletler bunu bilirler ve hemen her devletin geçmişinde bugünkü
bilincimizle „suç“ kabul edeceğimiz olaylar yaşandığı için aralarında „kimse
kimsenin geçmişini karıştırmasın“ şeklinde formule ettikleri, ama
aslında „kurulu dengeleri korumayı esas alan“ bir konsensüs vardır.
Sonsuza dek yaşayamayacak, „eşitsiz gelişim yasası“ nedeniyle bir süre sonra
bozulacak ve yerine yeni güçler dengesinin gerektirdiği, hatta dayattığı
yenisinin kurulacağı bir „konsensüs“.
21. Yüzyıla
„eskinin yerine yeninin kurulmaya çalışıldığı“ yüzyıl demek yanlış olmaz
herhalde. Yani bir „geçiş yüzyılı“. Ve her geçiş dönemi gibi sancılı. Yeninin
kendini ve değişimi zorladığı; eskinin de statüyü korumaya çalıştığı
yüzyıl.
Kim haklı kim
haksız diye tartışmak gereksiz. Eski olan eksikleri ve yanlışları içerisinde
barındırıyor olabileceği gibi, yeni olan da mükemmel olmayabilir. Önemli olan
içerisinde yaşadığımız süreci doğru okuyabilmek ve bizim çıkarımıza olandan yana
saf tutabilmektir. Genel gidişatın yanlış olması bizim için de herşeyin olumsuz
ve yanlış olacağı anlamına gelmez.
Bu „ayrıntıları“
görebilmek önemlidir, ama ne yazık ki çoğu „aydınımız“ bunu yapamıyor.
Çıkarlarımızı genel politik eğilimleri ile yorumlamaya veya bu politik
eğilimlerin içerisinde biryerlere oturtmaya çalışıyorlar.
Sosyalizme eğilimli
olanımız, sosyalizmde bir çözüm arıyor. Sosyalist öğretiye ters olanı baştan
reddediyor. Tutucu, sosyal demokrat veya „dindar” olanlarımız da. Halbuki bu
politik açılımlar bizim şu veya bu sorumuza çözüm getirebilecekleri gibi,
bugünkü ihtiyaçlarımıza yanıt veremeyebilir, kafalarımızı
bulandırabilirler.
Mesela sosyalizmin
“işçi sınıfı”, “emekçiler” eksenli bir söylemi, ”bütün işçiler birleşin” ve “din
afyondur” gibi sloganları veya “sosyalizmin ölü ulusları diriltmek gibi bir
misyonu yoktur” açılımı Çerkes halkının günümüzdeki sorunlarını çözmeye yarar
mı? Ama aynı şekilde kör bir sosyalizm düşmanlığı yapmak, dünyanın birçok
ülkesinde ulusal kurtuluş mücadelelerine önderlik eden veya destek veren; insan
ve toplum haklarına saygılı bir düzen, özgürlük; eşitlik; baskı ve sömürüsüz bir
yaşam vaadeden politik söylemini baştan reddetmek de doğru olur mu?
Teorik sohpetlerde
çoğumuz aslında bunları görür, kabul ederiz; ama pratik sorunlara çözüm ararken
veya yaşanan bir olayı yorumlarken ruhumuzun ve beynimizin
derinliklerine nüfuz etmiş, bizim dünyaya açılan gözümüz kulağımız olmuş bu
ideolojik yaklaşımlardan kendimizi kurtaramayız. Ve destek verir veya karşı
çıkarken bilinçli veya bilinçsiz bu ideolojik söylemlerin esiri oluruz.
Bunu
aşmanın, ulusallaşmanın ve yurtseverleşmenin yolu sorunlarımızı doğru bir
şekilde tanımlamaktan, gelişimin yönünü görebilmekten ve bir vizyon sahibi
olabilmekten geçmektedir. Bugünü, toplumumuzu gelişiminin bilmem hangi
aşamasında gerekli olabilecek, bize daha güzel bir yaşam sunabilecek ideallere
kurban etmemekten.
Politika
yapmak, halkının politikacısı olmak da budur.
İtalyan gazeteci
Oriana Fallaci Çin’i gezip görünce hem çok şaşırmış hem de 1 milyar insanın „tek
vücut olup“ işgalcileri kovabilmesinin, yeni bir toplum yaratma işine dört elle
sarılabilmesinin sırrını keşfetmişti. „Çinliler bizim Avrupalılar gibi değiller,
çok daha basit düşünüyorlar. Sosyalizm için iyi olan doğrudur, kötü olan da
yanlıştır“ diyorlar „ve bu yöntemi her soruna çözüm bulmada kullanıyorlar“ diye
anlatır.
Bu bakış
açısı yalnızca Çin’in değil; başarılı olmuş bütün
toplumsal mücadelelerin sırrıdır. Ve biz hala böyle düşünmekten çok uzağız.
Vural arkadaşımız
bir yazısında „hiç olmazsa gelecek kuşaklara üzerinde yürüyebilecekleri, kalın
çizgileri olan bir yol miras bırakabilmeliyiz“ demişti. Doğru! Çıktığımız bu
uzun bir yolculukta, hedefe ulaşabilmemiz için Sinn Fein gibi ( anlamı,
„ourselves alone“; yani „yalnız biz“ demektir ) „Biz“
ve „Bizim“ demeyi öğrenebilmeliyiz. Ve bizden sonraki kuşaklara
bırakabileceğimiz en büyük mirasın da bu olacağına inanıyorum.
„Bizi“
doğru tanımlamalı ve „Biz“ veya „Bizim“ demeyi öğrenebilmeliyiz. „Evet bizim
için iyi olur, ama ya komşularımıza veya şunlara bunlara ne olacak?“ diye
düşünmekten, „bizi herkesin içinde eritmekten“ kendimizi kurtarmalıyız. Onlar
zaten kendilerini düşünüyor ve kendilerini düşündükleri için de sorunlarını
çözüyorlar veya çözmüşler.
Kimi
sorunlara „birlikte“çözüm bulmak mümkün değildir. Çıkarlar her zaman
örtüşmeyebilir. Bugün geçerli ve doğru olan bir ortaklık yarın gereksiz ve hatta
zararlı olabilir. Mesela „Türkleşme“yi dayatan bir devlet ile ulusal kimliğini
yaşatmak isteyen bir Çerkes’in çıkarları örtüşmez. Üniter bir RF isteyen Rus
milliyetçileri ile Federal bir RF veya ulusal örgütlenmelerini ve kimliklerini
yaşatmak isteyen halkların çıkarları da.
Böyle
çıkarların örtüşmediği durumlarda egemen veya güçlü olanlar bir
yandan kendi pozisyonlarını ve çıkarlarını zorla dayatırlarken,
diğer yandan da başkalarının kendi pozisyonlarına angaje olmalarını ister, bunun
için „teoriler“ ve „kavramlar“ üretirler. Yani hem kendi çıkarlarını dayatır,
hem de kendi çıkarlarının bizim de çıkarlarımızmış gibi görülmesini isterler.
Ulusal sorunların çözülmediği, demokratik olmayan ülkelerin hemen hepsinde
benzeri durumları görürsünüz.
Ya
başkalarının varlıkları baştan reddedilmiş ya da „alt kimlik-üst kimlik“
safsatasıyla asimilasyon sürece yayılmıştır. Üzerinde yaşanılan topraklar,
birlikte verilen mücadeleler, kültürel benzerlikler veya alışveriş vs.
abartılarak „ortak olan“ öne çıkarılmış; „ortak olan“ın çerçevesi de egemen
olanın çıkarlarına göre çizildiği için azınlık ve güçsüz olanlar veya iktidar
olamayanlar aslında „yok sayılmış“lardır.
Bu sorun yalnızca
birbirleriyle „uzlaşmaz“ çelişkileri olan, birbirine düşman devletler, uluslar,
sınıflar veya toplumsal gruplar arasında yaşanmaz. Farklı biçimlerde de olsa,
„dost“ veya „müttefik“ güçler veya gruplar arasında da benzer sorunlar yaşanır.
Özellikle bir aşamadan diğerine „geçiş dönemleri“nde. Daha İkinci Paylaşım
savaşı sürerken SSCB ve „Batı“ arasındaki ittifakın bozulması bunun en uç
örneklerindendir. Veya Türkiye Cumhuriyeti kurulurken aynı cephede savaşan
halkların, kendi taleplerine ve sorunlarına sahip çıkmamaları, kendi
politikalarını yapmamaları sonucu çıkarlarının farkında olamamaları ve gittikçe
kimlik erezyonuna uğramaları.
Birilerinin
„ya hepimiz şu değilmiyiz, ayrıya gayrıya ne gerek var“ tarzında
söylemleri hep örgütlü olanın, ne istediğini bilenin lehine
işleyen bir dişli gibidir ve başkalarını, örgütsüz olanları
öğütmeye yarar. Bunları engelleyebilmek herkesin kendisi olabilmesi,
kendi örgütlülüğünü yaratabilmesi ve kendi politikasını yapabilmesi ile
mümkündür. Herkesin çıkarlarını gözetebilecek bir ortaklık veya ittifak da zaten
ortak çıkarlar ekseninde örgütlü bir „dostluk“ demektir.
Ne
yapacaksanız bu gerçekliği bilerek yapacaksınız!
Oradan buradan
örneklerle konuyu dağıtmak daha fazla dağıtmak istemiyorum. Ama Çin’e bakın bir.
Taiwan sorunu var. Çin, Taiwan’ın bağımsız bir ülke olduğunu kabul etmiyor, Hong
Kong’la olduğu gibi birgün Taiwan’la da birleşeceğini düşünüyor; ama Taiwan’ın
bağımsızlığını tanıyan ülkelerle bile ekonomik ve siyasi
ilişkilerini devam ettiriyor.
Veya Sırbistan.
Daha dün tepesine bombalar yağdıran, 5 parçaya bölen ve hatta „kalbi“ olarak
gördüğü Kosava’yı bile
kopartan Avrupa ile her düzeyde ilişkilerine devam ediyor; AB’ne girmeye
çalışıyor.
Almanya Fransa ile
üç kez savaştı, hala sınır meseleleri çözülmüş değildir; ama bakın neredeyse
„tek yumurta ikizleri“ gibi oldular.
Bu, bütün
dünyada böyledir!
„Çerkesler,
Gürcüstan’daki Konferansa katılmalı mıydı? Yok katılmamalı idiyse, neden
katılmamalıydı? Yararları ve zararları nelerdir?“ gibi soruları öyle hep
yapıldığı gibi bir duygu selinde boğmaya çalışmak yerine soğukkanlı ve mantıklı
bir şekilde cevaplandırmak gerekir. Bazı arkadaşlar ve kurumlar „Aman ABD veya
Gürcüstan’ın oyuna gelmeyin“, „Adige Abhaz kardeşliği dinamitleniyor“
söylemleriyle Abhaz Dernekleri Federasyonunun kurulduğu günlerde yaptıklarının
aynısını yapıyorlar. Ve durumu daha trajik hale getirmek için yalan yanlış
şeyler anlatmayı, uçuk iddaalarda bulunmayı da ihmal etmiyorlar.
Israrla
Gürcüstan’da ABD destekli bir „Gürcü-Çerkes İttifakı“ kuruluyor gibi göstermeye
çalışıyorlar, ama gerçek bu değil. Gürcüstan’da Çerkes
Soykırımı ilk kez bugün dile gelmiyor. Dün de tartışılıyordu! Bugün olan ise,
Gürcistan’ın „Çerkes Soykırımı’nın dünyaya duyurulmasına ev sahipliği
yapabileceğini ilan etmesi“nden başka birşey değildir.
RF ile kanlı
bıçaklı olmasaydı ve ABD ( aslında yalnızca ABD değil ve yakında başka
ülkelerin de adını duyarsanız şaşırmayın?) kendisini desteklemeseydi bu adımı
atar mıydı? Sanmıyorum. Ama bu, o kadar da önemli değil. Bir ülkenin, başka
bir ülkenin çıkarlarını zedeleyebilecek bir adım atması için kendine göre bir
nedeninin olması ve eğer güçler dengesi aleyhineyse arkasında kendisini
destekleyen birilerinin olması doğal değil mi? Abhazya, RF ile
kimi ilişkiler geliştirememiş olsaydı bugün ulaştığı sonuca ulaşabilir miydi?
Veya Güney Osetya?
O meşhur „atlar tepişir,
otlar ezilir“ sözü her zaman doğru değildir. Elbette herşey tereyağından kıl
çeker gibi olmuyor; ama atların tepişmesi bazan başkaları için bir fırsat
anlamına gelebiliyor. Mesela Abhazya veya Güney Osetya için atların tepişmesi
böyle bir fırsat olmuştur.
Gürcüstan bizim
için hayati olabilecek bir konuda ev sahipliği yapabileceğini söylemiş, kendince
bir program yapmış ve bu çerçevede Çerkeslere bir platform sunmuştur. Kimileri
bu çağrıya olumsuz yanıt verirken, kimileri sessiz kalmış; küçük bir grup ise
konferansa katılarak burada düşüncelerini dile getirmişlerdir. Katılanların
aralarında organik bir bağ olduğunu sanmıyorum ve diger Kuzey Kafkasyalıların ne
istediği üzerinde konuşmayı da gerekli görmüyorum; ama Konferansa
katılan Çerkeslerin (Adigelerin) ortak paydaları „Soykırım ve sürgün“ü
uluslararası platformlarda dile getirerek RF’nin, Çarlık Rusyası’nın Çerkes
(Adige) halkına yaptığı haksızlığı kabul etmesini ve halihazırdaki sorunları
çözmek için adım atmasını sağlamak“ olduğunu düşünüyorum.
Sonuç
olarak, „Çerkes Soykırımı“nın Mayıs ayında Gürcüstan Parlementosuna sunulması
kararlaştırılmıştır. Tanınır veya tanınmaz, bunu bilmiyoruz; ama Çerkes
Soykırımı artık RF sınırları dışında da tartışılacaktır ve Konferans, bunun
başlangıcı olmuştur. Konferansa bunun ötesinde bir anlam veya misyon yüklemeye,
hele hele Abhazlara karşı bir girişim, bir „Gürcü-Çerkes“ ittifakı gibi
göstermeye çalışmak gerçekleri çarpıtmaktır. Ortada ne bir Gürcü-Çerkes
işbirliği vardır, ne de ittifakı.
Böyle
birşey ileride mümkün olabilir mi? Olabilir, niye olmasın? Eğer Gürcüstan Çerkes
Halkının çıkarlarına denk düşen bir politika izlerse, çıkarlarımızın örtüştüğü
oranda niye işbirliği yapmayalım, niye ittifak olmayalım? Ama bugün gündeme
gelen bu değil!
„Aman nasıl
olur? Gürcüstan daha dün binlerce insanımızı öldürmedi mi? Hala saldırgan
pozisyonunda değil mi?“
diyerek duygu sömürüsü yapmanın gereği yok. Gürcüstan Abhazlara saldırdığında,
biz kardeşlerimizin yanında savaştık, Abhazya’yı savunduk. Çünkü Abhazya’nın
bağımsızlığını ve güvenliğini Çerkes (Adige) halkının üzerinde pazarlık bile yapmayacağı bir çıkarı
olarak görüyoruz. Kimse merak etmesin; dün olduğu gibi gelecekte de Abhazya’yı
her koşulda savunacağız.
Ve işte
konferansa katılan insanlarımız da sundukları belgede Gürcülerden „Abhazya ile
bir saldırmazlık anlaşmasını imzalamalarını ve Abhazya’ya yönelik seyahat
ambargonun kaldırılmasını“ istemişler. Yani kimseyi satmamış, dik durmuşlar;
yalakalık yapmamışlar.
Her yerde olur ama
Gürcistan’da olmaz
diyorlar. Gürcistan faşistmiş, diktatörmüş, elinden kan damlıyormuş. Biz bunlara
hayır demiyoruz elbette, ama Gürcistan diktatörlük de, ABD’nin „uşağı“ da; başka
onlarca ülke değil mi?
Mesela RF veya Türkiye’nin ellerinde de binlerin, hatta milyonların kanı yok mu?
„Hem RF ve hem de Türkiye vatandır, sevilir, uğruna ölünür“; hatta „ilelebet RF“
diyenler bunları bilmiyorlar mı? Buna rağmen Abhazya’nın bu ülkelerle girdiği
veya girmeye çalıştığı ilişkileri niye anlayışla karşılıyorlar?
Yanlış
anlaşılmasın: Abhazya doğru olanı yapıyor, yamukluk ve tutarsızlık bugün
bizi eleştirenlerde! „En büyük kurumumuz“un katliamları savunanları dernek
dernek misafir edip, köy köy dolaştırmasını, „kılıç kalkan“ hediye etmesini;
Gürcistan ve Gürcüler ile el altından ve „üstünden“ görüşmesini, Avrupa’dan
gelen „parlemeterleri“ ağırlayıp bunlarla Abhazya’nın geleceği üzerine
konuşmasını eleştirmeyip Çerkes Sorunu gündeme gelince Gürcistan’ın veya onun
bunun elinden kan damladığını görmeye başlayanlarda? Samimiyet var mı bu
tavırlarda?
Başkaları
sözkonusu olduğunda Soros’tan, AB’nden; hatta Zorro’dan destek alınır;
RF’nin sadık dostu Miloseviç’e karşı Bosna’da Boşnaklar ve Kosova’da sökmeyi
dahi unuttukları için kollarında Amerika bayraklı üniformalarıyla „UÇK“lılar
desteklenir; buralarda elde silah savaşılır ama bizim için olduğunda bütün
ülkelerin kanlı geçmişleri hatırlanır.
Avrupa
devletlerinin ellerindeki kanlar, daha dün Ruanda’da 1 milyon insanın
öldürülmesinden sorumlu olduğu belgelenmiş Fransa görülmez, bunlar kimseyi
rahatsız etmez; yardım paraları alınır, kendileri değerli misafirler olarak
ağırlanır, ama Çerkesler sözkonusu olduğunda hepsi birdenbire „tukaka“
olur.
İşlerine geldiğinde
Kuzey Kafkasya Halklarını bir millet olarak görür; kah „Kafkas“ kah „Çerkes“
şemsiyesi altında toplar ama RF’nin Çeçenistan’da binlerce insanı öldürmüş
olmasına gözlerini kapayıp „ilelebet…“li sloganlar atarlar. Yani böyle bir RF’de
ilelebet yaşanabilir; ama Gürcistan’da konferans bile yapılamaz. Mantığa
bak!
Yazı
uzuyor, ama panik halinde çıkınlarında ne varsa öyle ortalığa saçtılar ki
bunları bir cümle ile toplayabilmek mümkün değil.
Mesela bir
arkadaşımız „Çerkesler, Ubıhlar, Abhazlar Ruslar’a karşı mücadele ederken
Ruslar'a MÜTTEFİKLİK etmiş, yani soykırıma ortaklık yapmış ülke ise
Gürcistan’dır…“diye yazıyor. Yani Gürcistan, Çarlık Rusyası’nın hem de büyük
harflerle müttefikiymiş.
Osmanlı Devleti, İngiltere veya Fransa bile direk olarak
suçlanmayıp „soykırım ve sürgünde sorumlulukları vardır“
denilirken Gürcistan’ın „ortak“ ve „müttefik“ olduğunu iddaa etmek doğru olur
mu? İşgal edilmiş bir ülke, işgalcisinin suçlarının „müttefiki“ olur mu? Hangi
hukukta vardır bunun karşılığı? İşimize gelmiyor diye böyle saçma argümanlarla
milleti kendimize güldürmeye gerek var mı?
Böyle bir
mantık geçerli olsaydı, Nürnberg’de Hitler Almanya’sı ile birlikte
Nazilerin işgal edip ekonomik kaynaklarını ve insanlarını kendi çıkarları için
savaşa sürükledikleri Macarların, Hırvatların, Bulgarların, Romanyalıların,
Yunanlıların ve hatta işbirlikçi Vichy Hükümetinin Fransa’sının bile sanık sandalyesine
oturtulması gerekmez miydi?
Herhalde
Gürcistan ile RF artık düşman oldukları için tarihi yeniden yazmak
istiyor, ama böyle de saçmalanmaz ki!
Arkadaşımız belki
de „politikayı bilmiyorsunuz“ dememize bozulmuş, kendini ispat etmeye çalışıyor:
„1930’larda başlayan Stalin ve Beria terörünü anlatmaya sanırım gerek yok“
diyor; Stalin ve Beria Gürcü diye o kulaktan dolma bilgileriyle ve son yıllarda
moda „Stalin düşmanlığı“nı kullanarak Gürcüler neler neler yaptılar demeye
getiriyor.
Halbuki SSCB
tarihinde Stalin kadar „milliyetçilik“ten nefret eden bir lider yoktur. Kendisi
bunu „tiksiniyorum“ diye dile getirmiştir. Ve Stalin’e getirilen aklı başında
eleştirilerde, Gürcü değil; „büyük Rus
milliyetçiliği“ yaptığı vurgulanır. Hiçbir „tasfiye veya temizlik“ hareketinin
altında milliyetçi bir motivasyon yatmamıştır. Hem dostları hem de düşmanları
arasında „72 millet“ten insan vardır ve Lenin’in, vasiyetinde Stalin’in genel
sekreterlik görevine uygun olmadığını ima etmesinin nedeni bu „Gürcü’nün“
binlerce menşevik ve karşı devrimci Gürcüyü kurşuna dizdirmesidir.
Aslında
arkadaşımızı yazdıklarından sorumlu tutmak da istemiyorum. Çünkü böyle
düşünmesinin nedeni taktığı „devşirme gözlüğü“ ve sorumluları da devşirmelerdir.
Türk uluslaşmasına ve Türkleşmeye hizmet eden „Çerkesler“i „büyüklerimiz“ diye
lanse eden; 450 yıl önceki bir politik-askeri ittifakı „Çarlık Rusyası’na
gönüllü katılım“ olarak anlatan ve bunu kutlayan mantık SSCB’ye ve „büyük Rus
Şövenizmi“ne hizmet eden Stalin’i de „Gürcü“ yapacak, işgal gerçeğini ve işgal
altındaki bir ülkenin hangi suçlardan ne derecede sorumlu tutulabileceğini
göremeyecektir. Bunda şaşıracak birşey yok.
Ben arkadaşımızın
düşüncelerinde tutarlı olacağına ve yakında Ermeni katliamını aslında
Çerkeslerin yaptığı, en azından ortak olduğu tez!lerine de destek vereceğine
inanıyorum. Çünkü Ermeni katliamına Çerkeslerin de asker ve komutan düzeyinde
katıldıkları artık bir sır değil?
Bu arkadaşımıza
„sana gönülden katılıyorum“ diyerek destek veren ve tavrını
„başkalarının bu işe karışması RF’nin ‚Çerkes (Adige) sorunu dışarıdan
manipule ediliyor’ tezini de güçlendirir“ diye açıklayan sanatçı bir
büyüğümüze de uzun uzun anlatmak gerekir mi bilmiyorum.
Sınırları içerisinde yaşanan sorunları
çözmeyen veya çözme iradesi gösteremeyen bütün ülkeler
halklarına bu „dış güçler“ masalını anlatırlar. Hele
hele biz Türkiye’de yaşayan Çerkesler çok duyduk bunu. Bununla yapmak
istedikleri tek başına kaldığında rahatça bastırabilecekleri, yutabilecekleri
muhaliflerini yalnızlaştırmaktır. Ve asıl manipulasyon kendi yaptıklarıdır.
Dünyaya bir bakın:
Çıkarlarının örtüştüğü ülkelerle veya halklarla işbirliği yapmaya çalışmayan,
ittifak aramayan bir tek Allahın kulu var mı? RF Çin, Hindistan, İran,
Venezuella vs gibi ülkelerle ne ve kime karşı birşeyler yapmaya çalışıyor?
Gürcistan sorununa Abhazlar ve Güney Osetyalılar lehinde müdahale ettiğinde ne
yapmıştı, manipule mi etmişti?
Elbetteki
destek bulmaya çalışacağınız, ittifak olmaya çalışacağınız ülkelerin veya
halkların çıkarlarıyla sizin çıkarlarınızın örtüşmesi veya en azından „ortak bir
tehdit“in olması gerekir. Ve bu yönde ilk öne çıkanlar da sizi tehdit eden güçle
en yoğun çelişkisi olanlar ve hatta çatışanlar olacaktır. Bundan daha normal
birşey var mı? Sizi tehdit eden bir gücün dostuyla ittifak olabilir misiniz?
Akıl mantık var mı bunda?
Biz ne
istediğimizi bilirsek, bizi kimse manipule edemez. Masaya oturduğumuz gibi
kalkmasını da biliriz. Ama bunları baştan reddedenlerin, kaç
yıldır TBMM’ne gönderilen dilekçeleri görmeyip bugün „dış güçler“ veya
„manipulasyon“ edebiyetı yapanların tek amacı vardır: Bizleri RF karşısında
yalnızlaştırmak ve bu yalnızlığın, güçsüzlüğün büyüteceği korku ile
çaresizleştirip statükoyu kabullenmeye zorlamak. Bunun kime hizmet ettiği de
açıktır…
Aslında,
„Gürcüler, Abhaz ve Oset halklarına saldırmış, binlercesini üldürmüş ve
varlıklarını tehdit etmiştir“ demek için bu kadar cambazlığa ve tarih
çarpıtıcılığına gerek yok. Bunlar bir gerçektir. Keza daha önceki birkaç yazımda
Abhazların RF ile nasıl bir ilişki kuracaklarına yine Abhazların karar vermesi
gerektiğine ve alacağı kararlarda Abhaz halkının çıkarlarının belirleyici olması
gerektiğine inandığımı da söylemiştim. Buna hala inanıyorum.
Süreç bizim dışımızda gelişti ve Abhaz halkının
önüne uluslaşması / devletleşmesi için tarihi bir fırsat çıkardı. Abhaz halkının
„tarihi Rus düşmanlığı“nın etkisinde kalarak RF ile çıkarlarının gerektirdiği
ilişkileri kurmaması mantıklı olmazdı. „RF önce Kuzey Kafkas Halklarına,
Çerkeslere veya Çeçenlere yaptıklarının hesabını vermelidir“ gibi şeyler
söylemesi de. Hatta bağımsızlık savaşlarında aynı saflarda yeralmış olsak bile Abhazlardan bunu
istemeye kimsenin hakkı yoktu. Biz de istemedik.
Çerkesler
(Adigeler) de yakın veya uzak geçmişin etkisinde kalmamalı, sürece kendi
çıkarlarımızı gözeterek müdahale etmeliyiz.
Israrla
„Abhazlar da soykırıma uğramıştır, sürgün edilmiştir“ diyerek ne
anlatmak istediklerini biz tam anlamış değiliz; ama eğer bununla „birlik olmamız
gerekir“ demek istiyorlarsa: „evet birlik olmak gerekir, ama ne için birlik?“
diye de sormak? Eğer bir birlik bize yarar getirmeyecekse, buradan tüm dünyayaya
bir kez daha ilan ediyoruz:
„Biz, en
azından bizim çıkarlarımızı da gözetmeyecek birlikler istemiyoruz. Ama Çerkes
(Adige) Halkının sorunlarının çözülmesine, birleşmesine, uluslaşmasına ve
tarihsel topraklarında egemen bir halk olarak yaşamasına hizmet edecek her
birliğe ve ittifaka da hazırız!“
Bugünün şartlarında
Abhazların soykırım ve sürgün gibi konuları gündeme getirmeleri ne derece doğru
olur, buna kendileri karar vereceklerdir. Keza kendilerine soykırım yapılmış mı
yapılmamış mı veya bunun hesabını soracaklar mı, bunun zamanı mı…gibi soruları
yanıtlayacak olanlar da Abhazlardır? Onlar bunu dile getirmeden birilerinin
kendi kendilerine gelin güvey olmaları, yine tekrar edeceğiz ama, „politika
bilmezlik“tir. Abhazların içişlerine karışmak, kazanımlarını riske
atmaktır.
Ki bugün „Çerkes
Soykırım ve Sürgünü“nün tartışılmasına karşı çıkanların, dün Abhazların ulusal
örgütlenmelerini yaratmalarına karşı çıkanlar, „Adige-Abhaz“ birliğini
dayatanlarla aynı kişiler ve kurumlar olması bir tesadüf değildir. Asıl amaçları
bu çatı altında iki halkı da RF’nin ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun kontrol
etmektir. Yakında Türkiye, „stratejik ortakları“nın bastırmasıyla Çerkesler ve
Abhazlar konusunda politika değişikliğine gitmek zorunda kalırsa bakalım ne
yapacaklar?
Soykırım ve
Sürgünü dile getirmek, sorumlularından bu haksızlığın telafi edilmesini istemek
artık Abhazlar ve Çerkesler (Adigeler) için aynı anlama gelmiyor. Yok geliyorsa
birlikte bunun mücadelesini vermekten onur duyarız. Ama ulusal mücadelemizin
kilometre taşlarından biri olan bu konuda aklı başında hiçbir Abhaz’ın bizden
„bu konuyu unutmamızı“ istemeyeceğinden de eminiz.
Yok eğer
Çerkes soykırım ve sürgününün gündeme gelmesi Abhazların RF ile ilişkilerini
zedeleyecek diyorsanız, merak etmeyin: Hem böyle bir tehlike yoktur ve hem de
artık Abhazların kendi çıkarlarını gerektiği şekilde savunabilecek önderleri
var. Şimdiye kadar gerekeni yaptılar, bundan sonra da yapacaklarından kuşkunuz
olmasın!
Asıl ilginç olan
şimdiye kadar „Rus Düşmanlığı“ yapılmamalı, „rövanşist“ olunmamalı diyenlerin
şimdi „politikalarını“ düşmanlık ekseninine oturtmakta bir sakınca görmemeleri.
Dün Abhazların kulaklarına „savaşmayın, geniş bir özerkliği kabul edin“
şarkılarını fısıldıyanların, bugün Gürcü düşmanı olmaları. Tutarlı
oldukları tek nokta „RF ile paralel“ politikalar yapmaları, RF ile çelişmemeye
özen göstermeleri, RF’nin çıkarlarını zedeleyecek söylemlerden
kaçınmaları.
Yani sürgün
ve soykırımın dillenmesini istememelerinin asıl nedeni:
1-Bunun
RF’nin çıkarlarıyla çelişiyor olması,
2-Çerkes Halkının soykırıma uğradığı,
sürgün edildiği gerçeğini reddetmeleri; inkarcı olmaları,
3-Ve mücadele
ederek bir sonuç alınacağına inanmamalarıdır.
İşte bazıları
aslında „soykırım“ gibi bir dertlerinin olmadığını, Çarlık Rusyası’nın halkımıza
karşı böyle bir suç işlediğine inanmadıklarını da açık açık yazıyorlar. Soykırım
olduğuna bile
inanmayanların Gürcistan’ı ve „günahları“nı ağızlarına sakız etmelerine inanılır
mı? Yani aslında konu Nauru’da bile gündeme gelseydi,
itiraz edeceklerdi. Çünkü halkımızın soykırıma uğradığına inanmıyorlar. Bunlara
göre soykırım diyebilmek için geride tek bir insanın bile kalmamış olması
gerekiyordu. Sürgün diyebilmek için de tek tek herkesin saçlarından sürüklenerek
gemilere bindirilmiş olmaları. Halkımızın % 90’ının bu uygulamalara maruz kalmış
olması, sonrasında bir ulus olarak varlığını devam ettirebilmesi için gerekli
birlik-bütünlükten ve kurumlardan mahrum edilmiş olması yetmiyor.
2014 Soçi
Kış Olimpiyatlarını fırsat olarak gören ve en azından o güne kadar
bu konuyu gündeme getimemeyi daha uygun bulanlar ise ne yazık ki kafalarını kuma
gömmüş durumdalar. RF Soçi’deki tavrını çoktan ortaya koydu: Burada Çerkesler
yaşadı demiyor ve biz aksi yönde bir tavır alıp bastırmazsak demiyecek.
Eğer böyle
bir niyeti olsaydı, Çerkeslerin varlığını tanıyıp sorunlarını
çözmek veya barış ve huzur isteseydi Soçi olimpiyatları bunun için aslında
bizden çok RF için bir fırsattı. Ama adımızı bile anmadı. Bu oyunu ancak
bizim irademiz ve mücadelemiz bozabilir. Yani bütün dünyanın gözlerinin
anavatanımıza, anavatanımızın kalbine çevrileceği bu olimpiyatlar bizim için bir
şanstır.
Bu
olimpiyatları bir fırsat olarak görüp „sürgün ve soykırım“dan
sözetmeden „güçlü“ örgütlenmeler ve mücadeleler ile bu topraklarda varlığımızdan
sözedilmesini istemenin ipe sapa gelir bir tarafı yoktur. Madem bu topraklar
bizim, burada yaşadık ve yaşamak istiyoruz; peki nasıl anlatacağız artık bu
topraklarda neden varolmadığımızı? Buharlaştık mı diyeceğiz? Soçi Çerkes (Adige)
toprağıdır dediğimiz anda soykırımdan ve sürgünden bahsetmek zorundayız. Ve RF
bunu bildiği, uzlaşmaya ve barışmaya niyeti olmadığı için adımızı ağzına bile almıyor.
Hem Soçi
olimpiyatlarında adımızdan sözettirebilmek ve hem de Anavatana Dönüş’e ivme
kazandırabilmek için Soykırım ve Sürgünü RF’na da tüm dünya kamuoyuna da
anlatmaktan başka çaremiz yok. Çünkü nasıl ki artık diasporada, en azından
Türkiye’de varlığımızı bir süre daha koruyabilmek için „pozitif ayrımcılık“;
yani devletin desteği gerekliyse, Anavatana dönüşe ivme kazandırabilmek için de
başta RF olmak üzere dünya kamuoyunun maddi ve manevi desteğine ihtiyacımız var.
Sürgün ve soykırımın anlatılması ve tanınması özel maddi şartların oluşması
anlamına gelecek; anavatanda ekonomik ve siyasi şartların olgunlaşmasına
yarayacaktır.
Maddi ve
manevi olarak hazırlanmadan ciddi bir anavatana dönüş hareketi olmaz. Olanlar
bireysel düzeyde kalır, kitleselleşmez. Manevi olan, Çerkes (Adıge) halkının
bilinçlenmesi, ulusal kurumlarını yaratması ve uluslaşma iradesini
göstermesidir. Maddi zemini ise Yurtseverlerin ve Anavatandaki siyasi
kurumlarımızın çabaları; RF’nin demokratikleşip „sürgün ve soykırım“ı kabul
etmesi; bunu telafi etmeye çalışması ve halkımızın yeniden anavatanda toplanıp
birleşmesine destek vermesi ile yaratılacak, en azından olgunlaştırılacaktır. Bu
anlamda sürgün ve soykırımı tanıtmak, anavatana dönüş ve uluslaşma Çerkes
(Adige) halkının birbirinden ayrılamaz; birbirini tamamlayan üç görevidir.
Herhangi birinin ihmal edilmesi diğerlerinin de başarısız olması anlamına gelir.
Gürcistan’daki konferans bu yönde atılan bir adımdır. Bunu
daha da geliştirmek ve yaymak görevimizdir. Artık kimse diasporadan böylesi
çıkışlar Anavatanda insanlarımızın durumlarını zora sokuyor vs gibi iddaalarda
da bulunumaz. İşte aynı düşünceler anavatanda da dile getiriliyor. Demek ki fark
„Anavatanda“ veya „Diasporada“ yaşamaktan değil; ulusal mücadeleyi
yorumlayıştaki farklardan kaynaklanıyor.