Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Var Olmanın Mecburi Ağırlığı
05 Haziran 2017 Pazartesi Saat 17:06


İçerisinde pek çok çağ dilimi barındıran modern zamanlar bitti. Moderniteyi yaşayıp tüketebilmiş batı dünyasının fikir-felsefe insanları tarafından ikinci dünya savaşının sonu post-modern zamana geçişin de başlangıcı kabul edildi. Yeryüzünün bugünkü siyasal-sosyal-ekonomik haritasını çizen, teknolojik-kültürel tekâmülün baş aktörleri için en azından durumun böyle olduğu kabul edilebilir. Modernlik ertesindeki batı insanının hayata bakışındaki düşünsel yaklaşım, geçmiş nesillerin omuzlarına bindirdiği siyasal-ahlaki-dini-sosyal her türlü baskı edimlerinden kurtularak olabildiğince hafiflemek, deyim yerindeyse ‘’hiçleşerek’’ var olmak post-modern bir tarz meselesi oldu. 


Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler yani yolun yarısındakiler hadi neyse de, bizim gibi yok olmasına ramak kala uçurumunun kıyısından dönen halklar için sınırsız iletişim, hızlı ulaşım, evresel hukuk veya popüler protesto hakkı gibi nimetler sunan post-modernlik sayesinde toplumsal hayat henüz yeni başlıyor. Acı dolu tarihi mirasın çoğu kez ruhlarımızı ve bazen de bedenlerimizi ezmesi gerçeğini reddederek kanatlanamayacağımız aşikâr. Bizim hiçleşmek, hafiflemek şöyle dursun, ayağa kalkabilmemiz için varlığımızı daha ağır, anlamlı ve görünür kılacak her şeye ihtiyacımız var. Bu da bizi var olmanın mecburi ağırlığına kadar götürüyor. 


Çerkeslerin ve bittabi Çerkesliğin varlığının devamına esas olmak üzere başlıca iki önerme türü öne çıkıyor. 

Birincisi etnokültürel ağrılık merkezli olup siyasi bir anlam çağrıştırmıyor. Çerkes anavatanının siyasal halinin yani idari ve demografik parçalanmışlık durumunun peşinen kabulü birlikte, Kafkasya’da parça parça tutulan Çerkes bölgelerinden birisine, cebindeki diasporik ülke pasaportu ve kendi imkânları ile dönüp yerleşebilecek olan orta halli ahalinin orada, Çerkes dili ve diğer folklorik kültür öğelerini korumaya çalışmasının Çerkes geleceği için yeterli olacağı konusundaki, omurgasını anavatana ‘’dönüş’’ yapma fikrinin oluşturduğu, kültürel varoluş çağrısı.  


İkincisi, Çerkeslerin her türlü etnik kültürel-folklorik öğelerinin korunup-geliştirilmesi faaliyetlerinin devamının yanı sıra, ‘’dönüş’’ gibi Çerkesler için stratejik bir amaç olan ihtiyaçların, gerek uluslararası hukukun garantörlüğünde, gerekse RF’nun olası ekonomik yardımında belirli bir plan ve prensipler dairesine bağlanmasını isteyen, bunun yanı sıra toprak, nüfus ve idari yapı olarak parçalanmış Çerkes anavatanının RF sınırları içerisinde bütünlenerek yekvücut Çerkes ülkesinin kurulmasının gerekliliğini,  gelecekteki varoluş imkânları adına kabul eden mümkün olanın siyaseti yani Çerkesya fikridir. 


Çerkesya önermesi hukuki-siyasi meşru bir mücadele ritmi üretmekle kalmıyor aynı zamanda halkın varoluş adına sarf edeceği enerjiyi disipline ederek dönüşün kalıcı bir zemin tutmasını da mümkün kılıyor. Ancak her kitle hareketi gibi bununda ileriye gitmek için üç temel görevle yüz yüze gelmesi kaçınılmaz oluyor. Bunlar, birlik, demokrasi ve açıklıktır. Birlik, mümkün olan en geniş toplumsal dinamiklerin mücadele sahasına çekilmesini sağlaması bakımından cazibe yüklü anahtar sözcüktür. Demokrasi, kitlelerin iradesini doğrudan ifade etmesini sağlayabilecek biçimlerinin yaratılmasını gerektirir. Hareketi yönetmek, çevre desteğini azami düzeye çıkarmak ve toplumu amaca yaklaştıracak değişimi sağlamak adına, hem amaç hem de gidilecek (izlenecek) yol konusunda netlik gereklidir.  Bunu sağlayacak olan yegâne şey ise bir ‘’Çerkes Ulusal Siyaset Belgesinin’’ hazırlanması konusundaki kararlılıktır. 


Buraya bir mim koymak gerekirse siyasi var oluş seçenekleri Çerkesya ile sınırlı değil. 

Rusya’ya dışarıdan yapılacak askeri bir müdahale sonrasında kısa süreli de olsa hayat bulması olası ‘’Birleşik Kafkasya Devleti’’ne taban yaratmak adına, Çerkes milli kimliğini ve bu kimliği oluşturan ayırt edici kültürel vasıfların (tarih, folklor, edebiyat vb.) özne olarak kabul edilmekten çıkartılıp, diaspora merkezli ‘’Kafkasyalı türdeşliğinin’’ bir kompartımanı yapılmaya çalışılan Çerkes kimliğinin indirgemeye tabi tutulmasını örgütleyen, yani Çerkeslerin yaşaya kalabilmesi için Kafkasyalılık uğruna asimile olması gerektiğini öğütleyen birleşik Kafkasya fikirdir. 


BK fikrinin sahipleri kitleye, birleşik Kafkasya devleti kurulduğunda ‘’Çerkes Meselesi’’de kendiliğinden hallolacaktır şeklinde önü sonu belli olmayan naif bir önermede bulunmaktadır. Kaldı ki yola sosyalist olarak başlayan sonradan milliyetçi muhafazakârlığa geçiş yapan, en son 2nci Çeçen savaşı sırasında kökten dinci bir hale bürünen BK düşüncesi, içinde RF karşıtı her şeyin barınabileceği metruk bir adres, boş bir slogan hüviyetinden öteye geçememiştir. Ancak 90’lı yılların başından itibaren Kafkasya’nın sorunlu bölgeleri ile Çerkesleri özdeşleştiren örgütlü aktif yapısı ile Çerkesler arasında kimlik kaosunu başlatan, kolektif milli hafızada çarpık yanılgılar üreten, dolayısıyla Çerkeslerin kendi olmaktan uzaklaştıran başlıca amil idi. Çatışma alanları kayboldukça BK fikride, kendisini yeniden üretecek başka bir çatışma alanı yaratılana kadar kuluçkaya girdi.


Şu da unutulmamalıdır ki 1989’da Nalçik merkezli Dağlı Halklar Konfederasyonunun, programa aldığı Kafkas halklarının ‘’uluslar arası birliği’’ dayanışma fikri ile, bu fikrin Türkiye diasporası simsarlarının pazarladığı Kafkas ulusu yaratma hayalleri tamamen farklı önermelerdir. Buda bizi üretilen siyaset/siyaset üretenler ile bu siyasetin sahada kullanılmasının/sahada kullananların ne kadar farklı hallere büründüğünü göstermesi açısından uyarmaktadır. 


Anavatana peyderpey dönüş yapılarak dilin-kültürün korunmasının gelecek projeksiyonu için yeterli olacağı kanısındaki fikrin sahipleri Adığe dilinden ve Adığe Khabze’den uzaklaşmanın Çerkesliğin sonunu getirdiği tespitiyle, ekonomisi, güvenliği, yasası, siyaseti vesairesi bir yana bırakılmış, neredeyse hayal âleminde bir hakikat adası şekline büründürdükleri folklorik ‘’Adığe Dünyası’’ yaratmanın, Çerkes sorununu çözümü için yeterli geleceği keyfiyetindeler. Oysa atalarımızın tamamı anadilini konuşan, khabze sahibi kimselerdi, ancak sonuç onlar için büyük bir felaket oldu. Sadece anadilini konuşmak, içine doğduğu doğal kültürünü yaşayıp gitmenin bir milleti yok oluştan kurtaramaya yetmeyeceğini en önce bizlerin anlaması gerekli. 


Bu görüş sahiplerinin tespitleri Türk-İslam sentezcilerinin Osmanlı’nın (Türklerin) başına gelen her şeyin başta devleti yönetenler olmak üzere halkın, Türk-İslam akidelerinden uzaklaşmasıyla vuku bulduğu şeklindeki önermeleri ile benzeşmektedir. Osmanlı çökmeden bir buçuk asır önce yarı sömürge durumuna düştüyse bu dininden, dilinden uzaklaşmakla değil, bilim-teknikteki gelişmeler ve bu değişimlerin ürettiği sivil ve silahlı siyaset, ticaret ve sosyolojide geri kalması ile oldu. 


Bunları demekle kültür-sanat faaliyetlerinin önemsiz görüldüğü manası çıkartılmamalıdır. Bir örnek vermek gerekirse Fransız devrimi, 54 yıl ile Fransa’nın en uzun süre tahtta kalan kralı 14ncü Louis’in (1638-1715) Fransa’ya yaptığı kültür-sanat-mimari yatırımların meyvesidir. Öyle ki ‘’güneş kral’’ lakaplı 14ncü Louis Fransa’da mutlak monarşiyi getiren adam olmasına rağmen Fransız halkına da şahsiyet ve kabiliyet kazandıran düşünebilen bireyler haline getiren faaliyetlerin destekçisiydi. Birkaç yüzyıl süreyle Fransızca başta Avrupa ülkeleri olmak üzere Rus kremlin sarayında bile üst tabakanın, yönetimin, bilimin, kültürün dili olmuştu. Bu gurur kaynağı Fransız insanına başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini hissettirmiş ve 16ncı Louis zamanına gelindiğinde köhnemiş imparatorluğun değişimi için cesaret vermişti. 


16ncı Louis sistemin işleyişini denetleyecek ve hatalarını düzeltecek bütün mekanizmaları, bu arada kendi elleri ile topladığı hak meclislerini dağıtması sonucunda, devrime giden kriz baş göstermiş ve nihayetinde Fransız devriminin öncülerinden Maximilien Robespierre’nin dediği gibi, patlayan silahlar değil, mevcut yasalar olmuştu. 


Çerkes meselesinin siyaseti, yalnızca tarihi toprakları birleştirmek ve ülkenin başına bir lı’şha seçmek demek değildir. Siyasetimiz her şeyden önce halkımızı özgürleştirmeli, onurlu ve erdem sahibi demokrat bireyler inşa etmeye girişmelidir. Bunun yolu da insanımızın özgüven tazelemesini sağlayacak talepkar meşru siyasetten geçer. Talepkar olmak içine düşüldüğümüz mevcudu kabul etmemeyi, aynı zamanda toplumu toparlayacak hedef odaklı meşru hukuki iktidar alanı kurmayı, toplumu giderek gerileten mevcutla yetinme önerisine alternatif, barışçıl bir değişim dönüşüm iddiası olmayı da gerektirir. İdeali, iddiası dahası tuttuğu bir yol olmayan milletler, giderek eksilirler, eksikliklerini göremezlerse, özgürleşme iradesi gelişemez ise yollarına çıkan engeller tarafından teslim alınırlar, böylelikle kendisi olmaktan çıkartılan milletler çözülerek başka milletlerin yeşerdiği toprağın gübre muhtevasını oluştururlar.   

 

Özgürleşmek demek de illa RF’den ayrılmak, bağımsız bir devlet kurmaya teşebbüs etmek değildir. Zihnen bağlandığımız zincirleri kırmak, her şeyden evvel  Çerkes’lerin birbiri ile anlaşamayacağı kuşkusunu ezmek, doğal yaşam faaliyetlerinin ötesine geçerek kendimizi tarihi, kültürel ve siyasal bir özne olarak gördüren, başka türlü hayatları yaşamayı mümkün kılan temsiliyet ve aidiyetlerimizi belirlememiz, kendimiz olmayı beslememiz demektir. 


RF’nun bizim hakkımızda pozitif ayrımcılığı olmaksızın, sadece vatandaşı olduğumuz diaspora ülkesinin pasaportu ile alelade bir turist gibi, sessiz sedasız tersine bir geri göçle Kafkasya’da birbirinden kopuk adacıklar halinde tutulan tarihi Çerkes topraklarında vahalar halinde yaşaya kalmak ulusal kurtuluş reçetesi değildir. Dil ve kültürün geliştirilmesinde ise devletin merkezi eğitim teşkilatlanmasının, maddi desteğinin önemi büyüktür, bunu sağlayabilmek içinse Çerkeslerin RF’da tek bir idari birime bağlı olarak yaşamaları gereklidir. Diğer tüm nazariyeler rasyonel akıla ve dünya milletlerinin tarihi gelişim çizgilerinde edindikleri tecrübeye aykırıdır. 


Bugünkü RF ile aramızdaki problemin halli ise çok basittir. RF devleti, eski SSCB yurttaşı olup da şimdiki RF sınırları içerisine dönmek isteyen etnik bir Rus’a hangi yasal hakları tanıyor ve ekonomik yardımları vaat ediyorsa bizlere de aynını versin bu yeterlidir. Rusya Federasyonu, dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun bir Çerkes’e, koşulsuz olarak istediği an RF’nin vatandaşlığına geçme ve RF sınırları içerisinde istediği bir yere yerleşme ve tabiî ki mal-mülk edinme ve maddi transfer yapabilme hakkını tanımalıdır. Bundan sonrası ise Çerkeslere kalmıştır, bunu yaptığında Çarlığın varisi RF, tarih önünde Çerkes soykırımı ve sürgününden dolayı lanetlenmekten kurutulabilir.


Tarihi vatanımızdan geriye elimizde kalan birkaç parça bölgede birbirinden ayrı küçük Adığe dünyaları kurmanın, güvenli toplumsal gelişim için yeterli olmadığını kabul ettiğimiz anda ulusal siyaset belgesine, dilerseniz amaca yönelik yazılı bir kılavuz metine ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız. Bu da davanın esas’ını kabul edip, usul’e doğru yol almakta olduğumuzu gösterir. 


Usul, tarihi arka planın miras hakkı olarak Çerkes milletinin, Çerkes=Adığe’dir, ülkemiz Çerkesya’dır basit formülasyonlarla anlatılan ulusal birliğinin kabulü ile birlikte, bunu erozyona uğratmak amacıyla Çerkesler içinde yayılmaya çalışan her türlü davranış ve fikir ile meşru zeminde mücadele etmenin yanı sıra, Çerkeslerin bugünkü coğrafyasının, demografisinin de birliğinin gerçekleştirilmesi adına, öğretilmiş cahilliklerin eseri olan mental engellerden tutunda, diasporada yaşamak zorunda kalanların önüne çıkartılan fiziki ve anavatanda yaşayanların birleşmesinin önündeki mevcut idari-siyasi engellemelerin kaldırılmaya çalışılmasını da içerir. Diğer halklar ile ilişkilerde usul, daima Adığe töresinin öğütlediği iyi niyetli komşuluk ilişkilerinin geliştirilerek devamının yanı sıra, Çerkesya’da birlikte yaşayacağımız halklarla ilişkilerimizde, bütün bu halkların varlığını ve gelişimini garanti eden seküler laik bir dünya görüşü etrafında şekillenen, evrensel demokratik değeler üzerinden yürütülecek ortaklaşa bir hukukun kurulması çabasıdır. 


Çerkesler on yıllardır durum tespitinden öteye geçemeyen düşünsel krizden çıkamamakta, toplumsal var oluş adına yapıp ettiklerinden pozitif bir sonuç alamamaktadır. Saman alevi gibi parlayıp sönen hedefsiz faaliyetler, bir yandan ufakta olsa toplanan enerjiyi absorbe etmekte, öte yandan slogan vari emellere tüketilen kıt kaynaklar Çerkes meselesini de nihayetsiz kılmaya devam etmektedir. Çerkesya hedefine uzanan yolda uzmanlık, işbirliği ve iletişim şarttır. Elbette iletişim olmazsa işbirliği zayıf düşer. Çerkesleri tarihi-kültürel-sosyal ve siyasal bir özne olarak gören herkesle temel prensipler kaidesinden sapmamak şartı ile iletişime geçmeye zaten baştan beri hazırız. Hayatın kendisine kazandırdığı alanında uzman her Çerkes, bu uzmanlıktan elde ettiği bilgi ve birikimleri birazda Çerkeslik konusuna tedavül etmek için düşünmeli, çaba sarf etmelidir. Bu, bir dereceye yükselmiş her insanımızın halkına karşı borcudur. Düşünmek içinse Çerkesya ve cherkessia.net çatısı altındaki yerini almalıdır.  


İkinci dünya savaşı ertesinde Fransa’yı yeniden kuran General Charles de Gaulle, en büyük muhalifi felsefeci yazar ve düşünür Jean P. Sartre hakkında sorulan bir soruya, ''Sartre, Fransa’dır’’ diyebilmiştir. İnsan ile imkânın bir araya gelmesi problemi çözecek asıl etmendir. Varoluş imkânının sınırlarını yetişmiş, kendi alanında uzman kişiliklerin Çerkes sorununa katkısı genişletecektir. Çerkesya’nın amacı da kocaman bir ‘’biz’’ yaratmak değil, geleceğe emin adımlarla yürüyen, kendi kafası ile düşünebilen ‘’bizim’’ insanımızı el birliği ile inşa etmektir. 



Bu yazı toplam 3546 defa okundu.





vahiterdo

GLOBAL DÜNYA ve SOSYALİST GLOBALİZİM...
Dünya irili ufaklı 200 yakın devlet den oluşuyormuş, bunlar eşyanı tabiatı gereği farklı sosyal-kültürel-ekonomik -politik -hukuki süreçlerde olamalarına karşın, hepsi bir biri ile organik bağ ilişkisi içindedirler , hepsi farkı gelişmşlik düzeyindedir ama genel sistem kapitalizimdir, yani dünya iki ana sınıf dan oluşuyor, üretim araçlarını elinde bulunduran zenginlerle maaşa talim emekçi sınıf , yani geçmişte de hiç bir başarısı olmayan, kurulmuş sovyetler birliğini batırıp dağıtan anti-sosyalist stalinizimle , HEÇ NE olabilmez. din ve milliyetçilik üzerinden anti emperyalist sologanlarla bir ülke de tek başına sosyalizim kurulabilemez ve yaşatılamaz.,, USA-A.B emekçilerinin aydınlarının öncülüğünde dünya çapında bir demokratik sosyalizim ve barış insan hakları çevre, evrensel hukuk cephesi kurulmalıdır,,...lafın hepsi deliye yazılırmış,,,EMEK-BİLGİ-GİRİŞİM- en yüce değerlerdir, çok marifet var insanda ..selamlar..

05 Haziran 2017 Pazartesi Saat 21:44
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net