Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
“Felaket Karşısında Bütün Bjeduğlar Kardeştir”
26 Şubat 2011 Cumartesi Saat 21:43
Bu bir Adıge/Çerkes deyimidir.

Bjeduğlar bir Çerkes topluluğu, 200 küsur yıl önce, çoğu Kuban Irmağı'nın kuzeyinde, azı da güneyinde yaşıyordu. Şimdilerde Bjeduğların tamamı, Kuban'ın güneyinde, ya da Adıge Cumhuriyeti'nde, Krasnodar kentinin güneydoğusuna düşen bir yörede yaşıyor.

Birçok Bjeduğ da 1860'lardan beri diasporada, özellikle Türkiye ve Suriye'de yaşıyor.

Bjeduğlar 1790'lar (1796) öncesinde feodal beyleri (pşı) tarafından yönetiliyor, beyler arası sürtüşmelerden  zarar görüyor, ama birleşip beylerini başlarından atamıyorlardı. Çünkü, Bjeduğ beylerinin yardımına komşu beyler ve 'dost' Rus askerleri yetişiyorlardı. Yine de bir felaket, bir yıkım olduğunda, Bjeduğlar, aralarındaki sürtüşmeleri bırakıp seferber olur, bir dış saldırı karşısında da, diğer Çerkes toplulukları ile birleşip düşmana karşı koyarlardı .

Bu, sadece bir Bjeduğ değil, genel bir Çerkes geleneği, kuralı idi.

***

1783'te Rusya İmparatorluğu, Kırım Hanlığı'nı ve buraya, Kırım'a bağlı olan Kuban Irmağı kuzeyindeki geniş toprakları, yani Yeya ve Kuban ırmakları  arasına düşen yerleri de işgal edip ilhak etti. Rus generali Suvarov, Çariçe II.Yekaterina'nın emriyle o yerlerin yerlisi olan Çerkesleri, ayrıca göçebe Nogayları (Tatarları) etnik temizlik ve soykırımdan geçirdi, o yerleri -Kuzey Kuban'ı- insansızlaştırdı. Kuzey Kuban'dan çok az insan Kuban'ın güneyine, yani  Bağımsız Çerkesya'ya, Adıgelerin arasına kaçabilmişti.

Ruslar o insanları,özellikle Nogayları  izleyip çoğunu katletmeyi başarmışlardı (bkz. 'Tehlike Kuzeyden Geliyordu',internet).

Ruslar Kuzey Kuban'ı kalıntı direnişçilerden temizlemek için 10 yıl uğraştılar, sonunda başarı Rusların oldu. Yöre, 1792-1793 yıllarında Çariçe II.Yekaterina tarafından  Kazak yerleşimine tahsis edildi. Kazaklar kafileler halinde Ukrayna taraflarından gelip Kuzey Kuban'a yerleştiler. Daha sonraları bu yerleşimcilere 'Kuban Kazakları' adı verildi. Kuban Kazakları, giderek, dil ve din dışında, Çerkes geleneğini, giysi ve danslarını benimsediler.

***

1783 soykırım ve etnik temizliğine karşın,1831 yılı sonbaharında Çerkesler ya da Şapsığ savaşçıları, 'Çerkeslerin Aslanı' ünvanlı Tığujıko Kızbek'in (ölm.28 Şubat 1840) komutasında, Kuban'ın kuzeyine geçmeyi ve Krasnodar kenti batısındaki Elizavetinski ve Petrovski stanitsalarını ve o yöreyi  ele geçirmeyi başardılar. Yöre Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında da Çerkes egemenliğindeydi (bkz.Harita).

'1853-1856 Kırım Savaşı' Sırasında Çerkesya (Адыге)

Yukarıdaki Bjeduğ/Çerkes deyimi ya da özlü sözü, tehlike  karşısındaki insanların, başarı için birleşmeleri gerektiğini bize öğretiyor.

Bugün, Türkiye'deki bütün etnik topluluklar ve diller asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya. Çerkesler, Abazalar, Lazlar, Gürcüler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan Batı kentlerine ve yörelerine göç etmiş olan Kürtler, Araplar, Süryaniler, bütün küçük ve dağınık topluluklar yok olmak üzereler. Erime/asimilasyon  küreselleşme rüzgarlarının etkisiyle hızlanmış ve korkunç bir  boyuta ulaşmış durumda.

Bu bir abartı değil, bir gerçek.

Asimilasyondan Türkiye bir yarar umabilir mi? Kuru kalabalık bir kitle ile kalite bir olabilir mi? Oluşmakta olan şey, bilinmeli, bir entegrasyon değil, asimilasyondur. Asimilasyon Türkçüler ya da Yalçın Küçük gibi asimilasyon destekçileri için 'muhteşem bir şey' olabilir. Ama asimilasyon, uluslar arası hukuka göre bir insanlık suçudur, BM tarafından kınanan bir olgudur. Asimile edilmiş kişi, genetiği üzerinde oynanmış, GDO'lu ürün gibi bir şeydir, kişiyi özünden/kendinden saptırır, yozlaştırır, dil ve kültüründen kopartır, köksüz bir canlıya dönüştürür.

Faşizm bu batakta ürer. Dikkat edin Türkçü ideologlar içinde, aslında Türk kökenli olanı çok azdır, yok gibidir. Hemen hepsi devşirme kişidir.

***

Küreselleşme İsrail'de  de var, ama orada asimilasyon yok. Çünkü İsrail, asimilasyon politikalarına destek vermiyor, karşı. İsrail'de iki Çerkes köyü var, Çerkes nüfus, şimdilerde 4 bini aşmış durumda, Çerkesçe hala dipdiri, devlet tarafından okullarda okutuluyor, anneler bebeklerine Çerkesçe ninniler söylüyorlar. Yalçın Bey, bilmem doğru mudur, Çerkes kökenli olduğunuz söyleniyor, bilin, 'Muteşem olan şey' işte budur, İsrail'deki örnektir.

Bir İsrail'dekine, bir de bizdekine bir bakın.

Peki Türkiye'deki bini aşkın Çerkes ya da Kuzey Kafkas kökenli  köyde şimdilerde Çerkesçe konuşan 50 yaş altı nüfus nedir? Bir bilen var mıdır? Bu bir 'muhteşem' kültür soykırımı tablosu değil midir? Buna ne demeli ?..

***

Ak Parti tırmanışının sırrı

Ak Parti, aslında büyük bir koalisyon. Onu İran'daki  molla örgütlenmelerine, rejimine benzetmek yanlış olur. Partide demokratik bir denge durumunun bulunduğu anlaşılıyor. Denge korunmazsa, Ak Parti dağılır, biter.

Bakınız bütün dini fraksiyonlar, cemaatler, vb kendi aralarındaki anlaşmazlıkları bir yana atıp, 2002'de  'Bjeduğ örneği', Ak Parti'de birleştiler. Yetmedi, 2007 seçiminde liberal çevreleri, sol görüşlü, ama kaliteli aydınları da aralarına aldılar, hep birlikte ve daha güçlü bir biçimde yeniden iktidara geldiler. İtici olmadılar, verdikleri sözleri tutmaya çalıştılar, demokratik temelde ittifak arayışlarını sürdürdüler, asker ile olan sorunları düzeltmeye çalıştılar. Hiçbir grup böylesine büyük bir ittifaka, koalisyona muhalefet edemedi, üste çıkamadı, kimse aykırı ses çıkaramadı, çıkaran sesizce kapı önüne kondu.

Çünkü tehlike vardı. Demokrasi tehdit altındaydı. Ülke geçmişinde, CHP ve ulusalcı/ittihatçı destekli örgütlenmeler vardı, bundan ve ABD'nden yüz bulan generaller her on yılda bir darbe yapıyor, sehpa kuruyor, terör estiriyor, demokrasinin önünü tıkıyorlardı. Kuşkusuz Hilmi Özkök ve Atilla Kıyat gibi onurlu ve demokrat generaller de vardı, yine vardır.

İttifak, özünde, toplum desteğiyle darbeyi önlemeyi ve faşist birikimi dağıtmayı amaçlamıştı. İttifak, iktidar olarak birçok başarıya imza attı.

Yalpalamalar, sağ çıkışlar  oldu ama, sonunda amaca ulaşıldı ve demokrasi  güçlendi. Toplum çoğunluğu, her tür kötülüğün sağcı/Kemalist generallerden, Türkçü/milliyetçi çevrelerden ve sabıkalı CHP'den kaynaklanmış  olduğunu anladı. Ergenekon ve Balyoz örnekleri ortada, hepsi şimdi yargı önünde...

Demokratik gelişim, darbeci örgütlerle mücadele; ırkçı ve milliyetçi CHP'de de depreme yol açtı, Deniz Baykal, Önder Sav, Onur Öymen, vb ulusalcı/Türkçü/militarist  klik yönetimden uzaklaştırıldı. Parti başkanlığına  ılımlı bir kişi olarak Kemal Kılıçdaroğlu getirildi.

Ancak Kılıçdaroğlu, şimdi, “Ergenekon nerede, söyleyin de üye olayım” diyor. Birilerine mektup yazıyor olmalı. Bunu Onur Öymen söylese anlarız. Yani, CHP hala “Kırk yıllık Yani”…Yazık.

***

Kaddafi'yi kınıyoruz, kınamalıyız da, kendi halkına karşı paralı asker kullanıyor. Diktatörlerin hepsini, faşistleri, Hitler, Musolini, Franco, Nasır, Saddam, Mübarek'i ve benzerlerini  de kınıyoruz. Hepsi tarihin çöp sepetine atıldı ya da atılmak üzere. Nefretle anılıyorlar, anılacaklar. Onlar gelgeç kişiler, zorbalar idiler. İran'daki rejim de öyle ve o da yıkılacak.

Ancak taraftarı hala bol olan Türk sistemi diğerleri gibi gelgeç miydi? Kökü yüzyıl  öncesine dayanıyor. Bizde yığınlar ideolojik bir ajitasyon ve eğitimden geçirilmiş, zehirlenmiş durumda. Çoğunluk, öğretilenler dışında bilgisiz, boş, Devlet Başkanı'nın kim olduğunu bile bilmiyor. Böylesine bir bileşenden nasıl yüzde 58 'Evet' çıkıyor? Şaşırmamak elde değil.

Demek ki bir ortak akıl var.

Aramızda binlerce eli kanlı kişi dolaşıyor, çoğunun asker olduğu söyleniyor, 17,5 bin faili meçhul cinayet var, hesabı sorulmayacak mı? Bütün bir dünyada bizdeki gibi 100 yıl ayakta kalmayı başarmış başka bir milliyetçi sistem kalmış mıdır? Sovyetler dağıldı, ABD ırkçılığı ve Güney Afrika apartheid'i/resmi ırk ayırımı politikası son buldu, ama bizdeki ırkçı ve asimilasyoncu sistem, hala canlı, darbe planlıyor, direniyor. Ak Parti içindeki milliyetçi öğeler de destek veriyor, gericiliğin ömrünü uzatıyor. Anayasa değişikliği sırasındaki arkadan hançerleme ve istifalar bunun bir  kanıtı. Ak Partili bir bakanın, partiden ayrılıp MHP'ye kapak atması nasıl açıklanmalı?

Ak Parti, bundan sonrası için çürük elmaları partiden ayıklayabilecek mi? Göreceğiz.

***

Irkçı /ittihatçı sistem, 1900'lerden, 1908'den beri ayakta. Taraftarları 'ırk temelinde değil, kültür temelinde bir ulus, bir milliyetçilik' diyorlar. Var mı bunun bir başka örneği? 'Kültür temeli' de ne ola ki, kangi kültür imiş bu? 'Tek dil, tek ulus' kültürü olabilir mi bu?

Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında öyle denmiyordu, “Anasırı İslam” (MüslümanTopluluklar), bunların hukuki eşitliği deniyordu. Bu söyleme bağlı kalındı mı?..

Ulusalcıları iyi tanımak gerekir, onlar renkten renge bürünebilir, biçim değiştirir, 'solcuyuz', Kemalist/milliyetçiyiz der, fırsat çıktığında solcuları, aydınları içeri tıkabilirler. Her türlü değişime karşı çıkar, temel görüşlerinden ödün vermezler. Veremezler de. Görüşlerinden ödün verirlerse biterler. Bunu biliyorlar. Yine de , giderek etkisizleşecek ve bitecekler. Çünkü, karşılarında çağdaş, demokrasiyi savunan büyük bir çoğunluk var, yine direniyorlar. Tam bir başarı için kararlı bir mücadele  gerekir. Ergenekon, Balyoz… davalarında görüldüğü gibi tutarlı bir kararlılık gerekir.

Dikta rejimleri, ABD Başkanı Barack Obama öncesinde ABD ve emperyalizm tarafından destekleniyor, ayakta tutuluyorlardı. Şimdi, destek azaldı, küresel değişim de diktatörleri süpürüyor. Diktatörlük çağı bitiyor. ABD'nde güçlü bir demokratik dönüşüm yaşandı, küresel iletişim ve erişim gelişti, gelişiyor.

Ulus devlet, faşizmin, ırkçılığın ve milliyetçiliğin (gerici burjuvanın) son sığınağıydı. Şimdi o sığınağın çitleri çatırdıyor.

Artık daha iyiye, daha donanımlı ve daha kaliteli olana doğru küresel çapta bir büyüme, bir gelişme var. Arap uyanışı da bu gelişmenin bir ürünü. İnsanlar, tabii ki kaliteli insanlar, sorunlara sırf bir ülke, sırf bir ulusun gözlüğüyle değil, küresel, uluslar arası  boyutta/düzeyde bir gözlükle de bakıyorlar. Ulus ve onun üstünde bir uluslar arası boyut, bu ikisi, artık bir arada olan ve birbirinin tamamlayan  öğeler; istenmesi  ve izlenmesi gereken yol işte budur. Kaçınılmaz ve geri dönüşsüz  bir yol, bir gelişimdir bu, iyi okumak gerekir. Demagoji ve diktatörlükler çağı geride kalıyor. Kalmaya da mahkum.

Şimdi, daha güzel günlere doğru uzanan bir küresel  yolculuk var .

Gerçekçi ve demokrat kişi ve çevreler, gelişimi  iyi okuyor, bu nedenle  nüfus  kırımları  önlenebiliyor. Eylemsizlik durumu buna bir örnek. Bosna'ya, Kosova'ya yardım edildi. Dün Çerkesya'ya, Ermenilere,Yahudilere, Ruanda ve Burundi'ye yardım edilememişti. Artık koşullar değişti.

İnsanın insanı, kardeşin kardeşi öldürmesi, işte bundan daha üzücü, bundan daha çirkin bir şey olabilir mi?

Peki biz şimdi gelişmin neresindeyiz?

***

Çerkesler maalesef, hala, kabile/aşiret çekişmeleri  içinde. Adıge/Çerkes miyiz, Abhaz mıyız yoksa Abazin miyiz tartışması sürüyor. Bu bir çözüm olabilir mi? İlk Abhaz yazarı Dırmit Gulya, “Ben önce Adıge'yim,sonra Abhaz'ım” diyordu, bizimkilerin “Çerkes olmasın da çamurdan olsun” demedikleri kaldı bir tek. Abhaz ve  Çerkes, diasporada  her zaman kardeş ve iç içe olmuş, kapılar hiç kapalı tutulmamıştır. İş, şimdi Abhaz, Çerkes, Çeçen… ayırımına mı kalmış?.. Rus, yeter mi?

Feodal anlayıştan kurtulamadık, geyik muhabbeti yapıp duruyoruz.

Oysa Abhaz'ı, Abaza'sı, Şapsığ'ı, Kabardey'i, Karaçay'ı, Maykop, Uspensk, Mostovsk, Çerkessk ve Nalçik'i, hepsi  küresel rüzgara kapılmış gidiyor. Tek tek birer güç olabilirler mi? Yazık, Bjeduğlar bir türlü bir araya gelmiyorlar…

***

Arap diktatörlükleri bir bir yıkılıyor. Sınırları İngilizler ve Fransızlar çizmişlerdi. Tunus ve Mısır'da halk yarım asırlık dikta rejimlerini devirdi. Diğerleri de yolcu. Dediğimiz gibi kaçınılmaz bir şey  bu. Gelişimin önünde kimse duramaz, devirir gider. Faşistler, her boydan ulusalcılar/milliyetçiler ırmağın akışını geriye çevirmeye, demokratik geleceği durdurmaya çalışıyorlar, boşuna. Buna hiçbir kişinin gücü yetmez, tarihin akışı öyle. Ancak şu kadarını da bilmeliyiz: Arap, Asya ve Afrika ülkelerindeki faşist ve gerici sayısı Türkiye'deki kadar fazla ve kemikleşmiş değil, oralarda, kitlesel anlamda yağmadan pay alma, yararlanma yok, oraları eski sömürge ülkeleri, yani oralarda faşizmin sınıf tabanı yok, Türkiye'deyse var, faşizm oralarda kaba güce, diktatörlere, generallere, işbirlikçilerine, yani bir oligarşiye dayanıyor. Türkiye'deki gibi maskelenmiş ve gizlenmiş çıkarcı sınıflar yok. Halk çıkarcıları  tanıyor.

1920 Düzce olayları sırasında Ankara yanlısı ulusalcı şefler saklanmış, gizlenmişlerdi. İstanbul yanlısı şefler ise, kendilerini asmak üzere gelen Çerkes Ethem'i, herhalde 'uzlaşma olduğunu sanıp', -kasaplık koyun gibi-dostça karşılamışlardı.

Bir taraf işi oluruna, şansa bırakıyor, söylenen şeylere inanıyor, saf; öbür taraf ise cin gibi, kurnaz ve sinsi.

Türkiye'de ırkçılığın/milliyetçiliğin tarihsel, maddi ve ideolojik temelleri var, ırkçılık Rum ve Ermeni mülkünü yağmalamakla semirdi, taraftar ve taban edindi. Katliam, yağma ve gaspın tadı hala damaklarda. Daha sonra, Doğu'da 1990'larda 4 bin köy boşaltılacak, iki milyon köylü köyünden kovulacak, Kıbrıs'ta da aynısı yapılacaktı. Hukuk, insan ve mülkiyet hakkı, bunlar 'boş şeyler' olmalıydı...

Ancak, silah geri tepti, ülke için yeni sorunlar yarattı.

***

Felaket kapıya gelmeden önce esnemeyi ve yumuşamayı bilmek, önlem almak bir akıllılıktır, erdemliliktir. Demokratik dönüşümü gerçekleştiren sistemler  ömürlerini uzatabiliyorlar. Doğu Avrupa ülkeleri ve RF buna örnek. Türk sistemi de farklı bir örnek, bir istisna, sistem Adnan Menderes'i , gençleri  astı, darbe üstüne darbe yaptı. Ancak sistem, gelişim sonucu, kendi içinden kendi alternatifini de üretmeyi başardı: AKP ve BDP. Bu iki partinin güçlü  tabanı var. Ötekiler  sistemin/statükonun partileri. Başarı, Anadolu'da yeni oluşan modern/girişimci sınıfların, dindar, muhafazakar  kitlelerin, liberal ve kaliteli solcu aydın ve çevrelerin işbirliği ve mücadelesiyle sağlandı. ABD ve AB desteği de olmalı. Ancak Türk  sistemi, anayasal düzeyde (tam demokrat) bir Türkiye sistemine henüz dönüşebilmiş de değil, bir çok yönüyle hala  ulusalcı, hedefe daha yol var.

Türk ulusalcı sistemi 'laiktir', Türk milliyetçiliği, Sünni/Hanefi temeline dayalıdır ve asimilasyoncudur. 'Laiklik' de Türkçü sisteme uygun düşen/ehlileştirilmiş bir laikliktir. Bu nedenle asimilasyona karşı direniş, en çok, sindirilmiş Alevi kesiminden yükselmiştir. Onurlu bir direniştir bu. Oysa Arap rejimleri, Türk rejimi gibi ırkçı/milliyetçi bir tabana dayanmıyor, yağmacı değil, yağmaya uğramış, boyunduruk altına alınmış insanlar üzerine kurulu bir rejimdir, yabancının yadigarı. O insanların gelenekleri, kendi kültürlerine, din ve mezhep anlayışlarına göre biçimlenmiştir ve hoşgörülüdürler, içlerindeki farklı nüfusu/Hıristiyanları yok etmediler. Bu nedenle, engellenmediğinde, demokrasi  oralarda daha büyük bir boyutta gelişebilir; askerlerin de katılacağı büyük bir   koalisyon oluşabilir. Türkiye ise, yeni bir demokratik hamle, sivil anayasa sorunu ile karşı karşıya, bu iş başarılırsa,  asker ve ulusalcı güçlerin engeli aşılabilir.

***

Çerkes talepleri

12 Mart günü Ankara'da barışçı bir Çerkes yürüyüşü yapılacağı söyleniyor. Daha önce, 20 Şubat günü “Bursa Çerkes Kültür Derneği” tarafından, Bursa'da bir açık hava toplantısı yapılmış, anadilinde eğitim, anadilinde  televizyon yayını talep edilmiş, anadilleri üzerinde sürdürülmekte olan ve uluslar arası hukuka aykırı düşen milliyetçi/asimilasyoncu  uygulamalara bir son verilmesi istenmişti.

Lazlar da benzeri /koşut taleplerde bulunmuşlardı. Bu arada, Kemal Kılıçdaroğlu'nun Düzce'ye gelişi de Abhaz çelengi ile karşılanmıştı.

Bunlar olması gereken güzel şeyler.

12 Mart günü saat 13.00'te Abdi İpekçi Parkı Hacettepe girişinden başlatılacak olan yürüyüş Bursa'daki demokratik taleplerin daha üst perdeden seslendirileceği bir barışçı etkinlik olacak. Yürüyüşün getireceği ses, demokrat insanların yürüyüşe vereceği destek oranında çıkacaktır. Ülkenin gerçek anlamda bir demokrasiye kavuşması, demokratik bir anayasanın kabul edilmesine, bunun için de  tüm Türkiye yurttaşlarının ortak demokratik platformlarda birleşmelerine ve mücadele etmeerine bağlıdır.

Koşullar buna uygundur, ülkedeki eylemsizlik durumu da sürüyor. Barış bozulmamalı, bunun değeri bilinmelidir.

Gerici sistem her türlü demokratik gelişimi ezerek bugünlere gelmiştir. Bu son yıllardaki erişim öncesinde tüm Türkiye, bu arada Çerkesler de 'ulusalcı çitin' içine hapsedilmiş, dünyadan yalıtılmıştı. Baskılar ve çite kapatılma nedeniyle Çerkes uyanışı da cılız kalmıştı. Ayrıca, dediğimiz gibi, Çerkesler'in ülke düzeyinde bir dağılmışlığı da var. 1960'larda, 1970'lerde anayurt Çerkesleri de tutsak idiler, kopukluk vardı.

***

Türkiye'de Çerkes denildiğinde genellikle Kuzey Kafkasya kökenli nüfus anlaşılır. RF'deki  Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi'nde 19, Adıgey Adıgece'si ile birlikte 20 resmi dil var (biri Rusça),hepsi kullanılıyor. Abhazca ise ayrı, bu sayının ve RF'nin dışında, Abhazya'da resmi dil.

Bu dillerin çoğu,bugün göçmen diller olarak Türkiye'de de konuşuluyor. Çerkesçe büyük çoğunluğun dili (yüzde 70'in dili olduğu söylenir). Sonra Abhazca gelir (yüzde 15 sanılıyor).

Türkçe dışında Türkiye'de konuşulmakta olan diller, 1970'lerden beri hızlı bir yok oluş (asimilasyon) süreci içine girmiş bulunuyor. Bu yok oluşta, sağ bir sapma olduğunu düşündüğümüz dönüşçü çevrenin de, bir payı olmalı.

Dönüşçüler, sanal/ütopik bir Kafkasya'ya geri dönüş düşüncesini ortaya attılar, birçok genci gerçekleşmesi olanaksız hedefler peşine düşürdüler, söz dinlemediler; sonuç  fiyasko ve düş kırıklığı oldu. Bu arada Çerkeslerin Türkiye'de, demokratik bir platform içinde kendi sorunlarını ele almaları gereği de saptırılmış oldu.

***

Bir toplumun yarınına çözüm getirebilmek için, günün dünyasını ve o toplumun/ulusun geçmişini/tarihini iyi öğrenmek gerekir. Maalesef toplumun sözcülüğüne soyunan birçok kişi bunun bilincinde değil. Örneğin, bir televizyon yayınında, moderatör soruyor: “Abhazca'yı niçin öğrenmek istiyorsunuz?” diyerek. Konuşmacı bayan da :“Abhazya'ya gittiğimizde oradaki soydaşlarımızla anlaşmak için” diyor.

“Sivrisineğin bacağını-baldır kemiğini- almışlar, aldığın şeye,bir de sahibine bir bak” demiş (Arğoyım yıkopq zıxaxım,xepxıremi zıxepxıremi ze yeptl yı'uağ/Аргъоим ыккопкъ зыхахым,хэрхырэми зыхэпхырэми зэ еплъ и1уагъ). Bu bir Çerkes atasözü.

İş, 80 bin kişilik bir toplum ile anlaşmaya kalmışsa, iş soğuk su içmeye kalmış olmaz mı?..

Oysa bir dilin, bir ulusun ruhu, tarihsel mirası, bir zenginliği olduğu söylenebilirdi, korunmasının da ulusal ve uluslar arası bir görev olduğu anımsatılabilirdi. Dil, muhteşem bir kültür dünyasıdır da.

***

23 Şubat günü “Ülke TV”de 'Bıçak Sırtı' programında moderatör, “Politik arenada Çerkeslerin sesi pek çıkmıyor?” diye soruyor. Katılımcılar doyurucu yanıt veremiyorlar.Konuşmacı yazar Murat Özden, 1920'lerde Gönen'deki köyünün Malatya'ya sürüldüğünü, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'yla affa uğrayıp döndüğünü; düşünceleri ve yazdığı bir broşür ('Ulusal Sorun ve Çerkeslerin Konumu') nedeniyle de  12 Eylül 1980 darbesi sürecinde hapse konduğunu söyledi. Bu gibi şeyleri anlıyoruz, ancak yanıtlar  kişisel anı ve duyum ötesine geçmiyor, derinlik ve genişlik de olmalı.

Hele aynı soruları bir de bir Kürt'e sorun. Tüm kirli çıkıları birden önünüze sererler.

Buna ne demeli? Çağın ne denli gerisinde kaldığımızı belli etmiyor mu bu durum?..

***

Anımsatalım: 12 Mart 1971 askeri müdahalesi öncesinde bir Çerkes rönesansı, yeniden doğuşu yaşanıyordu, kendiliğinden filizlenmiş gibi bir şeydi bu yeniden doğuş, dil canlıydı ve çocuklar tarafından konuşuluyordu. Örneğin Düzce'de gençlerce Çerkesçe şarkılar söyleniyor, Türkçe türküler Çerkesçe'ye çevrilip Türkçe makamlarıyla toplum içinde okunuyor ve ilgiyle karşılanıyordu.

Bu arada,bir furya halinde müzik plakları, kasetleri yayınlanıyor, plaklar dükkanlarda çalınıyor ve satılıyordu. Yazar Sefer Berzeg'in, Adıgece/Çerkesçe kitapları yayınlanmış, gençler arasında ilgi ve heyecan yaratmıştı. Bunlar çok önemliydi. Ama bizimkiler, sözcülerimiz bunları ya bilmiyorlar ya da biliyorlarsa bile önemsemiyor ya da anımsamıyor olmalıydılar.

Çerkesler için ölüm fermanı yerine geçmiş olan 12 Mart faşizmini öylesine  atlayarak geçmek bağışlanır bir şey olabilir miydi? Bu olgu, ulus açısından sürgüne denk bir yıkım idi.

Bir anı

1971 yılı, Ramazan ayı, gece, Düzce'de komşu Türk köyü Kadıoğlu'na gitmiştik. Köyümüz kahvehanesi o sıralar kapalıydı. Kadıoğlu'nda iki kahvehane vardı, rekabet içindeymişler ve tombola oynatıyorlarmış. Bu yüzden biri, bir gece önce jandarma tarafından kapatılmıştı.

Gittiğimizde kapı önünde bir jandarma cipi duruyordu. O kahvehane de öbürü tarafından şikayet edilmiş olmalıydı. İçeri girdiğimizde ocağa yakın bir yerde bir kıta çavuşu ile kapı yakınında ayakta duran bir jandarma  erini gördük, çavuş çay içiyordu. İçeride çıt yoktu. Çavuş kahveciye dönüp dehşet içeren bir tonda aynen şunları söyledi:

“Aga,benim her şeyim harbi. Haberim olur. Allah seni tombola oynatmaktan elime düşürmesin. Tamam mı?”, deyip ayrıldı.

Çok sonraları, yine köye gittiğimde sordum, “Kahveci tombola oynatmaya devam etti mi?” diyerek. “Sıkar” yanıtını almıştım köylülerimden.

Bu örnek, 12 Mart'ın 'en hafif'  uygulamalarından  biriydi.

12 Mart bir karabasan gibi tüm Türkiye'nin ve Çerkes toplumunun da üzerine çöktü. Onbinlerce aydın, öğretmen, işçi ve öğrenci faşizmin cenderesinden geçti. Çerkesçe ve tüm küçük dillerin konuşulmaları kitlesel halde bastırıldı, postal sesi yeri göğü inletti, tutuklamaları tutuklamalar izledi, ölüm sehpaları kuruldu. Neden? Aydınlarımız niçin susarlar, bu gibi konularda yeterli bilinçte midirler? Bilmiyorum, sanmıyorum.

Gazeteci Fuat Uğur da RF ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin'in 'Çerkeslerden özür dilediği' gibisine sözler sıraladı. Doğru olabilir mi bu? Yeltsin'i  eksik okumuş olmalı..

***

Bir başka sorun da Adıgeler arasında hala bir görüş birliğinin oluşmamış olmasıdır. Bazı örgütler Rus   ve Türk hükümetlerini eleştirmeme eğilimindeler, pasif davrananlar, yan çizenler de var. Böylesine şeyler, kabul edilemez. Bazıları dini eğilimli, bazıları da Rus yanlısı ya da karşıtı tutumlar içindeler.

Ortak bir demokratik tavır alma yok.

'Şaşkın ördek sırtüstü yüzer' dememişler boşuna…

Görüş çeşitliliği demokrasi temelinde buluşuyorsa güzel bir şeydir. Ancak demokrasinin asgari koşulu, demokratik değerler konusunda samimi, dürüst ve saygılı olmak, ortak bir tavır almaktır.

Özellikle feodal çevrelerden gelen bazı kişiler, kendi dedikleri olmadığında ya da eleştirildiklerinde kolayca yan çizebiliyorlar. Bu gibi kişiler, ayrıca, “Kart boğanın pelerin yerine matadora saldırması” gibi, eleştiri ya da görüşe görüşle karşılık verme yerine, görüş sahibinin kendisine saldırmayı ve kişilerle uğraşmayı meslek ediniyorlar. Çok yanlış ve sahibini küçük düşürücü bir davranıştır bu. Unutmayalım bir İngiliz centilmeni/soylusu asla kızmaz, kızdığını belli etmez. Duygularıyla değil, aklıyla toplum önüne çıkar. Eski Adıgeler, çok eski Kabardey beyleri de öyleydiler, soylu ve hayranlık uyandıran kişiler idiler.

***

“Felaket anında bütün Bjeduğlar kardeştir” sözü, kritik durumlarda kan davalarının bile önüne geçildiğini, hep birlikte tehlikenin karşısına çıkıldığını ya da yurt savunmasına koşulduğunu anlatıyor. Atalarımız, eski Çerkesler öyle yaparlardı.

Bugün dilimiz, ulusal toplumumuz komaya girmiş durumda. Bazı duyarlı Türk ve Kürt aydınları dışında destekçimiz yok gibi. Yoksa ucuz insanlar mı sayılıyoruz artık? Dostlarımız niye böylesine  az? Hükümet boş sözler söylüyor, bizi atlatmaya, oyalamaya çalışıyor olmalı. Erdoğan'ın 12 Haziran seçiminden sonra getireceğini söylediği anayasa, halkın demokratik beklentilerini karşılayabilecek mi? Ak Parti içindeki 'Truva Atı'nın” , aykırı kişilerin boş duracakları umulabilir mi? Başbakan bir öyle, bir böyle konuşuyor. Heykel'e, kültüre savaş açıyor, 'ucube' diyor, beğenmediği bir Kıbrıs protestosu  karşısında  da, 'beslemeler' diye bağırabiliyor.

Peki, Kıbrıs'ın bu hale gelmesinde Erdoğan'ın, Ak Parti'nin hiçbir sorumluluğu yok mudur? Erdoğan 2003'te, fırsat varken niçin New York'a gidip Annan Planı'nı imzalaması için Rauf Denktaş'ı yakın takibe almadı?

İşin bu noktaya geleceği bilinmiyor muydu? Akil çevreler ve basın uyarıp duruyordu.

Kıbrıs Türk'ünün  bu hale düşmesinde sizin hiçbir payınız yok mu? Kıbrıs Türk'ü, üretimini Türkiye'ye bile ihraç edemiyor, Mersin gümrüğü onlara kapalı. Nasıl bir Türk diplomasisidir bu? Kıbrıs Türk ekonomisi batmaya terk mi edilmiş?..

***

Çerkesler olarak, öncelikle kendi gücümüzü seferber etmemiz gerekiyor. Çerkesler ve demokratik kamuoyu olarak dayanışırsak güçlenir, birçok engeli aşarız.

Geçmişte bunu  yapamadık.

Geçmişte Adıgeler bir bütçe oluşturup profesyonel bir yönetim ve bir ordu kurmayı başaramadılar. Yoksulluk öne sürülüyor. Doğru değil. Kuşkusuz, Adıgeler Cenevizli tüccarlar tarafından soyulmuş, altın birikimleri, sıradan eşyalar, kap kacak gibi şeyler karşılığı alınıp götürülmüştü. Yine de Adıge kızlarının ve kadınlarının, dahası erkeklerin altın ve gümüş takıları, kama ve kemerleri, birçok ailenin hayvan sürüleri vardı. Bunların çeyreği bile kullanılabilseydi, para da bulunmuş, ordu da kurulmuş, çok şey başarılmış olurdu. Bu nedenle olmalı, 19.yüzyılda, 1840'lı yıllarda yaşamış olan Rus albayı ve Adıge yazarı Han Gerıy (Хъан-джэрый), Adıge toplumunun yapısında bir idari   reforma gereksinim vardır diye yazmıştı, ama dinletememişti  (bkz. 'Yeni dönem bize yeni sorumluluklar yüklüyor',Şıbzıhu Kim'in yazısı,internet).

Adıgeler çağı  kavrayacak kadrolar oluşturamamış olmalıydılar. Adıge'nin vergi verme gibi bir geleneği de yoktu. Ama gün geldi, Rus da, Türk de, Arap da Çerkes'ten vergi almasını bildi, bizse bu işi başaramadık.

Bir başka başarısızlık da, Çar II.Aleksandr ile yapılan görüşmelerdir:

11 Eylül 1861'de Çar II.Aleksandr, deniz yoluyla Kafkasya'da, Taman'da karaya ayak bastı. Karşılayıcılar arasında, 500 Çerkes de vardı. Çerkesler, 'sürülmemelerini ve yurttaşlığa alınmalarını', Çar'ın tüm buyruklarını yerine getireceklerini söylediler. Çar da Çerkesler için “mümkün olan her şeyin yapılacağı sözünü verdi”.

Ancak 5 gün sonra, 16 Eylül'de, Maykop, Hamketi yakınlarında Çar'la görüşen başka bir Çerkes heyeti tam tersi bir tutum takındı: Bir yazıyla Çar'dan askerlerini Kuban'ın kuzeyine çekmesini istedi (*). Bu ültimatom niteliğindeki istek, sanırım, sürgün sahasını genişletme, Abzah yöresini de sürgün mınıkasına ekleme gibi sonuca yol açmış olmalı (Çerkesya'nın Ruslar Tarafından İşgali,s.82-85).

Sonrası savaş, katliam, etnik temizlik ve sürgün, bir ülke ve ulusun yok edilmesi oldu.

Bilmem ne ölçüde doğrudur, Çar ile yaşanan o zıtlaşmayı, Çerkes sürgününü Çar'a öneren General Yevdokimov'un tezgahladığı, Çerkesleri Çar'la zıtlaşacak biçimde bir oyuna getirdiği, bunun için de Çerkes asıllı yaverini gizlice Çerkeslerin yanına gönderdiği, “Çar'a karşı ısrarcı olun,askerlerini Kuban'ın kuzeyine çekmesini isteyin, Çar zor durumda, isteklerinizi kabul edecek” diye söylettiği yazılıyor.

Eğer sen  güçlü olursan, karşı tarafta olup bitenleri biliyor ve aklını da kullanıyorsan, mutlaka sağlıklı bir çıkış yolu bulursun.

O yol, sanırım, 12 Mart'ta, saat 13:00'da Ankara Abdi İpekçi Parkı Hacettepe girişinden başlamış olacak… 

(*)-Hacı Berzeg'in 'Çerkes Ulusal Meclisi (Zefes)' adına Çar'a sunduğu yazılı muhtıranın orijinali şimdi 'Adıge Cumhuriyeti Ulusal Müzesi'ndedir.Ayrıca bkz.T.V.Polovinkina, 'Çerkesya Gönül Yaram',s.239-240.-hcy


Bu yazı toplam 17676 defa okundu.





Natxo Canberk

Evet Cevdet abi, o yol 13 Mart'ta Ankara Sıhhıyeden başlamış olacak.
Çerkeslerde ilk defa biz varız diyecek. Kendisi için yürüyecek ilk defa demokratik hakları için.

01 Mart 2011 Salı Saat 00:45
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net