Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kalekute Enver Sağlam
Unutulmayacak Bir Roman Kahramanı: Çerkes Paşa
18 Ekim 2011 Salı Saat 00:52
ÇERKES ADİL PAŞA’NIN TAHSİLDARLIK GÜNLERİ

Bu yazıyı Cherkessia Net sitesine gönderip göndermeme konusunda epeyce tereddüt yaşadım aslında. Biraz tatil biraz boş vermişlik biraz da son zamanlarda tekrardan öğrenci olmanın yoğunluğu ile elimiz Cherkessia Net’e değemedi bir türlü. Geçtiğimiz yaz bir arkadaşımızın Roman Kahramanları dergisi için “böyle bir yazı yazar mısın” dediğinde tereddütsüz ‘evet’ dedim. Biga’da olmama rağmen kitaptan bir tane daha edinip (sağ olasın Seçkin Tay) bir daha okuyup yazıya oturdum. Bir çırpıda yazdım yazıyı. Sonra söz konusu dergide değil ama Birgün gazetesinin kitap ekinde yayınlandı yazım. Tabi bu arada Roman Kahramanları dergisinde yayımlanmış Çerkes Dosyası sayfasından da bahsetmeden geçmek doğru olmaz. Çerkes adil Paşa’nın da tanıtıldığı dergi,deki soysa gerçekten kapsamlı bir dosya ve ben Çerkes bütün hemşerilerimizin bu dergiden edinip bu dosyayı okumasını tavsiye ederim. Benzer bir çalışmanın ilki ve doyuruculuğu olması itibariyle muhakkak okuyun dediğim bir dergi.

Efendim konuyu dağıtmadan Mahmut Şenol’un Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri isimli romanına getireyim sözü. Roman biz Çerkesleri anlatması ve dili-edebiyatı anlamında gerçekten çok güzel bir roman.Sizlerin bizlerin yıllarca anlatmaya çalıştığını bir kitapta gayet güzel özetlediği bir edebiyat eseri ve bence kütüphanenizde bulundurmanız gerekir. Ve hatta becerisi olan biri tarafından senaryo haline getirilip filmi çekilse bile yeridir diye düşünüyorum. Yazdığım incelemeyi tekrar inceleyip bu önsözü toparladım derken dün gece büyük Çerkes şair ve yazarı Meşbaş’e İshak’ı Bağlarbaşı’nda dinleyince düşüncelerim daha da pekişti ve ‘sanatın - sanatçının gücü bu’ diyerek okuduğunuz satırları Cherkessia Net’te yayınlamaya karar verdim.

Nasılsa diğer konularda yeteri kadar her şey yazılıyor. Zaman zaman bu tartışmalarda biz de topa girme ihtiyacı duyup debeleniyorsak da arada bu şekilde bir soluklanıp şöyle bir geriye yaslanmalı diye düşünüp yazımı gönderiyorum.

Bakalım beğenecek misiniz?

Daha da esası bakalım romanı okuyup değerlendirecek misiniz.?

Kahramanının önce Bay Âdil Üsküdârlı'dan Çerkes Âdil Efendi'ye, sonra bir tesadüfle Çerkes Âdil Paşalığa terfi eden serüveniyle gelişen Mahmut Şenol'a ait romanın esas gerçekliği Çerkeslik... 2008 yılında yayınlanan romandaki bu gerçekliğin şaşmaz pusulası Çerkes Ahlakı, terazisi ise hiçbir zaman şaşmayan ¨Haynape…¨

Yani ¨ayıp…¨

Geçmişinde kendine ait bir ‘Mahkeme’si dahi olmayan Çerkes toplumunun, yargısal gücü etik formlara bağlaması nedeniyle, bugün modern toplum ile maalesef pusulası şaştı. Terazisi ise yanlış tartmaya başladı.

Doğumdan ölüme, düğünden cenazeye, günlük hayattan sosyal yaşantıya kadar bir Çerkesin hayatına yön veren töresel ¨Khabze¨ kültürü, şehir hayatı ile Çerkesin gündeminden düşmeye başlayınca sıkıntılar artış gösterdi. Haynape kuralı modern toplumun kitle kültüründe bir şey ifade etmiyor; Çerkes'in birey olarak çelişkisi de burada başlıyor. Zira haynape diye kalkıştığı her ahlaki eylem, kendisini Çerkes addeden birisi için sıradan bir Quixotic davranış kalıbı dışına çıkamıyor. Şenol'un romanı bir bakıma bu çelişki üzerine kuruludur.

Bir Çerkes olarak ben bu romanı okurken, algıladığım ilk şey işte bu oldu. Bir daha okuyunca buna dair duygularım da pekişti.

Onun yanına bir de Don Kişotluk-Quixotism ve ‘durumdan vazife çıkarmak’  kuralı eklenince tablo tamamlandı.

Evet roman kahramanı olan Âdil Paşa'nın durumuna bakarak söylenebilir ki, bir Çerkes en doğru tanımıyla böyledir!

Geçmişte ve hâlâ günümüzde, Çerkes Âdil Paşa’nın durumdan kendisine vazife çıkarması neyse, buna benzeyecek biçimde mevcut statükodan vazife çıkaramayan Çerkesler omuzlarındaki haynape-ayıp etiği yüküyle eziliyor.

Çerkes Âdil Efendi’nin romanın başında  anlatılan “…bir zamanlar sahip olduğu varlığını neredeyse yarı yarıya, belki daha fazlasıyla yitirmiş, ama bunu ‘kan kusarım kızılcık şerbeti içtim, derim’ diye ısrarla saklayarak, zengin yaşamını kalabalık ailesiyle sürdürme çabasındaydı”  biçimindeki ruh hali ile romanın ileri safhalarında anlatılan ve artık  Çerkes Paşa olan kahramanımızın dara düşmüş vergi mükellefinin vergisini cebinden ödemesi ama bir taraftan da vazifeye sadakat uğruna yine de tahsilatı ondan bir şekilde yapması arasında ne fark var ki…

Bir ‘kaçış’ın romanı olan Çerkes Âdil Paşa’nın Tahsildarlık Günleri’ni kırklı yılların kaosu içinde okuyoruz. İkinci Dünya Savaşı ile yaratılan ırkçı akımın ülkemizde – özellikle - azınlıklar üzerinden yürütülen yok edici politikaları, yine bir azınlık olan Çerkes Âdil ile sürdürülmesi ince bir ayrıntı ve ironidir.

Anne ve babasını çok erken yaşta yitiren, halası tarafından büyütülen Çerkes Âdil’in, kendisine gerçek bir baba gibi sahip çıkan ve ileride kuracağı çiftliğin, zenginliğinın kaynağı olan eniştesi Cevdet Bey de Biga'nın Çerkeslerindendir.

Kahramanımızın yıllar sonra, biraz da huzuru aramak üzere, yani talihinden kaçmak adına,  Biga’ya yerleşmesiyle öykü başlar. Daha doğrusu Mahmudiye Köyü’ne yerleşmesinin hikâyesidir bu...

Ama daha evvel, üzerine titreyen halasını kırma pahasına Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmesi, Çerkes Ethem kuvvetlerinden ayrılırken bile yanında bir silah götürmeyişi onun daha romanın başında “Çerkes Duruşu”nu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yazar, romanda, Çerkeslerin “at hırsızlığı”nın evlenme yaşına gelen gencin kahramanlık adına yaptığı bir ritüel olduğunu da ortaya koyarak okuru bu konudaki galat-ı meşhur üzerine aydınlatmaktadır.

O dönemin bir aydını olarak Âdil Bey'in kitaplara olan düşkünlüğü romanda ısrarla vurgulanır, bu boşuna değildir, zira romanların hayal dünyasından kendi hayallerine geçecektir. Kitaplarının bir tek düşmanı vardır, eşi Şaziye...

Çerkes Paşa'nın eşi “…Şaziye Hanım için kitaplar Âdil Efendi’nin başarısızlığının, içine kapanışının tek nedeniydiler. Bir gün, onlar ortadan kalkmadıkça, kocasının yıllardır bozulmaya yüz tutmuş işleri düzelmeyeceği gibi, evlerinin bet bereketi de sona erecekti” ifadesi ile Şaziye Hanım’ın Âdil Efendi’ye Çerkes terbiyesinden fırsat bulup da söyleyemediği duyguları romanın kısa bir özetini oluşturmaktadır.

Şaziye Hanım’ın bu düşüncelerine karşın Âdil Efendi, “Ben bir okuma ve öğrenme insanıyım. Tasarladığım bir dolu çalışma bulunuyor. Kötüsü şu ki, hayat kısa, ama sanat ve edebiyat çok uzun…” Latin atasözü ile kendisini ifade etmeye çalışıyor, karısıyla olan bu farkını toplumsal yaşamdaki aydın ve kitle insanı ayrımına dayıyor.

Şaziye Hanım’ın kocasının kitaplığınaa adım atmamasına karşın Âdil Efendi kendini oraya daha çok kapatacak ve okumaya verecektir. “İşte o zamanlarında, sonunu getirmek için bir insan yaşamının yetmeyeceğini gördükçe daha çok hırslanıp kendisini adadığı bir okuma hastalığına kapıldı. Bir kitaba başladığında, masasında açık en azından üç, dört hatta beş kitap oluyordu…”

Şaziye Hanım’la aralarına giren ‘okuma’ kara kedisi yüzünden uzlete çekildiği zaman, diğer kızlarının aksine, yanında sadece kızı Ferhan oluyor, onun kitaplığı çekip çevirmesinde de en büyük destekçisi bulunuyordu. Adil Efendi, bütün rahatını bozan karısından kaçıp Adil Paşa’ya uzanan sürecin adımlarını atmaya karar verecektir.

Kaçmak için çare arayan Adil Efendi, 1942'de kanunlaşmış Varlık Vergisi tahsildarlığı için devlete müracaat ediyor, bunun da cevabı çok geçmeden olumlu bir şekilde geliyor.

Çıktığı günden itibaren tartışılan uygulamanın özellikle azınlıklar üzerinde yarattığı travması, en nihayetinde neredeyse Türkiye'de azınlıkların köküne kibrit suyu ekmeye kadar varan siyaseti, taşrada yine bir azınlık mensubu olan Çerkes Adil Efendi üzerinden anlatılınca ince bir ironi oluyor.

Müslüman vatandaşlardan olduğu için, son anda, Varlık Vergisi'ne bağlanan azınlıklar statüsünden çıkarılan Çerkeslerin bir üyesi olan Âdil Paşa vatana sahip çıkma  dürtüsü ile ‘durumdan vazife çıkarmayı’ iyi beceriyor ve kendisini dere tepe gezdiriyor, üstüne vazife olmayan işlere kalkışıyor.

Tahsildarlığa kalkışmadan evvel gardrobundan çıkardığı subay elbisesinin apoletlerini söküp, bir de silah kuşanması ve cephedeki silahlı mücadeleden sonra ekonomik mücadele için de kendini adaması, Çerkeslerin Anadolu'ya vatan olarak sahiplenmesinin bir başka göstergesi olarak görülmelidir.

Âdil Efendi’nin giydiği askeri kıyafetle örtüşecek gibi, Biga Kaymakamlığınca tahsildarlık vazifesi için koruma olarak yanına verilen Midyatlı Beşir  Yaman Onbaşı'nın varlığı ise başlı başına bir komedidir. Daha ilk karşılaştıklarında Onbaşı tarafından Âdil Efendinin hemen ‘Paşalığa terfi' (!) edilmesi üzerine, durumdan vazife çıkarmaya teşne kahramanımız argo tabirle Onbaşı Beşir’in de ¨gazına gelerek¨ kendi Paşalığını ilan (!) edivermiştir.

Başta biraz utanıp sıkılsa da sonradan bu paşalığı kabul edecek, yine bir Çerkesin kolaylıkla gösterebileceği ‘kahraman’ olma sevdasına kapılacaktır.

Bu tür durumdan vazife çıkarmaların, dolduruşa gelişlerin, kahraman olma sevdalarının, tuttuğunu koparma aşkının, sadakatin,sahiplenme duygusunun, kolay inanış ve aldanışların romanda vücut bulmuş şekli olan Çerkes Âdil Paşa kendi trajedisine doğru bir komik yoldan geçerek ilerleyecektir.

Âdil Paşa’nın kaçışı olan tahsildarlık serüveninin hemen öncesinde, Meddah Sadıkî karakteri zaten gerçeğin perdesini aralıyor, konuk geldiği Mahmudiye kahvesinde...

¨Sizin İstanbullu bir münevver olduğunuzu, buraya çile çekmeye gelmiş hâllerinde bir hayat sürdürdüğünüzü söylemişlerdi” diyor, “Gelir kazanmak nedeniyle vergi memurluğuna çıkmaya karar verdiğinizi düşünemiyorum. Belki bilmediğimiz nedenleriniz de olabilir.”

Sonra esas düşüncesini de net bir şekilde koyuyor, Meddah Sadıkî… Kendisi de bir ‘kaçak’olan Sadıkî, ya da akıl noksanı bir kaçkın mı desek, “Kaçmak bir insan davranışıdır. Kaçamayan mutsuz olur. Melankoliye yakalanır! ” diye durumu özetler, böylece Âdil Efendi'nin yüreğine su serper; demek haklıdır...

Zaten kısa süre evvel, Biga pazarındayken,  kolay inanış ve aldanışın adamı olan Âdil Efendi, Münir Saffet adlı dolandırıcıya yüklü bir para kaptırınca, onun bu saf hallerinin yorumu geliyor çevresinden; dolandırılışı bir romanda olacak kadar basittir: “Bu durumda Âdil Efendi roman kahramanlarının gerçeklerden farklı olmayan sonlarıyla, çevresinde gördüklerini birbirlerinden ayırt etmiyor. Yoksa bu, onun delirdiği anlamına gelmemeli!¨

Refâkatçi Onbaşı Beşir'in taktığı “Paşa” ünvanı ve apoletleri kendine olan güvenini artırır, ama o daha yola çıkmadan bu yeni ünvanını duyan karısı Şaziye Hanım bundan da hoşnut olmamıştır. “Değil paşa mareşal yapsanız boşuna!” der,  “Onda bu akıl varken, kırk gün aynı kazanda kaynasak yine nafile! O bildiğini okur! Kırk yıllık kâni olur mu yani…”

Ve kahramanımız kaçmaya başlar…

Önce onu bir Çingene obasında görürüz.

Beşir Onbaşı'ya ülkenin her bölgesinin vatan toprağı olduğunu söyledikten hemen sonra bir Çingene çadırında onların çayını içmeye “tenezzül! ”  etmekten kaçmayan Çerkes Paşa, kendisini yazan romancı kanalıyla, şimdi bu satırların yazarına da ince bir ders vermeyi ihmal etmiyor: Baş sağlığı için gittiği bir Çingene arkadaşının evindeki çay-kola-bira ikramını güyâ zamansızlıktan kabul edemeyen bir başka Çerkes, Enver Sağlam, bu ayıbını örtebilmek için yıllar yılı Bigalı Çingene müzisyenlerin olduğu Kesenkes Sokağı'ndan bir çay içmeden geçmez.[1]

Romanın sonraki bölümlerinde öğreneceğimiz bir başka kırık gönüllü delikanlının Mecnun misali dere tepe dolaşıp Çingene obasındaki dünyalar güzeli Gülfidan’ı aradığı sıra, bu kıza âdeta “yiyecek” gibi bakan  Onbaşı'ya da bir ders vermeyi ihmal etmez Âdil Paşa:

“Haynape (Çerkesçe, ayıp) yahu! Çingene kızıysa kaldırım çiçeği değil ya!”

Tütün kaçakçılarına rastladığı sahilde saflığa verip çetenin rüşvet diye sunduğu parayı vergi olarak tahsil eden, bunu makbuzla belgelendiren Âdil Paşa “Rüşvetin makbuzu mu olurmuş?” diyenlere inat aldığı rüşveti(!) bile devlete gelir olarak verecek kadar vazifesine sadık bir tahsildardır.

Çerkes Paşa'nın insanlığa saygısı da öyle böyle değildir: Ülkemizde sayıları giderek azalan dinsel-etnik kökenli yurttaşlarımızdan seçilmiş bir karakter olan Yezidî asıllı Onbaşı'nın güneş batarken kıldığı “güneş namazı”na gösterdiği saygı kitabın duygusal satırlarından biridir.

Romanda su gibi akıp giden satırlar bizi, Âdil Paşa'yla komünist Deli Doktorun buluşmasına götürüyor! Yasadışı TKP'li Dr.İhsan Onaran ile girdiği siyaset tartışmasında “Demek istediğim, toplumu eğitmek ve liberalize etme dışında, sözün kısası demokrasi dışında başka bir çıkışı ben göremiyorum” sözleri ile Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arkasından yöneldiği çok partili demokrasiye ve liberal politikalara gidişin de ön bilgisini vermekte olan kahramanımız, bu ülkenin münevverlerinden biri olarak gelişmelere bigâne kalmadığını da gösteriyor.

Daha sonra Biga havalisinin limanı olan Karabiga'da müflis kuşbaz tüccarın ödeyemediği Varlık Vergisi'nin bir kısmını cebinden ödeyecek olan Paşamız, o zaman, büyük heveslerle başladığı vergi tahsildarlığını sorgulamaya koyuluyor; bir başka deyişle, Varlık Vergisi’nin çıkar yol olmadığına da işaret etmeye başlıyor.

Hatta, sıfırı tüketmiş bir Ermeni bisikletçinin Varlık Vergisi’ni ödemesi bir yana müşahede ettiği perişan haline acıyıp kendi çiftliğinde yer gösterecek kadar ileri gidiyor ve sanırım bu noktada, Varlık Vergisi kavramı onun kafasında tamamen bitiyor.

Lakin yine de vatan, millet adına bir görev aşkıyla içine pek sinmese de aldığı bu görevi başarıyla ifa etmek ısrarıyla sonuna kadar direniyor.

Finale yaklaşırken Paşa, sahte unvanını ve görevini kötüye kullandığı düşüncesiyle Biga Kaymakam’ı tarafından tart edilir ve geri çağırılır. Âdil Paşa, tam da bu sırada, Çanakkale'nin Lapseki kasabasına yaklaşmışken bütün bu kaçışlarına  ya da gönüllü sürgünlerine, belki de en başındaki sebep olan eski gönül yarası Modalı Melahat’ı görmeden dönüp teslim olmayacaktır. Roman sonunda, Çerkes Paşa'nın geçmişiyle bir hesaplaşmasını da okuruz.  Melahat, o eski Modalı öğretmen hanım olan Melahat artık Lapsekili mama Melahat olmuş ve Lapseki kerhânesini çalıştırmaktadır.

Fakat eski zamanın Üsküdarlı Âdili, erkeklerin hep içinde olan düşmüş kadınları batakhaneden kurtarma dürtüsüyle ve sürgününün son bulma umuduyla Melahat’ın ipine sarılmaya gayret eder; bu bir son umuttur. Ama heyhat! Bu çabası da beyhudedir ve sükût-u hayale uğrayarak döner Lapseki’den Biga'ya... Ve roman boyunca tuttuğu gözyaşlarını ilk kez salar, ilk kez ağlar; zira Melahat’ın küçük kızının ince hastalıktan öldüğünü duymuştur, bu kerhâne ziyaretinde...

Artık son bir görevi daha vardır Çerkes Âdil Paşa’nın...

Halktan aldığını yine halka verecektir. Burada, Çerkes Paşa'nın ihtilalci, anarşist, nihilizme ulaşan bir ruh yanını görürüz; âdeta günler evvel sabahlara kadar münâzara ettiği komünist Dr.İhsan Onaran'ın lafına gelmiş gibidir...

Tahsil ettiği Varlık Vergisi’ni Balıklıdere Köyü’nde dara düşmüş köylülere vererek, bu pek de içine sinmeyen ve kaçış derdine de dermân olamayan tahsildarlığını kendince mutlu bir sonla nihayetlendirecektir.

Tabii sonunda yargılanacak ve toplama kamplarının olduğu Erzurum'un Aşkale kasabasında yol inşaatında soluğu alacaktır. Oradan zorunlu ikâmet için ver elini Malatya...

Hakkında açılan ve 11 celse süren mahkemede hakimler heyeti kendisinin deli olmadığına ancak ağır bir ruhsal sıkıntı altında kaldığına karar vermiş,  o ise kendisini savunurken  avukat da istemeyip sadece “Haynape!” demekle yetinmiştir. Başkaca da tek kelime etmeden…

Çerkes Paşamız, zorunlu ikâmette tutulduğu Malatya’dan Ermeni arkadaşı Hırant ile yurtdışına kaçmak için geldikleri İskenderun Limanı’ında, arkadaşı sayesinde aldığı sahte pasaportta yazan Ermeni ismi Sarven adına rağmen, son dakikada,  pasaport polisine adını “Ben Çerkes Âdil Paşa’yım” diyecek kadar da dürüst davranıyordu.

Ve adeta Çerkes Âdil Paşa’yı cezalandırmak istiyordu Çerkes Âdil Efendi…

Gittiği Fransa’da kızına yazdığı en son mektupta da bütün bu yaşadıklarını kısaca özetliyordu: “Bana, ‘Baba ! Köyevine çiftliğe niye dönmedin?’ diye soruyorsun. Şaziye Hanım’ın, annenizin benim ardımdan odamdaki tüm kitapları önce teker teker sonra kucaklaya kucaklaya bahçeye taşıdığını, orada yakıp küllerinde eşelendiğini duymadım mı sanıyorsun? Kitaplarımın olmadığı yerde benim geçmişim de olamazdı. Geçmişimin yakıldığı yere bir daha dönmeyecektim. Her şeyi silip unutarak yollara düşmeye böylece karar verdim. Bir tek, muhterem kızım, sen Ferhancağızım, seni orada bıraktığım için şimdi derin bir azap içerisindeyim…”

Bütün bu satırların ardından yazarın bir başka romanı olan Phaselis Adağı’ında da roman kahramanı kitapları evlerinin yanından geçen dereye birer ikişer attığı aklıma gelince ve dahi kitapların hâlen yakıldığı, sansüre uğradığı bir dünyada düşüncenin yasaklandığı hatırımıza gelince, diyorum ki:

Hepimiz Âdil Üsküdarlı'yız!

Hepimiz Çerkes Âdil Efendi'yiz!

Hepimiz Çerkes Paşa'yız!..

 

  • Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Roman, Mahmut ŞENOL, Papirüs Yayınları, Ocak 2008, 1.Baskı, İstanbul, 487 sayfa.
  • Phaselis Adağı,Roman,Mahmut ŞENOL,Altın Kitaplar Yayınevi,Ocak 2005,1.Baskı,İstanbul,537 Sayfa
                            


[1]    Yazar Enver Sağlam burada Bigalı oluşunu öne çıkarıp romanda anlatılan çevreyi tanıdığına dair bir vurgu yapmaktadır.


Bu yazı toplam 7690 defa okundu.





Deguf Gamze

Çerkesler geldikleri yerlerde ne hayatlar yaşamışlar.
Çerkes Adil paşanın hayatının içinden bende geçtim sanki. Enver bey çok güzel sadeleştirmişsiniz. 2008 baskısını inşallah bulabiliriz.
Yüreğinize sağlık.

20 Ekim 2011 Perşembe Saat 22:33
Ş'hafit

Enver abi uzun ara verdin ama arayı kapattın uzuuuun yazınla :)
Kitabı merak ettim şimdi. Kitapçılarda varsa alacağım.
İkisinide hemde.
Sağolasın bizlere tanıttığın için.

19 Ekim 2011 Çarşamba Saat 17:28
Şovgen Zuhal

Etkileyici bir hikaye.Tarihten bugüne uzanan insanca dersler.
Teşekkürler Enver bey.

18 Ekim 2011 Salı Saat 22:21
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net