Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Nurdan Şahin
Orta Batı’da Mutlu Bir İstanbul’lu
22 Temmuz 2019 Pazartesi Saat 17:33

“Anne ben ancak Temmuz sonunda gelip, Ağustos sonunda da döneceğim” dedi telefonun ucundaki kızımın sesi. Bünye dört aylık ayrılıklara alışmıştı birkaç yıldır ama 6,5 ay biraz fazlaydı. Yok, ben gidecektim çaresiz.


Merisa bir yıldır Michigan Üniversitesinde doktora yapıyor. Üniversite, Orta Batı’da, Ann Arbor diye bir yerde; küçük bir şehir olduğu için havalimanı yok. (ABD bir Türkiye değil tabii; yolcu olsa da olmasa da havaalanı yapılmıyor maalesef) Hemen THY sitesine girip makul bir Şikago uçuşu aradım, buldum. Sıra gelmişti Merisa'dan onay almaya. Ertesi gün akşamüzeri bu da olunca, gidiş geliş kalış toplam bir haftalık Orta Batı macerası böylece başladı.


Şikago uçağı ful idi; ama kızıma kavuşma heyecanından herhalde, hiç sıkıntılı geçmedi. Az değil ha, tam 11 saat. Allahtan güzel filmler, iyi ikram var. Bu konuda THY gerçekten iyi.


Biraz film, biraz kitap, biraz da uyku derken saatler akıp gitti. Ama Şikago havaalanında valizlerin tam 1,5 saatte gelmesi fazla oldu doğrusu. Neyse ki, sonunda, kapıda beni bekleyen kızıma kavuşuyorum. Dünyada bundan daha güzel bir an olabilir mi- hem de anneler gününde. Doğruca otele; Ann Arbor yolculuğu ertesi gün.  


Sabah, dört saat sürecek bir otobüs yolculuğu için otogara gidiyoruz. İlk izlenimim, yüksek yapılaşmanın da estetik olabileceği- gerçekten güzel bir gökdelen mimarisi var Şikago’nun. Otobüs terminali ise bir felaket- inanılmaz dezorganize; otobüs bileti elli dolar ama yerler numaralı değil; valizler ise numaralı! Kapitalizmin başkentindeyiz; malların insanlardan daha değerli olması şaşırtıcı değil. Yemyeşil, dümdüz ve bomboş arazilerden geçiyoruz kilometreler boyunca. Yol boyu avukatlık şirketlerinin ilanları var billbordlarda: 32 diş meydanda sırıtan, kolları göğüste kavuşmuş güzel kadınlar ve yakışıklı adamlar, “ağır mı yaralandınız” “eviniz mi yandı” “her gün kamyon kazalarında 10 kişinin öldüğünü biliyor musunuz” gibi iç açıcı sorularla müşteri avlamaya çalışıyorlar.


Çeşitli nedenlerle yolculuk biraz uzuyor ve 5 saat sonra Merisa’nın en az 5 yıl yaşayacağı Ann Arbor’a varıyoruz. Yemyeşil, iki katlı evlerden oluşan, çok nezih, çok temiz, çok beyaz ve bir İstanbullu için çok minik bir şehir Ann Arbor. Her yer yürüme mesafesi. Aslında Michigan Üniversitesinin geniş alan kampüsü denilebilir. Nüfusu 110 000; bunun 40 bini üniversite zaten. Neredeyse çarşı diye bir şey yok; birkaç organik ürünler satan market, güzel bir ev eşyaları dükkânı, bir gelinlikçi ve bir de Urban Fitters mağazası gözüme ilişenler. Herkes arabalarına binip birkaç km mesafedeki avm’lerden alışveriş ediyormuş. Benim kızımda ne araba ne de ehliyet olduğu için, o buradaki dükkânlarla yetiniyor ya da internetten alışveriş yapıyor. Yaşasın Amazon! Kitaptan yumurtaya kadar her şeyi ısmarlamak mümkün.


İki gün boyunca Ann Arbor’da dolaştık: üniversiteyi gezdik; binalar, özellikle kütüphane gerçekten çok güzeldi ama dönem bittiği için çok canlı değildi; sokakları dolaştık; ben modern sanatlar müzesini gezerken, Merisa da bir kafede okumalarını yaptı. Arboretum’u gezdik- meğer Ann Arbor’un adı da arboretumdan geliyormuş- o kadar yeşil. Kışın eksi 25-30 derecelerde soğuk olan bu kentte, bir sürü erguvan ağacı olması ise beni hayli şaşırttı. İstanbul’un iklimi nerede Ann Arbor nerede! Çarşı pazar zayıf ama yeme içme kültürü gayet iyi. Dünya mutfaklarından seçmeler mevcut; ilk akşam bir Bask lokantasında, 2. Akşam bir Fransız lokantasında, 3.akşam bir Kore lokantasında, 4.akşam bir İtalyan lokantasında yedik- hepsi de iyiydi doğrusu. Kafeler de gayet güzeldi- hemen hepsi 3. nesil. 

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, ağaç, çim, açık hava ve doğa

Görüntünün olası içeriği: iç mekan

İkinci günün akşamı Merisa “anne Ann Arbor bitti” dedi- “görülecek her şeyi gördün. Yarın Detroit’e gidelim; sen müzede ve ünlü plak şirketi Motown’ın kurulduğu binada vakit geçirirken ben de okumalarımı yaparım”. Kız devamlı okuyor tuğla kalınlığında kitapları. Doktora böyle bir şey demek ki… Bana gezme olsun; hemen tamam dedim elbette.


Günübirlik gideceğimiz için, yemekle vakit kaybetmeyelim dedik. Ann Arbor’un en ünlü şarkütericisi olan Zingerman’a gittik sandviç almak üzere. Beklerken, şarküterinin dergisine göz atayım dedim ve şaşkınlıktan donakaldım! Zigerman, Emma Goldman’ın, 150. doğum günü şerefine parti verecekmiş. Emma Goldman; hani bir zamanlar Amerika’nın en tehlikeli kadını diye tanımlanan; devrimden sonra Sovyetler Birliğine giden ve gördükleri karşısında büyük hayal kırıklığına uğrayıp Avrupa’ya kaçan, “dans edemediğim devrimi ben ne yapayım” sözü pek meşhur olan şu ünlü anarşist kadın! Derginin içinde, şarküterinin sahibinin –ki o da Michigan Üniversitesi tarih bölümü mezunuymuş- Emma Goldman’la İş Kurmak diye bir makalesi var! Adam diyor ki, “biz Food and Wine dergisinin, Çalışmak İçin En İyi 19 Lokanta Listesine girdik, çünkü ben işyerinde Emma’nın prensiplerini uyguluyorum, o yüzden personel de mutlu.” Bu Amerika gerçekten çok acayip bir yer!


Ne kadar garip olduğuna Detroit Sanat Enstitüsü – DIA ‘yı gezince tekrar şahit oluyor insan zira bu müzedeki muhtemelen en önemli eser, ünlü Meksikalı komünist ressam Diego Rivera’nın “Detroit Sanayii” adını taşıyan ve koskoca bir avlunun duvarlarını tamamen kaplayan müthiş duvar resimleri. Resimler, sadece Detroit’e Motor Şehri unvanını kazandıran araba endüstrisinin değişik safhalarını ve özellikle çalışan işçileri resimlemekle kalmıyor, bilimsel araştırmalardan, ırk ayrımına kadar pek çok konuyu da ele alıyor. Diego Rivera’nın en önemli eserim dediği Detroit Sanayii için aldığı 20 bin doları ödeyen ise, Detroit’te araba sanayiinin kurucusu olan Henry Ford’un oğlu Edsel Ford. Rivera bu resimden hemen sonra, New York’ta Rockefeller Center’da duvar resmi için teklif almış, bayağı da yapmış ama resmin içine bir de Lenin portresi kondurunca, hem kontrat iptal olmuş hem de resim duvarlardan silinmiş. Eh Amerika’da da olsa, sanatçı özgürlüğünün de bir sınırı var yani…

Fotoğraf açıklaması yok.

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi

Müzeden çıkıp, bir zamanlar Birleşik Devletlerin müzik endüstrisinde devrim yapan Motown Plak Şirketinin kurulduğu yere doğru yola koyulduk ve Detroit’in acı gerçeğiyle karşılaştık. Şehrin göbeğindeydik ama 3 şerit geliş, 3 şerit gidiş yolların üzerinde tek tük arabaya rastlanıyordu; ortalıkta dolaşan insan ise neredeyse hiç yoktu. Bahçe içinde, 2 katlı evlerin çoğu terkedilmiş, kırık camların yerine rastgele tahtalar çakılmıştı.. Şehrin neredeyse her yerinden görünen ve Amerika’nın ilk gökdelenlerinden olan, ünlü mimar Albert Kahn’ın çizdiği Fisher Building hala etkileyici olsa da, Detroit terkedilmiş bir şehirdi…


Ünlü Motor Şehrinin yükseliş hikâyesi, kendisi de Detroit’li olan Henry Ford’un, dünyanın ilk otomatik motor montaj hattını çalıştırdığı devasa fabrikayı 1910’da burada kurmasıyla başlamış. Yine Albert Kahn’ın çizdiği, 485 bin metrekarelik bir alana yayılan fabrikadaki otomatik montaj hattı, 1913’te Ford’un Model T adlı arabasının montaj süresini 12 saatten 90 dakikaya düşürmüş. 1925’e gelindiğinde, General Motors, Dodge, Chrysler fabrikalarıyla Detroit, Motor Şehri olmuş bile.


Nüfus artmış, ABD’nin kalanına göre oldukça yüksek ücret alan işçiler, güçlü sendikalar kurmuş. 1930 buhranından Detroit de payına düşeni almış; şehirde bazı isyanlar olmuş. 1950’ye gelindiğinde Detroit, 1,8 milyon nüfusuyla artık ülkenin 4. büyük şehridir ve yaklaşık 300 bin kişi imalat sanayiinde istihdam edilmektedir. ABD, yılda 11 milyon araba üretimiyle dünyada satılan arabaların dörtte üçünü üretmekte, bu üretimin önemli bir kısmı da Detroit’te yapılmaktadır.


1959’da ünlü plak şirketi Motown kurulur. Siyahların yaptığı müziği tüm Amerika’ya tanıtan/dinleten Motown’ın kadrosunda kimler yoktur ki: The Supremes- ki aralarından Diana Ross çıkacaktır; The Temptations, içlerinde Michael Jackson’ın da olduğu The Jackson Five, Stevie Wonder vb. Detroit sadece arabalarıyla değil, müziği, eğlencesi ile de önemli bir şehirdir artık. Ancak sendikaların güçlenmesi, maliyet artışları, karlarını düşürmek istemeyen üreticileri yavaş yavaş şehrin dışına taşınmaya iter. İşsizlik artmaya başlar ve 1967’de büyük bir isyan gerçekleşir: 5 gün süren isyanda33’ü siyah 43 kişi ölür, 2000 kişi yaralanır; işyerleri, evler büyük zarar görür. İniş başlamıştır. 70’lerdeki petrol krizi, Detroit’de üretilen büyük ve lüks arabalara olan talebi düşürür. Japonlar, küçük ve etkin araba yapmakta ustalaşır, araba ithalatı giderek artarken, Detroit’in düşüşü de hız kazanır. Özellikle beyaz nüfus şehri terk eder; öyle ki, 1950’de 1,8 milyon olan nüfus, 2011’de 714 bine düşer; nüfusun %83’ü siyahtır artık. 2013’te şehir resmen iflas eder. (Detroit için kaynaklar 1-5)


Şimdilerde, New York’ta, Şikago’da tutunamayan sanatçıların yerleşmeye başladığı söyleniyor- yani meşhur “mutenalaşma” süreci başlamış. Bakalım Detroit bu şekilde yeniden canlanacak mı, zaman gösterecek.


Kısa Detroit gezisinden sonra sıra Şikago’ya gelmişti. Cuma sabahı gideceğiz; 2 gece kalacağız ve Pazar günü ben İstanbul’a , Merisa’da minik kasabasına dönecek.


Michigan gölü kıyısında bulunan Şikago, halen ABD’nin en önemli şehirlerinden biri. Adını, soyları kırılan Amerikan yerlilerinin dilinden almış; bu bölgede yaşayan Kızılderili dilinde, bir bitki adı olan “shikaakwa”, zamanla Checagou ‘ya ve sonunda Chicago’ya dönüşmüş. 1780’lerde ilk yerleşimlerin görüldüğü Şikago, 1837’de 4000 nüfusuyla şehir kategorisine geçmiş ve hızla gelişmiş. Michigan –Illinois kanalı açılmış, et paketleme sanayii gelişmiş, 1870’de nüfusu 300 bini bulmuş. 1871 deki büyük yangınla, binalarının çoğu ahşap olan şehir neredeyse yerle bir olmuş; 100bin kişi evsiz kalmış. Ama çabucak toparlamış ekonomi; nüfus artmaya , şehir büyümeye devam etmiş. Hatta 1884’te dünyanın ilk gökdeleni, 10 katlı Home Insurance Building inşa edilmiş; bunu ünlü mimarların çizdiği başka gökdelenler takip etmiş. Bugün Şikago “Mimari Şehri” olarak tanınıyor.


Şikago çeşitli ayaklanmalarla, şiddet olaylarıyla ve mafyasıyla da meşhur, özellikle de filmlerden bilindiği üzere. Haymarket olayını duymayan pek kalmamıştır ama özetlemekten zarar gelmez. 1886 yılı 1 Mayıs’ında sendikaların yaptığı çağrı sonucu, Amerika’da ve Kanada’da işçiler 8 saatlik işgünü için greve gider. Şİkago’da eylem iş koşullarının da düzeltilmesi amacıyla, geniş bir katılımla, birkaç gün daha sürdürülür. 3 Mayıs’ta, toplanan kalabalığa polis saldırır; 3 kişi ölür. Bunun üzerine, 4 Mayıs akşamı, Haymarket meydanına yürür işçiler ve aileleri. Barışçı bir şekilde dağılacaklarken, polislerin olduğu tarafta, hala kim tarafından atıldığı bilinmeyen(!) bir bomba patlar, 7 polis ve 4 sivil ölür. Bunun üzerine polis kalabalığa ateş açar ve pek çok kişi yaralanır. 8 işçi lideri olaydan sorumlu tutulur ve tutuklanır. Yeterli kanıt olmamasına rağmen dördü idam edilir. Biri intihar eder; diğer üç kişi 5 yıl sonra, delil yetersizliğinden serbest bırakılır. (6) Haymarket anısına, 1889’da Paris’te, olayların başladığı 1 Mayıs, İşçi Bayramı olarak kabul edilir. Ne gariptir ki, dünyanın geri kalanının aksine, ABD’de işçi günü 1 Mayıs’ta değil, Eylül’ün ilk Pazartesi günü kutlanıyor. Diyorum ya, tuhaf bir ülke burası.


Şikago’daki bir diğer ünlü şiddet olayı ise Sevgililer Günü Katliamı. (7) 1929’da, ünlü gangster Al Capone, en büyük rakibini yok etmek üzere, toplantı yaptıkları bir garajı Sevgililer Günü sabahı basarak, güpegündüz 7 kişiyi öldürtüyor. Pek çok filmde seyrettiğimiz Şikago’nun ünlü çetelerinin güçlenmesi, 1920’de Amerika’da alkol üretimi, tüketimi ve satışının yasaklanmasına dayanıyor. 13 yıl süren bu yasaklı dönemde, önce kaçak ithalat yapılıyor, sonra üretime ve dağıtıma geçiliyor ve bu işi de ünlü çeteler gerçekleştiriyor. Yasakla bir sorunun çözümü nerede görülmüş ki? Al Capone bunların en ünlülerinden biri; sonunda paçayı kaptırıyor ama içki kaçakçılığından ya da işlediği pek çok cinayetten değil, vergi kaçırmaktan!


1970’lerde Şikago bu kez Şikago Okulu ve Monetarizmin babası Milton Friedmann’la adından söz ettiriyor. Diktatör Pinochet döneminde, “Chicago Boys” olarak bilinen ve Friedmann’ın eski öğrencileri olan bir grup ekonomist, Şili’de özelleştirme, serbest piyasa, deregülasyon vb politikaları uygulayarak, gelir dağılımının hızla kötüleşmesi pahasına, ciddi “başarı” kazanıyorlar; Şili Latin Amerika’nın en parlak ekonomilerinden biri haline geliyor. Ama ilk petrol krizinde de tepetaklak oluyor, o başka. Friedmann 1976’da Nobel alıyor; 1980’lerde ise Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın danışmanı oluyor- tanrı affetsin. Benim hayatımda da bir yeri var doğrusu; Boğaziçi’ni bitirdikten sonra girdiğim asistanlık mülakatında, jüri heyetindeki dekan, Friedmann’ın hangi okuldan olduğunu sormuş, ben de hemen Şikago demiştim; ne kolay soru diye de sevinmiştim üstelik. Adam demez mi, şimdi hangi okulda olduğunu soruyorum! Ne bileyim ve niye bileyim yahu diye düşünürken, bir başka prof, “yok artık, bari nasıl tavla oynadığını da sor” diye şakaya vurmuştu da, kurtarmıştım paçayı.

Görüntünün olası içeriği: açık hava

İşte böyle bir şehre doğru yola koyulduk sabahın köründe. Bu kez yolculuk trenle; kesinlikle daha konforlu. Yine uçsuz bucaksız boş yeşil alanlardan ve filmlerde gördüğümüz, “hiçbir yerin ortasındaki”, birbirinin kopyası küçük kasabalardan geçiyoruz. Orta batı gerçekten dümdüz; bırakın dağı tek bir tepecik bile yok. Bu kez otelimiz pek güzel değil, ama yeri iyi. Hava karanlık, yağmurlu ve soğuk. Güzel bir öğle yemeğinden sonra, Merisa beni önce neredeyse şehrin sembolü haline gelen, Anish Kapoor’un Cloud Gate (Bulut Kapısı) adlı işine götürdü. Birkaç fotoğraf çektim ama kesinlikle kendisi çok daha etkileyici. Şeklinden dolayı, halk arasında adı “Fasulye-The Bean” imiş…. Hemen yakınındaki Art Institute of Chicago , ülkenin en eski ve en büyük müzelerinden biriymiş. Özellikle Çağdaş Amerikan Resmi bölümü çok ünlüymüş. Merisa beni müzeye bırakıp, yine okuma yapmaya gitti. Oku, oku nereye kadar…


Gerçekten çok çok güzel bir müze; ancak birkaç bölümünü gezebildim- Empresyonistler, Amerikan Çağdaş Sanatı; 19.yy Avrupa vb. Bir de sürpriz tabloya rastladım; Alberto Pasini adlı İtalyan bir ressamın 1880’de yaptığı, “Bir Bizans Yapısının Kapısında, Komutanlarını Bekleyen Çerkes Süvariler” adlı resim. Ressam, ayni zamanda bir seyyahmış; “Şark” merakı, bir başka ressamın yerine, Fransız elçisi ile İran’a gitmesiyle başlamış. Birkaç kere İstanbul’a da gelmiş, hatta Sultan Abdül Aziz’in davetlisi olarak geleceği son sefer sırasında, padişahın vefatıyla Viyana’dan geri dönmüş. Dünya 19. Yüzyılda bile küçükmüş anlaşılan…

Görüntünün olası içeriği: açık hava     Fotoğraf açıklaması yok.

Ertesi gün, pırıl pırıl bir havaya uyandık; açık havada, kısa kollu tişörtlerle kahvaltı ettik. Şikago nehrinin kenarında yürüyüş yaptık ve saat 15:00 için, Şikago Mimarlık Merkezi’nin nehir turuna bilet aldık. Hem bu güzel havada güvertede nehir sefası yapacağız, hem de o güzel binalarla ilgili bilgi edineceğiz. Söylendiği gibi saat 14:30 ‘da, rıhtımda kuyruğa girdik. Sıcaklık 28 derece, güneş altında yanıyoruz. Derken Merisa telefonuna bakıp, “anne, fırtına uyarısı geldi; 5 dakikaya başlıyor” dedi! Gerçekten 5 dakika sonra dolu yağmaya başladı- şaka gibi! Ardından çılgın bir yağmur; tekneye binene kadar herkes sırılsıklam oldu. Tüm gezi sırasında, yağmur devam etti; biz de güverte sefası yerine ancak alt katta bira içip, minicik camlardan bakarak görmeye çalıştık binaları. Hayatımda bu kadar hızlı ve radikal değişen bir hava görmedim. Herhalde bu nedenle, oldukça pahalı olan gezi biletlerinin altında, “hiçbir koşulda para iade edilmez” yazıyor. Bunu yazıyorsanız, bari bekleme alanına bir tente koyaydınız!


Ve son gün gelip çattı; uçak akşam olduğu için, gezmeye vakit var. Bugün, ünlü mimar Frank Lloyd Wright’ın evinin ve ofisinin bulunduğu Oak Park (Meşe Parkı) adlı banliyö semtine gidilecek.


Frank Lloyd Wright, ABD’nin gelmiş geçmiş en önemli mimarlarından. Binin üzerinde yapı çizmiş; 532si inşa edilmiş. Yapıların insan ve çevre ile uyumlu olması gerektiğini savunuyor ve buna “organik mimari” diyor. Orta halli bir ailenin çocuğu olarak doğmuş; Wisconsin Üniversitesinde 1 yıl- evet sadece bir yıl- mühendislik okuyup, okulu terk etmiş ve Şikago’ya gelerek, o zamanın özellikle gökdelen projeleriyle ünlü Sullivan firmasına girmiş. 22 yaşında evlenmiş; Sullivan firmasından, onlar dışında kimseye proje yapmayacağı taahhüdüyle bir miktar borç para alarak, Oak Parkta, bugün müze olan ev-ofisini yapmış. Sözünde durmamış ama; gizli gizli ev projeleri yapmış, iyi ki de yapmış tabii.


Sullivan da duymuş bunu elbet ve kapının önüne koymuş 3 çocuk babası Wright’I! 42 yaşına kadar Şikago’nun bu banliyösinde yaşamış; evler, kiliseler yapmış. Kasabaya imzasını atmış tamamen. Yaşadığı evi, ofisini gezmek, kendi ürettiği eşyaları arasında dolaşmak ve çizdiği evlerin bazılarını dışardan da olsa görmek çok keyifliydi doğrusu. Çapkınmış da rahmetli; 42 yaşında, bir müşterisinin karısına âşık olup, 8 nüfusa ulaşan ailesini terk etmiş. Büyüklerimiz kırkından sonra azanı teneşir paklar demiş ama teneşir mimarımızı değil, sevgilisini paklamış. Kadıncağız ve çocukları feci bir şekilde ölmüş. Wright, aldığı iş teklifleriyle uzunca bir süreyi Japonya ve Avrupa’da geçirmiş; çeşitli gönül maceraları da olmuş tabii. Neyse, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânı malum, tekrar Amerika’ya ama bu kez bayağı ünlü olarak dönüp, sadece Şikago’ya değil, ülkenin çeşitli yerlerine imzasını atmaya devam etmiş.(8) New York’taki ünlü Guggenheim Müzesi de onun eseri. Bu yazıyı yazarken, Google hazretleri sayesinde öğrendim ki, 2019 Temmuz’unda, yani bu ay, Wright’ın 8 binası Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Bu Amerika’da bir ilkmiş. Daha önce, Avrupa’da, ünlü mimar Le Corbusier’in bazı eserleri de Unesco tarafından korumaya alınmış.(9) Böyle bir mimarın yaşadığı, çalıştığı yeri ve eserlerinin bazılarını görebilmek müthiş değil mi? Gerçekten bazen çok şanslı olduğumu düşünüyorum. 

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut, ağaç, ev, bitki ve açık hava

Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, ağaç, açık hava ve doğa

Oak Park, ünlü Amerikalı gazeteci-yazar Ernest Hemingway’in de doğduğu ve çocukluğunun geçtiği yermiş meğer. Vakit darlığından, evinin ancak önünden geçip, bir resim çekebildik. Ne banliyöymüş ama- dünya çapında iki önemli isim çıkmış içinden…


Eskiden, hiç görmediğim bir yere giderken, epeyce araştırır, görülecek yerleri saptar, bilgili olarak giderdim. Son yıllarda tersini yapıyorum; özellikle bir daha gitme ihtimalim olan yerlere hiçbir hazırlık yapmadan gidiyorum; serbestçe dolaşıp, ufak tefek notlar alıyorum ve dönüşte araştırmamı yapıyorum. Okuduğum yerleri gözümde canlandırabilmek daha çok hoşuma gidiyor. Bu arada bazı şeyleri de ıskalamış olduğumu da fark ediyorum tabii. Ayni Detroit ve Şikago’da olduğu gibi… Ama ne gam; Merisa daha en az dört yıl Ann Arbor’da olacağına göre, ben de 1-2 kez gider, hem hasret giderir, hem de eksiklerimi tamamlarım nasıl olsa.


1- https://eandt.theiet.org/content/articles/2014/12/detriot-decline-and-fall-of-the-motor-city/

2- https://www.forbes.com/sites/scottbeyer/2018/07/31/why-has-detroit-continued-to-decline/#4c14f7673fbe

3- https://www.theguardian.com/cities/2014/apr/03/the-death-of-a-great-american-city-why-does-anyone-still-live-in-detroit4-

4- https://historicdetroit.org/buildings/fisher-building%205-%20http://theconversation.com/detroit-1932-when-diego-rivera-and-frida-kahlo-came-to-town-38884

6- http://www.illinoislaborhistory.org/the-haymarket-affair

7- tps://www.chicagotribune.com/nation-world/chi-chicagodays-valentinesmassacre-story-story.htmlht

8- https://www.britannica.com/biography/Frank-Lloyd-Wright/Europe-and-Japan

9- https://www.citylab.com/design/2019/07/unesco-frank-lloyd-wright-buildings-modern-architecture/593521/


gusips


Bu yazı toplam 3134 defa okundu.





Ubıh Fıkrıye Gonenç

Nurdan hanım gezi yazılarınızı zevkle okuyorum. Kendim gezmiş gibi oldum. Kaleminize sağlık!

23 Temmuz 2019 Salı Saat 14:13
SEMİH AKGÜN

Ayaklarınıza sağlık, biz de gezmiş gibi olduk.

23 Temmuz 2019 Salı Saat 13:54
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net