Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Maladaptasyon
25 Mart 2019 Pazartesi Saat 22:38

Coğrafi keşifler, ticaret teknikleri, hümanizm, sanayi devrimi, elektrifikasyon, nükleer güç, uzay çağı, bilgi çağı, derken bugünün dünyasında yaşadığımız hayat çok büyük oranda batı Avrupa halklarının 4-5 yüzyıldır sürüp giden gelişim ve değişim arayışı için verdiği mücadele sonucunda elde ettiği birikimler neticesinde şekillendi. Daha öncesindeki bin yıl boyunca iç Asya’dan kopup gelen step insanlarının kılıç üstünlüğünden gelen demir çağı hüküm sürmüştü.


Barut icat edildi mertlik elden gitti deyişi, kılıç gücünün eski ihtişamına yapılan bir öykünme olarak dillere pelesenk oldu. Zamanımızda olabildiğince genişlikte hükmünü yürüten batının devranını tersine döndürebilmenin de tek şartı; en az onlar kadar bilmeye cüret edebilmek, çalışmak, üretebilmekle mümkün... aksi taktirde kitleye umut vermek için atılan sloganların hepsi gün batımında solan birer hamaset cümlecikleri olmaya mahkûmdur. Toffler’in Bilgi + Teknoloji= Değişim (Çağdaşlık) formülü hala etkili bir bileşimdir.


Ana dayanağı ‘’insanın kaderinde söz sahibi olabilmesi’’ fikrine dayanan ve modern siyaset denilen birikim modeli de batının ürettiği bir kavrayış tarzıdır. Modern yaşamın her alanı içinde sosyal, politik, teknik, kültürel ve benzeri konularda dallanıp budaklanan birçok alt kola ayrılır. Hepsinin yekûnu ise ortak bir demokratik medeniyet tasavvuru dokusunda toplanır. Öncesinde gücünü tanrı buyruğuna dayamış kralların ve kilisenin hükmü yürüyordu.


Krallar ve kilisenin idealist felsefesi ve buna bağlı siyaset anlayışı; tanrısal buyruğun ilhamına mazhar olarak aydınlanan bir bilenin hükmünün tartışmasız hayatın her alanında hâkim olması anlamına geliyordu. Antidotu ise batının geliştirdiği rölativist model idi. Her isnanın gerçeğin ancak bir kısmını bilebileceğinden hareket edenlerin felsefesi, modern demokratik dünya tasavvurunun temelini atan bilmeye, öğrenmeye, ifade etmeye cesaret göstermenin de lokomotifi oldu.


Her şey böyle tereyağından kıl çeker misali kolaylıkla olmadı. Krallar ve kilisenin boyunduruğundan özgürleşme adına kapitalist ekonomik modeli ilk benimseyen ülke olan Hollanda ve müttefikleri Belçika, İngiltere, Danimarka, İsveç, Norveç ve Kuzey Fransa, Krallar ve Kilisenin devleti olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun Almanya, Avusturya, İspanya ve Papalık İtalya’sına karşı 30 yıl boyunca savaştılar. Hollanda ve Belçika üç kez yıkıldı. Bu savaşların sonunda varılan Vestfalya barışı (1648) modern dünyanın kuruluşunun tescili anlamını da taşıyordu.


Öyle ki mülkün ve ticaretin ¾ ‘ünü tekellerinde bulunduran krallar (aristokrasi) ve kilisenin hükmünün yürüdüğü topraklarda artık ifade hürriyeti ile insan hakları ve iradesi yeşermeye başlamıştı bir kere. Voltaire’nin ‘’Kutsal Roma-Cermen imparatorluğu artık ne kutsaldı ne Romalıydı ne de imparatorluktu...’' demeci bir durum tespitiydi aynı zamanda.


Ardından gelen emperyalist çağ bugün bile ortalama bir doğulu insanın batı deyince aklına gelen ilk kavram oluyor. 18ci ve 19ncu yüzyıllar boyunca ilerleyen Avrupa dünyanın geri kalan kısmı üzerinde hegemonik müesses nizamını kurup işletiyordu. Öyle ki dünyanın %80’inden fazlası batılı devletlerine kontrolüne geçmiş, sosyal Darwinizm de zirve keşfedilmiş sadece kara Afrika’da yüz milyon insan ya katledilmiş ya da köleleştirilmişti.


Ama İngiltere’de 1807 de, Amerikan eyaleti Maryland da 1807 de köle ticareti yasaklandı. İngiltere’de 1833 de resmen, Amerika’da 1862 de resmen, Rusya’da ise 1861’de çarlık fermanıyla kölelik mefhumu resmen kaldırıldı. Bİz göremezden gelsek bile Osmanlı başkenti İstanbul’da son köle pazarı 1908’de kurulmuştu. Yani kölelik müessesini en son lağveden ülke Müslüman bir ülke, hanedanı ise cihan-ı İslamın halifesi idi. Sadece Avrupa ve Amerika’da değil, bugün Türkiye’de de geçmişin acı hatırasını taşıyan siyahi soydan yüzbinlerce insan yaşmaktadır.


(Çerkesler 1796 Bzeyıko Zawe sonunda köle ticaretini yasakladılar, ancak devrim dışında kalan Kuban ve Kuban ötesindeki Çerkesler ile öteden beri Osmanlı ile yaptıkları köle ticareti ile geçinen Şakhe ile Gagra arasındaki dar kıyı şeridinde yaşaya Çerkes klanları, hem akrabası diğer Çerkes klanlarına hem de komşu Abhaz, Megrel vesaire halklardan ele geçirdikleri esirler ile bu işi sürdürmeye devam ettiler. Hattı zatında kuzeydei özgür Çerkes klanlarının demokratik yönetimi ile bu bölgenin köle tüccarı eşrafının arasındaki uyuşmazlık kalemlerinden biriside Osmanlıya yapılan köle ticaretinin durdurulması idi)


Neticede Avrupalı halklar yine kendi geliştirdikleri bir kavrayış olan eleştirel düşünce metodu ile tarihi vesikalarda sabit olan hatalarını itiraf edebildiler. Kendi içlerinde boy atan Nazizm, Faşizm ile de en şiddetli şekilde savaştılar. Hitler'e pes dedirtmek uğruna yapılmasına göz yumulan Dresden bombardımanı faciasını da yerdiler. 2. dünya savaşında Almanya’yı yıkan da, Japonya’ya insanlık tarihinde ilk defa olmak üzere atom bombası ile saldıran da batı idi.


Ancak savaş sonunda Almanya’yı Almanya, Japonya’yı Japonya yapan da yine Batı'nın yardımı, teknoloji transferi idi. Hatta batının kâbusu Sovyetler Birliğinin, batıdan aldığı makine ekipmanın yıllık tutarı kimi zaman 3 milyar doları buluyordu. Zaten Rusların Almanları bozguna uğratabilmelerinin ana sebebi Amerikan yardımı değil de neydi?


Benzer şekilde Çin, Malezya, Singapur, G. Kore, Tayvan, Hindistan, Brezilya hatta İtalya ve İspanya’nın kalkınmışlıklarının ardında da Batı'nın ekonomik yardımı vardır. Türkiye Avrupa birliğine ilk müracaat ettiği yıl kalkınmışlık endeksinde İtalya ile aynı sırayı paylaşıyordu. 80’lerin başında ise G. Kore ile aynı seviyede idi. Sonra ne oldu da nal topladık?


Düşünceye hayat hakkı tanımayan ulusların kaderi hep aynı olmuştur. Bünyelerinde çağın gereklerine uygun adaptasyon formatı geliştirebilenlerin hayatında ilerleme de mümkün olabilmişti. Uyumsuzlar (maladaptasyoncular) ise sadece batı karşındaki çaresizliklerine kılıf uydurma konusundaki maharetlerini sergileyebildiler.


Eleştirel model olarak Marksizim bir çıkış yolu sunsa bile Türk solunun sorunu sol olması değil, Leninist olmasıydı. Leninizm, doğulu milletlerin sol yanı içindeki kanlı devrimleri savunan tıpkı orta çağ Avrupa'sındaki kurumsal kilise gibidir. Tek farkı tanrısız oluşudur. Kapitalizm ile Sosyalizmin aşırılıklarını törpüleyerek siyah ile beyaz arasında bir nevi gri kuşak oluşturan sosyal demokrasi teorisi ise henüz hayatlarında başka düşünceye yer açmamış geri halklar tarafından keşfedilmeyi beklemektedir. Bugünün en müreffeh hayatlarını yaşayan ülkeler sosyal demokrasinin başarı ile ikame edildiği batı Avrupa ülkeleri olması tesadüfi değildir.


Türkiye 2002 yılının başındaki gibi kendisini Avrupalı olmaya aday görmüyor artık. O politik vizyonun çok daha gerilerine düşmüş durumda. Trajik olan şey ise onun yerine koyabileceği ve sorunsuz çalıştırabileceği bir medeniyet tasavvuru da bulunmuyor.


Çünkü genel olarak İslami veya Türk-İslam sentezi medeniyet önermesinin, Batı'nın her alandaki taarruzlarına karşı sadece reddiyeci bir refleks geliştirebildiğini, batı karşısında düşülen durumun neden-sonuç ilişkisinin tam olarak kavranmadığı, kavransa bile gereğinin yapılması hususunda idareye meşru ihtarların verilemediği, sadece birbirinin benzeri ‘’durum tespiti’’ ritüellerinden öteye pek geçemeyen yüzeysel veryansınlar ile yetinilmek zorunda kalındığını görüyoruz.


Akıbeti geciktiren lakin engellemesi mümkün olmayan ama yine de bir kesim tarafından çok övünülen Abdülhamidvari maslahatı idare siyaseti minvalinde bir batı ile, bir de çeyrek batı ile (Rusya) sahnede gerili ipe çıkıp dans ediyoruz. Rodeocu için düşmenin mukadder olduğu anlarda cesaret tek geçer meziyet olduğundan en iyi bu alanda kendimizi belli edebiliyoruz.


Türkiye’nin bir doğulu olarak batılı kurumlar arasında var olması nedeniyle oluşan yumuşak gücü, gerek İslam gerekse üçüncü dünya ülkeleri gözündeki itibarının ana membaını oluşturuyordu. Oysa artık batılı kurumların her kararını da reddediyoruz. Türkiye'nin doğu-batı arasındaki köprü vaziyeti de giderek yıpranıyor. Yerine nereye kadar birlikte yürüyebileceğimizi asla kestiremediğimiz Putinizm’i koymaya çalışıyoruz. Yeni Türkiye’nin başkanlık modeli de nihayetinde Putin’in başkanlığını andırıyor.


Ancak ülkece kronik sorunsalımızın ana temasını bir nevi ‘’maladaptasyon’’ oluşturmaktadır. Batılı hayatı ve onların evrensel normlarını şeytanlaştıran ama ilk fırsatta tüm aidiyetlerinden sıyrılarak ona son sürat koşan bir anomali söz konusudur. Maladaptasyon bozukluğu modern dünyanın sorunlarına akılcı çözümler üretilemediğinde ortaya konan sahte çözüm reçeteleridir. Ve her 15-20 senede bir tekrar cereyan eden bir vakadır.


Avrupalı bu sistemi yüzyıllar sonucu elde ettiği birikim ile kurdu ve ''eyy'' ile başlayan cümlelere kanıp da meydanı terk edip gidecek değildir. Ancak kim Avrupalı kadar düşünür, araştırır, öğrenir, bilir ve yapar ise onun hakimiyetlerine karşı bir cevap üretebilir. Bu çalışmanın sonucu ise ya yeni bir endüstriyel teknik veya enerji kaynağının bulunması demektir.


Adaptasyon bir kimlik erozyonu da değildir. Tersine maladaptasyon yani uyum bozukluğu her türlü toplumsal alanda yozlaşmaya yol açan gerçek bir kangren halidir. Her büyük kişi veya devlet, kendisinden öncekinin ya omuzlarında yükselmiş veya gölgesinde filizlenmiştir. Mesela Osmanlı devleti doğu Roma’nın bakiyesidir. Batıyı bilmeli, anlamalı ve sonunda onun tesirinden kurtularak özgün gelişime açılan kapıları düşünebilmeliyiz.


İktidarın el değiştirdiği 2002’den beridir geçen zamanda yine bir periyot tamamlandı. Ve yine bir seçim zamanı geliyor, bu seçimler ilerleyen tarihlerdeki genel idari seçimlerin de ön sözü olma hüviyetinde. Kısır Pantürkizm nutukları ve modern hayatın hiçbir sorununa çözüm üretemeyen İslami holdingleşmenin taçsız krallarının müritlerine çektiği söylevlerin bir benzerini ulusal düzeyde dinlemekten sıkıldık.


Özgür düşüncenin cesaret kokan, yenilikçi, demokratik siyaset yaklaşımları bu ülkeye tekrardan uğrayacak mı bilinmez ama bu defa geldiğinde toplumun sadece bir kesimini değil, hepimizi dünya küresinin müreffeh, özgür insanları sınıfına taşıması için onun kıymetini çok iyi bilmemiz gerekiyor.

***

Çerkeslerde ''maladaptasyon'' maduru bir halk. Başkasını yermeyi çok severiz ama içinde yaşadığımız toplumlardan da çok büyük farklarımızın olmadığını bilmeyi istemeyiz. Neticede SSCB’nin çöküşünün ardından irili ufaklı tüm Sovyet halkları, tüm Kafkasya halkları, hatta Anadolu’da yanı başımızda yaşayan kimi etnik gruplar bile ‘’kimlik inşasına’’ girmişken, Çerkesler var olan kimliklerini yıkmak için ellerinden gelen yaptılar.


Tüm dünyanın bilip tanıdığı ‘’Çerkes’’ kimliği yerine ne idüğü belirsiz ''Kafkas'' ulusunun bir oymağı yapılmaya çalışıldılar. Yani kimlik inşası yerine ‘’kimlik yıkımına’’ maruz bırakıldılar. Her etnik birimin kendi nüfuzunu artırma yolları aradığı zamanlarda, yani atılım ve kazanım çağında olağan strüktüra adapte olup zincirlerini kırmak varken, ulus bilincinin kaybına, hak taleplerinin köreltilmesine maruz bırakıldılar.


Kim tarafından? Bugün Çerkes=Adıge olgusuna kim karşı ise dünde aynı grup ve kişilikler bu kimlik yıkımının taşeronluğunu yapmıştı. Saymak gerekirse, en başta taşrayı bozan her türden Kafkasçılık ve şehirli kesimin diline yapışan Adıge-Abhazcılık Çerkes etnik birliği ve etnik kimliği için zehirlenme semptomudur. Panzehiri ise Çerkes=Adıge realitesini kabul etmektir.


Çeyrek asra yayılan bu maladaptasyon sürecini ve yaşatılan kimlik yıkımına dur demek amacıyla soydaşlarımız anavatandaki 2020 nüfus sayımında kendilerini Çerkes olarak yazdırmak ve bu amaç üzerine halkı bilinçlendirmek için kampanyalar açıp, organizasyonlar yapmaya başladılar. Fakat belli güruhlar ‘’Çerkes’’ olur isek Rusya, Adıge Cumhuriyetini iptal eder de haklarımızı kaybederiz diye yine feveran etmeye başladılar. Peki, Adıge Cumhuriyeti kurulduğunda ilk adı neydi? Veya doğrudan soralım, destekçisi olduğunuz Putinizm, federal cumhuriyetleri ortadan kaldırmak isterse sizin adınızın ne olduğuna mı bakacaktır!


Çerkes adının taliplisi çok!


Abhazlar Çerkes olmak için, Çerkes adını kapmak için telaş içindeler, Karaçay-Balkarlar Çerkes yalnızca Adıgeler değildir diye söyleniyorlar, Adıge olmayan Wıbıh milliyetçileri de Çerkesin aslında kendileri olduğunu beyan ediyor! Neden?


Çünkü Kafkasya tarihinden Çerkes’i çıkartırsanız geriye çıplak dağlardan başka bir şey kalmıyor, Çerkes kültürü bu coğrafyanın ana öğesidir de onun için. Çünkü Çerkes tanımı bütün dünya tarafından bilinen arkaik döneme uzanan derinliği ile bu ada sahip olanın aynı zamanda Kafkasya’nın siyasi, sosyal, tarihi, kültürel bütün geçmişine de sahip olduğunu da tescilliyor.


Mısır Adıge Sultanlığı, Çirigin Adıge Prensliği, Piyatigorsk Adıge Prensliği, yok. Mısır Çerkes Sultanlığı, Çirigin Çerkes Prensliği, Piyatigorsk Çerkes Prensliği var.  J.Bell kitabını ''Adıgelerden Mektuplar'' diye yazmadı, ''Çerkesya’dan Mektuplar'' diye yazdı, Zihler, Kasoglar, Yasılar, Çerkesler aynı halktır ve kendilerine Adıge diyor kaynaklar. İçimizdeki maladaptasyon mağdurlarının bu denli korkunç büyüklükteki mirası reddetmeye çalışması hangi aklın yitimi, hangi delilik emaresidir?


Çerkes Sorunu için diasporada ise henüz bir yaprak dahi kımıldamıyor. Ama çok değil birkaç vakte kadar Çerkes etnik birliğinin düşmanları Rusya analarının teşviki ile sahneye çıkarlar. Adigoabhazinskycilerden, Çerkesleri Kafkas ulusunun Adıge oymağı yapmak isteyenlere, Neandertal Nartçılardan, Adige, Adıygha, Adiyecilere kadar malataptasyona uğramış bir sürü megalomanı belgesel tadında izleyerek keyif alabilirsiniz.


Bu arada çatı kurumunun kedisine bir ''Lı'şha'' aradığını duyduk. Naçizane önerimiz kendilerine bu sefer Abhaz bir başkan atamaları olacaktır. Otuz yıldır Rusofil siyasetin taşeronluğunda Abhazya'nın bağımsızlığından başka bir kelam etmeyen bu güzide kurumun, Çerkes halkı ile arasındaki pamuk ipliği de böylece kopmuş olur.


Bu yazı toplam 3572 defa okundu.





Nogay Rauf

Mükemmel bir analiz, iyi ki varsın Hatko Vural kardeşimiz.

26 Mart 2019 Salı Saat 10:13
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net