Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kalekute Enver Sağlam
Savaş Baltalarını Topraktan Çıkarırken
18 Mart 2010 Perşembe Saat 19:18

Bu yazıya oturmadan yaşadığım gelgitler epey sürdü. Yazıp yazmama konusundaki tereddütlerimin yanı sıra Yaşar Güven’in o akil ve sakin duruşunun ve de “şimdilik dur” tavsiyesinin de etkisi oldu. O’nun “kurumlarımızın hepsi bizim, yıpratmayalım !” hassasiyetine elbet ben de katılıyorum. Katılıyorum katılmasına amma bir taraftan da “bıçak kemiğe dayandı” duygusunu içimden atamıyorum.

İlkokulu bitirdiğimde öğretmenim askeri okula gitmem için yönlendirmek istediğinde gayet net “hayır” dediğimi hatırlıyorum.

Bir ömür boyu emir komuta zincirinde yaşamak çocuk aklımla hiç de cazip gelmemişti. Gazeteci olacaktım ben amma onu da olamadık nitekim.

12 Eylül öncesi liseyi İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde okudum ama Akıncı olmadım. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde okuyup Ülkücü de olmadık. Yanlış anlaşılmasın solcu da olmadık. Çevremizde her türlü fraksiyona mensup arkadaşlarımız varken solculuk da kafamıza yatmadı. Bütün bu otoriter, totaliter yapılanmaların içerisinde “ya bizdensin ya ötekisin” zorlamalarına rağmen siyasi anlamdaki çalışma ortamımız ancak doksanlı yılların ortasında oluştu.(YDH)

Kendi kimliğimizle ortaya çıkışımız ve dernek(lerle) yakınlaşmamız da aşağı yukarı herkeste olduğu gibi üniversite yıllarına tekabül ediyor. Üniversite hayatımın ikinci ayağını oluşturan İstanbul üniversitesi yıllarımda Çerkes arkadaşlarımızla bir araya gelişler, dernekle haşır neşir oluşlar, İstanbul Kafkas Derneği’nin ya da klasik söylemiyle Bağlarbaşı’nın 12 Eylül sonrasında tekrar açıldığı günlerde gelişti.

Çeçen Muktedir (İlhan), Abaza Hayri (Ersoy) , Çeçen Galip (Özdemir) ile olan tanışıklık ve arkadaşlık o yıllara denk gelir. Rahmi Tuna Abimiz o zaman da derneğin duayeni idi. Bağlarbaşı’na gittiğimizde koltuk değnekleri ile derneğe gelen ve ismini hatırlayamadığım bir abimiz çevresine topladığı gençlere sol söylemli söylevler yapardı. Kısaca dernekte ağırlıklı olarak sol fikirlerin hâkim olduğu bir ortam vardı. Dönüş tartışmalarını da anlamaya çalışıyorduk bir taraftan. Bir taraftan da dünya cenneti sosyalizmin erdemini irdelerken bizim dini hassasiyetlerimiz nedense hiç söz konusu edilmiyordu. Maalesef ki orada da sağ(!)dan gelen biri olarak çok rahat hissetmemiştik kendimizi.

Uzunca bir sürelik kopuştan sonra İstanbul’un diğer semtlerinde pıtrak gibi dernekler açılmaya başlamış; bir nevi okul olan Bağlarbaşı’ndan mezun olanlar kendi muhitlerinde derneklerini kurmuşlardı.

Fiziksel şartların da zorlaması ve belki de biraz da Bağlarbaşı’na hâkim olan o elitist tavrın da tetiklemesi ile açılan derneklerden birine ben de kapağı attım en nihayetinde. Evet, onlar da benim gibi biraz daha geç şehirli olmuşlar, köylülüklerini biraz daha sürdürmeye niyetli insanlardı…

Bu süreç zamanla sanırım Bağlarbaşı Dükalığını da rahatlattı. Baronlar’ımız rahat bir nefes almıştı belki de. Köylülerle biraz daha az muhatap olacaklardı…

Murat Özden abimizin deyimi ile “ O güzel” insanların arasında ne işimiz vardı ki bizim. Aylar yılları kovaladı ve o “varoş” (!) derneğinden birisi, rüştünü ispat ettiğini zannederek ve de o günkü Bağlarbaşı yönetiminin başkanı olan Asım Abi’nin (Berzek)  iyi niyetinden cesaretlenerek yönetime aday oldu.

Tabii ki bu affedilmez bir hataydı. Ve cezalandırılmalıydı. Derhal ismimizin çizilmesi gerekiyordu. Tabii yanı sıra Asım Abi’nin de… Yine de girdik yönetime… Seçim sonrası söz alıp konuştuğumuz birkaç kelime de yersiz ve densizce bulunulduysa da olsun. En azından içimizdekini dökmüştük biraz.

Aynı gün Bağlarbaşı ve Abhaz Derneği’nin Genel Kurulu olduğunda “seçimi erken bitirin de üyeler buraya çabuk gelsin ki biz de seçimimizi yapalım” diyecek kadar her iki derneğin Genel Kurulu’nda söz hakkı olduğunu düşünenler Gaziosmanpaşa, Güngören, Bağcılar’dan gelenlere kucaklarını açmamışlardı her ne hikmetse. Ne hakla “karşıdan gelip derneğin yönetiminde söz hakkı” istiyordu bir takım adamlar.

Üç beş kelimemize tahammül edemeyenler karşısında sustuk. Kurumlarımız yıpratılmasın dedik…

Geçelim.

İki binlere doğru Kafder ve Birleşik Kafkasyacılar arasında süren soğuk savaşta mevzi kazanmak için derneğimize (GOP) mavi boncuk dağıtan Kafder Prens Ali’nin karşılanması ve ağırlanması işini pas etmişti bize. Her ne kadar şube olmasak da misafir hepimizindi ve gerektiği şekilde ağırlanmalıydı. Ağırlandı da.

Ama yine de şube olmadık. İstemedik hülasa.

Çok sonra anlayacağımız cezamızı çekme sürecimiz başlamıştı sanırım…

O süreçte Kosova’da süren iç savaş iki Çerkes köyünün(Stanovçe ve Miloşevo) boşalmasına vesile olmuş; savaştan canını zor kurtaran hemşerilerimiz İstanbul Küçükköy’deki akrabalarının yanlarına gelmiş idi. Daha önce Adıgey Cumhurbaşkanı Carım Aslan tarafından uçakla Adıgey’e götürülen hemşerilerimizin yanı sıra İstanbul’daki hemşerilerimizin de Anavatan’a dönüşü için akrabaları Figen Öztürk’ün müracaatı ile İstanbul’daki Kafkas Kültür dernek ve vakıfları arasında bir yardım kampanyası düzenledik.

Bu arada bir ayrıntıyı özellikle belirtmekte fayda var. O zaman İstanbul’da Kafder’in HİÇ ŞUBESİ YOKTU.

Benim kişisel olarak bu kültüre ait olmamla ilgili anlatacağım belki de en önemli olay olan bu dönüş sürecinde yaşandı. Toplanan yardım ailelere pay edilmiş, İstanbul’dan Trabzon’a bir otobüs tutulmuş, Trabzon Soçi gemi yolculuğu da bu yardımla sağlanmış, pasaportlarındaki vize sorunları da Trabzon valiliğine üç ayrı kanaldan ulaşılarak çözülmüş idi. Bu kanallardan biri de irfan Argun abimizdi.

İyi bir iş yapmanın mutluluğu ile dernekçiliğe devam ederken o yıllardan bugüne beni hâlâ da abonesi olduğum Kafder’in çıkardığı Nart Dergisi’nde bu konuda şöyle bir haber çıkmıştı: “Kırklareli Gaziosmanpaşa Mülteci kampındaki hemşerilerimiz Kafkasya’ya gittiler vs.”

İster inanın ister inanmayın. Aynen böyle…

Ne organizasyonu yapan İstanbul Gaziosmanpaşa Kafkas Kültür Derneği’nin ismi geçmişti bu haberde. Ne de İstanbul derneklerinin arasındaki koordinasyon kurulu ve yaptıkları yardımlar…

Yine o döneme ait bir konuyu da anlatayım da kişisel olarak benim ve birçok insanın bakış açılarını anlamaya çalışın.

Zekeriya Temizel’in İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olduğu seçimlerde İstanbul’daki Kafkas dernek ve vakıfları koordinasyon kurulu Zekeriya Bey’e destek verilmesi kararını almış idi. Başta şahsım olmak üzere benim gibi DSP’li olmayan birçok hemşerimiz DSP teşkilatı gibi seçimlerde çalışmıştı. (Gerçi Zekeriya Bey seçimi kazanamamıştı ama seçim sonrasında da bu çalışmadan dolayı dernek temsilcilerinden bir kuru teşekkürü de esirgemişti) Yine aynı seçim döneminde İstanbul’da bir belde belediye başkanlığına Refah Partisi’nden aday olan bir başka hemşerimize (Recep Batgıray) destek olmak için de arabamızı Refah Partisi bayrakları ile donatıp gezmiş idik.

Kısacası yakamızda DSP rozeti, arabamızda Refah bayrakları…

İşin enteresanı her iki partiye de mensup değildik. Bizi bu işe yönlendiren iki hemşerimize destek olma fikri idi…

O dönemde ve hâlâ İstanbul ve Türkiye’nin her tarafındaki her Kafkas dernek ve vakfı bana (bize) ait bir yerdi. Gaziosmanpaşa, Esenler, Bağlarbaşı Dernekleri; Abhaz, Çeçen, Oset Dernekleri; Kafkas, Şamil, Alan Vakıfları hep bizim yerimizdi. Her birine rahatça girip çıkıyor kimse de bizi yadırgamıyor idi.

Çeçenistan’da ve Abhazya da süren savaşa beraberce üzülürken; Bu vakıf (Kafkas Vakfı ) “niçin kuruldu” diye sorgulayan abimizi, bir konferansta aynı vakıfta görünce babamızı görmüş kadar da seviniyordum.

Biliyorum çok uzattım dostlar. Yılların birikimi var içimde ve içimi dökmem lazım biraz. Daha fazla şişip beni rahatsız etmesine müsaade etmemeliyim.

Derken beni bu süreçte en mutlu ve umutlu kılan oluşumla tanıştım. Bir grup Çerkes aydını “Demokrasi İçin Çerkes Girişimi” diyordu… Daha evvel de benzeri bir platform kurulmuş (Demokratik Çerkes Platformu) ama Fuat Uğur arkadaşımızla da konuştuğumuz üzere bir bacağı topal kalmıştı bu platformun. Demokrasi İçin Çerkes Girişimi sağ ayağı da yere sağlam basan, bu açığı da kapatan beni belki de bu konuda ilk defa heyecanlandıran bir girişimdi.

Yalçın Karadaş ve Hulusi Üstün’ün takım kaptanlığında, Rahmi Deniz Özbay, Yaşar Güven, Yılmaz Tok, Murat Papşu, Ömer Aytek Kurmel, Erol Karayel gibi yazan, çizen, üreten arkadaşlar bir araya gelmişler seslerini yükseltiyorlardı…

İki eş sözcünün, geldiği siyasi gelenek bile sadece bu oluşum için olumlu düşünmeme yetmişti. Aynı ekipte yine daha evvel Yedi Yıldızı çıkran bir arkadaşın olması da ayrıca bir mesajdı belki de.

Ve bu arkadaşlar “ YOK SAYARAK VAR OLUNMAZ” diye seslerini yükseltince ben de takıldım peşlerine. Yayınladığımız deklarasyonun altına zevkle ve umutla attım imzamı

Bizler “YOK SAYARAK VAR OLUNMAZ” diye haykırsak da birileri yine yok saydı birilerini.

Hâlâ ve hâlâ abonesi olduğum NART DERGİSİ duymamıştı sadece bu çığlığı. Mahallenin haylaz çocukları yapmıştı bir hata(!) yine…

Şimdiiii!…

Önce bu Yalçın Karadaş ve Hulusi Üstün aforoz edilmeli…

İlk toplantılarını yaptıkları İstanbul Kafkas Derneği’nin kapıları bir daha bunlara açılmamalı…

Bu satırların yazarı Enver Sağlam’ın Bağlarbaşı ‘na “ÜYE OLUP OLMADIĞI” bir daha araştırılmalı…

Ve hatta o da yetmez “haynape yahu” denerek Nart aboneliği iptal edilip, İstanbul Kafkas Kültür Derneği’inden tard edilmeli diyorsanız...

Durmayın derim!

Hani Temel’e soruyor ya Karadenizli: “Anamı tanay musun, babamı tanay musun? Emicemi, yengemi, yengemin yeğenini vs. tanay musun ?” diye sürdürünce; “tanımayrum” demiş ya Temel… Karşılığında o da cevap vermiş. “Ben de seni tanımayrum…”

Uzun lafın kısası…

Böyle tatsız bir konu ile Cherkessia.net okurlarına merhaba demek belki biraz can sıkıcı ama yine de sürçü lisan ettik ise affola diyelim.


Bu yazı toplam 2466 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net