Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çetao İnal
Diaspora'ya 2. Mektup - Dönüş, Dönüşçülük, Dönüşçüler...
01 Mart 2011 Salı Saat 00:12
Dönüş kavramı ortaya atıldığı günlerde, bir karşı tezde ortaya çıkmıştı. Adına da Kalışçılar denmişti. Birinci Tez’in iddiası; Diasporada yaşayan Çerkeslerin her geçen gün hızla Asimile oldukları, yüzyıllık bir sürede Diasporadakilerin yarısının Asimile olduğu ve bir çare bulunmazsa ikinci yüzyılın sonunda diasporadaki Çerkeslerin tümden asimile olacakları idi.

İkinci mektubumun başlığını uzun süre düşündüm ve sonunda bu başlığı yazmayı uygun buldum.

Dönüş kavramı ortaya atıldığı günlerde, bir karşı tezde ortaya çıkmıştı. Adına da Kalışçılar denmişti. 

Birinci Tez’in iddiası; Diasporada yaşayan Çerkeslerin her geçen gün hızla Asimile oldukları, yüzyıllık bir sürede Diasporadakilerin yarısının Asimile olduğu ve bir çare bulunmazsa ikinci yüzyılın sonunda diasporadaki Çerkeslerin tümden asimile olacakları idi.

Buna çare olarak ta söylenen şuydu;  “..Ben Çerkes’im ve varlığımı Çerkes olarak devam ettirmek istiyorum…” diyen herkes Anavatanına dönmeli ve mücadelesine orda devam etmelidir..

İkinci Tez’in iddiası; Diaspora da yaşayan Çerkesler bulundukları ülkelerde mücadele etmeli, baskıcı rejimler devrilmeli, gerçek anlamda Demokrasi ve özgürlükler gerçekleştirilirse, Çerkesler kendi benliklerini koruyabilir, Çerkes olarak yaşar ve Çerkesliğide yaşatabilir.

Bu konuda çok uzun şeyler yazılabilir. Ancak bilinen şeylerin tekrarı olacağı için, özet olarak geçmek istiyorum. Ben kendi adıma söylemem gerekirse ilk günden birinci tez’in içinde oldum.. Nedeni ise, ikinci tez’i savunan arkadaşlarla hemen hemen aynı gazete aynı dergi ve kitapları okuduğumuz halde çıkardığımız anlamlar farklıydı. Genelde ikinci tez’i savunan arkadaşların söylemleri ve yol gösterici ustaların tespitleri, ( Toprak , Dil, Kültür vs..) diaspora’da yaşayan Çerkes halkına nihai çözüm getirmiyordu. Dönüş zordu ve döndükten sonrada mücadeleye devam edilmeliydi. Diasporadaki Çerkesler tek bir ülkede yaşamıyorlardı. Diktatörlükle, krallıkla, adı var kendi yok demokrasi ile yönetilen ülkelerde yaşıyorlardı. Bütün bu ülkelerdeki rejimleri değiştirmek, özgürlükleri getirmek hiçte kolay değildi. Velev ki bu şartlar oluşsa bile, diaspora öyle bir dağıtılmıştı ki (Değişik ülke ve şehirle) sonuçta tabii Asimilasyon kaçınılmaz idi.

Geçen yıllarla birlikte kapıların açılması dönüşün tek tük olsa da başlaması ikinci tez’in gerçekleşme şansının o dönemlerde yitmesi, başka baharlara kalması (Dünyadaki genel değişimler ve konjonktür..) bu dönüş – kalış tartışmalarının hızını kesmişti. Doğrusunu isterseniz bu durumdan şikayetçi de değildim. Neticede ortada kalan birinci tezdi.

Yapılması gereken birinci tez’in içini doldurmak ve olgunlaştırmaktı.

Şimdi Dönüşçü arkadaşların ; “Ne diyorsun Yahu!!!    dediğini duyar gibiyim..

Bende “İğne çuvaldız hikayesini hatırlayalım ” demek istiyorum. Bu meseleyi yeniden ısıtıp masaya koymamın elbette bir nedeni var. Geçen yıllarla birlikte dönüşe karşı olan arkadaşlar bile, dönüşün daha makul  ve doğru olduğunu beyan ederek “ Biz dönüşçü değilsekte, elimizden gelen desteği veririz…”  aşamasına gelmişken, dönüş – kalış meselesini hergün yeniden alevlendirmek mantıklı bir davranış olamazdı. Burada ikinci tez’i savunan arkadaşların çoğunun gerçekten samimi olduğuna inanıyorum. Peki öyleyse biz ne yapmalıydık?  Bir halk mahkemesi kurup, “Gel arkadaş otur, özeleştirini yap, dönüşçü olduğunu beyan et” mi demeliydik? Yoksa inandığımız davaya sessiz bir kabul varsa;  “Gel arkadaş seninle birlikte yapabileceğimiz çok iş var …”   diyerek el uzatmak mı daha iyiydi?

Bu konuyu soğukkanlılıkla düşünmeli ve gerçek bir dönüşçüye yakışan tavır takınılmalıdır.Bu konuyu biraz uzatmamın elbette bir nedeni var, çünkü önümüzdeki günler çok şeye gebe..Ve görünen o ki yine dönüşün karşısına yeni bir tez pişirilmeye başlandı.!  Onun için bizler dönüşün ne olduğunu bildiğimiz kadar, dönüşçünün de nasıl biri olması gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Biz her şeyi biliyoruz diyorsak o başka. Ama ya bilmiyor ya da eksiğimiz varsa?

Bu konudaki kararı isterseniz  ( adları mahfuz ) kahramanlarının hepsi hayatta olan bir hikayeden sonra verelim..Fi tarihinde İstanbul Bağlarbaşı Derneğinde yönetim, Ankara’nında desteği ile dönüşçülerin eline geçmişti. Geçmişti diyorum çünkü öyle söyleniyordu. Peki sonra?  Sonrası ilginç:

Büyük bir zafer kazanan dönüşçü arkadaşlar;  bundan sonra burada Dönüşçülerin borusu öter havasına girince, o güne kadar etliye sütlüye karışmayan ama derneğe gitmeyi de görev bilen (klasik bir Çerkes portresi) bir çok arkadaş öyle dönüşe muhalifte olmadıkları halde “Biz bu adamlar yönetimdeyken, bu derneğe gelmeyeceğiz…”  diyerek dernekten koptular..!

Sonra ne mi oldu? Kalışçılar zaten gelmiyordu, derneğin demirbaş üyelerinin çoğu da kaçırılınca, dernek tümden dönüşçülere kaldı. ZAFER TAMAMDI…

E böyle bir zaferden sonra bu dernek ilelebet muhafaza ve müdafaa edilirdi değimli? Bu konuyu uzatmadan sonunu söyleyeyim; Arkadaşlar 2 yılda hızlarını aldıktan sonra dernekten kopup dağılıp gittiler! Şimdi ne yapıyorlar? derseniz  “ D “ harfini görünce yollarını değiştiriyorlar.

Peki Bağlarbaşı derneğinde ne oldu? Aradan 20 yıl geçti  bir şeyin olduğunu gören duyan var mı?  Oysa Bağlarbaşı derneği gibi köklü bir kuruluşta görev yapan gerçek dönüşçülerin, diyelim ki 20 kişiden en az yarısı vatanına dönmeli, çeşitli nedenlerden dolayı dönemeyenler mücadeleye devam etmeli, her yıl hiç olmazsa 10 kişiyi vatana dönmesi için desteklemeliydi değimli? Laf aramızda her yıl bir aileyi dönüş yaptırsaydılar yinede saygı duyardım.

Şimdi aradan 20 yıl geçtikten sonra, biz her şeyi biliyorduk ve biliyoruz diyebilir miyiz?

Eğer diyemiyorsak ve yapılan hatalar varsa, (ki oldu)  yani ortada bir günah varsa ( kalışçılar sesli veya sessiz günah çıkardılarsa..)  günah çıkartma sırası dönenler dahil bütün dönüşçü arkadaşlara gelmedi mi?  Tanrı günahlarımızı affetsin!!

Meselenin özüne gelirsek, yakın bir zamana kadar dönüş – kalış tartışması bitmiş, dönüşçü olsun olmasın vatana ilgi artmış, azda olsa bir hareketlenme başlamıştı. Ben Dönüşçüyüm diye ortalıkta nutuk atmayanlarda dönmeye başlamıştı. Güzel olanda buydu. Dönenler yeni gelenlere elden geldiğince destek oluyordu. Tatlı bir esinti başlamıştı…

Bu arada bir zamanlar diasporada yakılan dönüş ateşinin közleri yeniden canlanmaya, ocaktaki su kaynamaya başlamıştı. Dönüş hakkında olumsuz söylemde pek yoktu, kısacası her şey sütlimandı. Dönüşçü gibi görünenler ortalıkta geziniyor, kurumlarda boy gösteriyorlardı. Allah var kurumlarda da anavatan , babavatan sözleri duyuluyordu..

Kimse kimsenin samimiyetini dürüstlüğünü test edecek hali yoktu ya. Kimse alınmasın ama, çoğunluk (yerimiz rahat, evimiz sıcak, ayda bir vatan millet aşkına nutuklar atıp deşarj oldukmu, Allahtan başka ne isteriz..) düşüncesiyle yaşam devam ediyordu. Allahtan ki dilekleri de bunun hep böyle devam etmesiydi. Bu tatlı hayat devam ederken dönüşün karşısına yeni bir tez çıkarmayı kimse düşünmüyordu.

Ancaaak.. Ne zamanki ocakta kaynamaya başlayan su taşmaya başladı işte o zaman işler karıştı..! Halbuki o zamana kadar işler iyi idare ediliyordu. Kaynamaya başlayan suya bir bardak soğuk su ilave edip, su soğutuluyordu. Zaten yanan ateşin közleri de aman aman bir şey değildi. Ancak şimdi dünya değişmiş her taraf ısınmaya başlamış, ocaktaki suda taşmaya başlamıştı..Aslında problem suyun taşmasından ziyade gittiği rota idi. Mübarek her tarafa saçılsa mesela;  doğuya, batıya ne diyeyim Asi nehri gibi güneye aksa amenna..

Ama illaki kuzeye yöneliyordu. Eskiden zaptedilen ve söz dinleyen bu su, şimdi kendi yolunu bulmuş gidiyordu. Ya bu su ırmakla ve nehirlerle buluşup bir sele dönüşürse ne olacaktı?

Bir tespit: Her şey sütliman bir durumda iken, neden şimdi yeni bir tez ortaya çıkartılmak isteniyor? Yeniden örgütlenme, politik örgütlenme vs. lerle dolu yaldızlı bir proje önümüze koyuluyor.  Neden şimdi?

Acaba kaynayıp taşan suyun geri dönülmez bir yola girdiği için, önüne bir set çekmek için mi? Acaba bu su sele dönüşürse bazı sırça köşkleri sürükleyeceği korkusundan mı?

Acaba suların sellerin denize dönüşmesi mi?

Sevgili dostlar, işte son dönemde gelişen bu olayları ve acabaları düşünürken (Tabi ki gözü kapalı yatarken..) enteresan bir rüya gördüm;

Ancak inanın bunun rüyamı gerçek mi olduğunu çözemedim..

Büyük bir evin büyük bir odasında, büyüklerin oluşturduğu bir toplantı yapılıyordu, beni görmedikleri için gayet rahat konuşuyorlardı. Çoğu tanıdıktı ve ne var ki sıkıntılı ve telaşlı bir halleri vardı. Sanki bir felaket bekleniyordu..

Birisi ; “Arkadaşlar her geçen gün aleyhimize işliyor bir an önce bir çözüm bulmak lazım.” diyor,  Bir başkası; “Bu suyu durdurmak artık imkansız bari ırmakları başka tarafa yönlendirelim.” diyor,  Bir diğeri ; “Biz böyle oturup lafla peynir gemisini yürütmeye çalışırken, diğerleri Altantis’i denizin dibinden çıkartmış yolcularını almaya başladı bile..” diyerek veryansın ediyordu.  Çok telaşlı biri ise; “Böyle oturup beklersek ortalıkta cıscıbıldak ve yalnız kalacağız, ne olur bir çare bulun !!” diye bağırıyordu..

Daha yaşlıca biri; kızgınlıkla “Beyler gördüğünüz gibi düşünüyoruz, öyleyse varız.”  deyince oturanlar alkışlamaya başladılar. Hiç sesini çıkartmayan biride; Yanı başında oturan ( Sen ne düşünüyorsun? ) yavaşça cevap verdi. “Şimdi biri çıkarda ( Sen vatan millet edebiyatını gayet güzel yapıyordun vakit geldi haydi yola koyulalım..) derse ne diyeceğimi düşünüyorum.               

Halinden şakacı olduğu belli bir beyde; gülerek konuştu;  “Kardeşim biri haydi yola derse cevap mı yok? Sende kusura bakma şimdi ayakkabılarım sıkıyor biraz bollaşınca arkanızdan yetişirim..” dersin olur biter..Toplantı ortak bir karar alınamadan saatler geçti ve ben uyandım.. Ama canım çok sıkılmıştı.

 

Bu dostların problemlerini çözmelerine bir katkım olmamıştı. Bu bir rüyamı yoksa daha önce görüp unuttuğum bir gerçeğimi hatırlamıştım?

En iyisi bunu sevgili dostum Erhan Hapae’ye sormak diyerek telefonda; böyle böyle diyerek anlatırken, daha yarısına gelmeden sözlerime bir nokta koydu ve cevabını verdi.

“Vallaha senin gördüğün toplantı bir rüya olabilir ama buradaki toplantılar senin rüyandaki durumdan daha vahim, O kadar çok toplantı yapılıyorki, hepsine katılamıyorum ve artık seçici oluyorum, en basitinden viski servisi yapılmayan toplantılara artık gitmiyorum, hem bu toplantıların bir çözüm bulmak içinmi yoksa çözümlenmiş bir meseleyi çözümsüzleştirmek içinmi yapıldığını hala anlayabilmiş değilim, ama sen merak etme yakında hakiki rus votkalı havyarlı bir toplantı olacak; eğer bir netice çıkarsa sana bildiririm, ama bir gerçek varki durum vahim ve arkadaşlar mutsuz.”

Erhan’ın bu anlattıklarını duyup; “Yapma durum bu kadar kötümü?” deyince gülerek cevap verdi;  “Benim bir şey yaptığım yok, aslında senin yapabileceğin varken yapmadığın çok..”

Diaspora’daki dostlarla ara sıra görüşüp sohbet ederken ( tartışma değil..) konu bir yere gelince , “İnal Türkiye artık senin bildiğin gibi değil, çok şey değişti..” diyorlar. Sanki ben uzayda yaşıyorum da çok uzağım.. Hem uzakta olsam da zorda kalan arkadaşlara fikren ve zikren yardımcı olmak gerekmiyor mu? İşte bunun için zorda kalan arkadaşlara ( akıl vermek gibi olmasın ama..) ben olsam ne yapardım onu anlatayım;

İlk önce kendi başıma gece yatağımda uyumadan önce olayın muhasebesini yapardım. Tabi ki hanım uyuduktan sonra. Değilse bu hanımların hepsi böyle, insanın ne düşündüğünü karanlıkta bile hissediyorlar. Haydi benim kafamın içindekilerini bilmesine amenna, ama ya birde bir kabul gününde 15 – 20 hanımın yanında bunları anlatırsa bütün planlarım bozulmaz mı. Hele bunları dönüşçü arkadaşlarda duyarsa alimallah kariyerim çizilir.

Ertesi sabah çok yakınım olan bir kişiye akıl danışıp tavsiyelerini alırım. Sonra ikinci derece yakın arkadaşlarla bir araya gelip, durumumuzu gözden geçiririz.

Öyle ya bu arkadaşların birçoğunun benim gibi bir beklentileri var. Bu beklentileri elde etmenin yoluda bir olmaktan geçiyor. Öyleyse bu arkadaşların gönlünü hoş tutmak gerekiyor. Mesela ben falan veya feşmekan partinin kontenjanından aday olacağım diye kimse bozulmamalı. Birisine bir yer ayarlayacağımı söylerim, diğerine bir makam, öbürüne bir unvan… Öyle ya; biz hangi partiye gidip arkamızda 6-7 milyon insan var dersek, ( Şayet inanırlarsa ) elbet bizi kırmazlar..

Bu yakın arkadaşlarla mutabık kaldıktan sonra elbette ki işte bitmiyor. Halkayı büyütmek gerekiyor. Bunun için memlekette en sevilen, bilinen ve sayılan 40 akıllı adamı ( özellikle 40 kişi olmasında yarar var, çünkü hayırlı ve uğurlu rakam,hem daha fazla kim bilir içlerinden birileri mızmızlanır hayırla çıktığımız yola taş koyarsa neme lazım..) toplar vatan ve millet için yapacaklarımızı anlatıp onların ikna ve kabul ettirdikten sonra sıra son aşamaya gelir. Hemen yakın arkadaşlarla biraraya gelip güzel bir beyanname hazırlarız. Bu beyanname öyle güzel ve elastiki olmalı ki; hem yüksek yerlerdekiler bizim arkamızda 6-7 milyonun olduğuna inansınlar, hemde bizimkilere vatan millet aşkımızın ne kadar büyük olduğunu anlatalım.. Tabi bu arada birilerinin aklına hınzırca sorular gelirse, onlara verilecek cevapları da hazırlamak gerekir. Olur ya biri

( Yahu siz bugüne kadar dönüşçü gibi görünüyordunuz ..) derse yada eski kalışçılardan biri ( Ne oldu yoldaş ? ) diye sorarsa iyi bir cevap vermek gerekir.

En iyisi bu modası geçmiş  dönüş – kalış söylemlerini bırakıp yeni bir Avrupai deyim bulmak gerekiyor. Bu deyim öyle olmalı ki her iki tarafta darılmasın aksine duyduklarında kahkahalarla gülsün.. İşte burada aklıma gelen bir şey var bilmem tutar mı? Mesela hem dönüşü hemde kalışı karıştırıp  “DÖNKAL” desem olur mu? En doğrusu 40 hayırlı kişiyle tartışıp demokratik bir şekilde karara bağlamak. Hem zaten yazacağımız beyannamede demokratik, demokrasi, özgürlük söylemlerini bolca kullanıp sağda solda ortada kim varsa hepsini bir araya getirip, politik bir güç oluşturmak gerekiyor.

Değilse bu su ırmaklara , nehirlere varırda birleşirse bunun adı sel olur ve biz bu selin içinde boğuluruz maazallah..!

Gerçi bir şans daha var ama onu en son kullanacağımız can simidi olsun. Öyle ya eğer sele kapılırsak Atlantis’tekiler bizi her halükarda kurtarırlar.

Bunun için endişeye gerekte yok diyorum.  Diyorum da ya varsa?

Varsa daha akıllılar çözüm bulsunlar…

 

İnal ÇATAO / Maykop / 16.01.2011

 

Not:

1) Birinci mektubumda yazdıklarıma alınan birazcıkta gücenen dostlar varmış. Ancak bunu açıkça kendileri belli etmeden dolaylı olarak hissettirmek istemişler.Yapmayın dostlar.. Ben bırakın birilerini ismen deşifre etmeyi, (bilmediğimden değil..) direkt olarak birilerine sataşmayı da asla düşünmedim.

Her şeyden önce sanırım şunu belirtmem gerekiyor; ben hiç kimsenin gerek aşkta ve meşkte, gerek işte, gerekse şan ve şöhrette ve nihayette mevki – makamda rakibi değilim. Ve olmamda söz konusu değil.

Görüyor musunuz nasıl bir saygıyla hitap ediyorum. Benim rakibim değilsiniz demiyorum, size rakip değilim diyorum. Umarım artık bana darılmazsınız.

Yalnız benimde sizden bir istirhamım olacak, yazdıklarımı daha doğrusu olan bitenleri gördükten sonra dayanamayıp yazdıklarımı zahmet edip, gece yattığınızda bir düşünün. Nerde yalan, nerde yanlış var?

Yok eğer hak veriyorsanız lütfen gereğini yapın.!

2) İstanbul Bağlarbaşı derneğinden bahsetmemin nedeni, diasporanın temel taşlarından biri olarak gördüğüm bir kurumdur. Böyle bir kurumdan beklentilerimizin büyük olması doğal değimli? Umduğumuz, beklediğimiz hareketi, bereketi göremeyince üzülmemizde normal değil mi?

Hem bu arada dönüşçü arkadaşlara da iğneyi; ( aslında çuvaldızı da hakkeden varya..) batırdık değil mi?

3) Dostum Erhan’a birkaç uçak kiralamasını istemiştim. Eğer sürprizlere hazırlıklı değilseniz sakın ola ki Avrupa’lara, Amerikalara gideceğiz diye o uçaklara binmeyin. Benim bildiğim Erhan ne yapar eder en sonunda o uçakları Maykop’a indirir. Ne olur ne olmaz ben size bu sırrı vereyim de günah benden gitsin!


Bu yazı toplam 2169 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net