

Geçtiğimiz yıl demokratikleşme hareketi ivme kazanmıştı.
Silahlar susmuş, çatışmalar durmuş, her kesimde geleceğe yönelik bir umut
belirmişti. Habur'dan girişler, dağdan düze inmeler başlamıştı. Ancak
kışkırtıcılar da boş durmuyorlardı. Ulusalcı basın ve muhalefet ‘Ülke bölünüyor’
paranoyasını durmadan pompalıyor, felaket senaryoları çiziyordu.
İşin
burasında hükümetin cesur ve kararlı davranması gerekiyordu. Beklenti böyleyken
ve bir yumuşama olması gerekirken, hükümetten tam tersi bir tavır
geldi.
Daha önce, Kürtler de yüzbinleri bulan bir kitle patlaması
biçiminde Habur sınır kapısı önüne yığılışmışlardı. Faşist geçmişi ve karanlık
odakları unutmuş gibiydiler.
1930’da Atatürk, İsmet
Paşa iktidarına karşı muhalefet etmesi için, adamı Fethi
Okyar’a Serbest Fırka’yı (SCB) kurdurmuştu. Halk,
’çekirge sürüsü’ gibi partiye üşüşmeye başladı, sanki iş sağlama alınmış da, her
şey parti seçmeye kalmıştı. CHP olası muhalefetten ürktü ve üç ay sonra partinin
defteri dürüldü, akıllı hareket etmek ve işi zamana yaymak gibi şeyler bize
yabancıydı.
Her nedense, gerilla üniforması içinde teslim olmaya Habur
sınır kapısına gelen, ardından sorgulanıp serbest bırakılan bu grup kahramanlar
gibi karşılandı. Taktik açıdan bir hataydı bu. Ülkede çocuğunu kurban vermiş,
acısı dinmemiş binler vardı. Sonuçta 'Çoban matı' yaşandı. Milliyetçi
damarların kabarmasına fırsat yaratıldı.
Türkiye'de 1925'lerden beri
ırkçı bir eğitim ve propaganda ile şartlandırılmış bir kamuoyu, en azından geniş
bir kesim var. Ayrıca çıkara dayalı üst bir pozisyonu yakalamış bir kitle de
var, yağma var, bunlar çıkarlarını milliyetçilik kamuflajı ile korumak
istiyorlar, aslında bunların demokrasi ve insan hakları gibi bir dertlerinin
olduğu da kuşkulu.
Ayrıca gerici bir bürokrasi (üst yargı) ve çok geniş
bir asker varlığı, Asya ordularına yetecek sayıda general ve albayımız var.
Bunlar özerk hareket etmeye, hesap vermemeye alışmışlar. Bu pozisyonlarını
elbette yitirmek istemiyorlar. Darbe anayasaları ve düzenlemeleri onlara bu
ayrıcalığı sağladı. ’Bir elleri yağda, bir elleri balda’ dedikleri gibi bir şey
bu. Yüksek yargı ve Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararı ortada. Askeri darbeler,
müdahaleler, demokrasiyi askıya almalar, demokrasiyi tepeleme, çocuk
asmalar…hepsi ortada.
Demirel karakollar şeffaflaşacak, Erdoğan da
işkenceye sıfır tolerans diyordu. Gerçekten öyle mi
oldu?..
***
Türkiye halkının çok büyük bir çoğunluğu hükümetin
öncülük ettiği demokratik açılımı destekliyordu, bu yolda oldukça umutlanmıştı.
Halk, Başbakan Erdoğan'dan yanaydı, anketler de onu belli
ediyordu.
Derken koro halinde ırkçı/milliyetçi bir kabarma patlak verdi.
Kürtler de buna tuz biber ektiler tabii. Ulusalcılığın kalesi İzmir’de DTP
(Demokratik Toplum Partisi) konvoyu, en olmayacak bir zamanda gövde gösterisine
çıktı. Yasaldı ama yasal haklar yerinde ve zamanında kullanılsa daha iyi olmaz
mıydı? Tabii ki, konvoy, önceden haberdar edilen ve o yere yığılan ulusalcı
grupların saldırıları ile karşılandı. Serbest Fırka deneyimi yeniden yaşanıyor
gibiydi.
Ulusalcı gruplar dört bir yandan harekete geçmişlerdi. İşin
burasında Ak Parti iktidarının cesur ve kararlı davranması, demokratik açılımın
gerisinde durması, kışkırtmaları boşa çıkarması ve derhal demokratik yasal
düzenlemelere gitmesi gerekiyordu. Bir hükümetti o. Basın uyarıyordu, boşuna.
Hükümet de, sonunda ulusalcı koronun peşine takıldı. Ak Parti'de de bir ırkçı
damar vardı çünkü ve de harekete geçmiş olmalıydı. Burada görev, tek karizmatik
lider olan Erdoğan’a düşüyordu.
Kuşkulu ve ürkek tavırlar birbirini
izledi. 'Kurt bulanık havayı sever' dememişler boşuna.
Anayasa
Mahkemesi birden bire harekete geçti ve DTP’nin defterini dürüdü.
Ak
Parti iktidarı ise, demokrasiyi hedef alan bu hamle karşısında kılını bile
kıpırdatmadı. 'Oh, ne güzel, Kürt oylar bize' denmiş mi olmalı, ne de olsa ırkçı
tortu çok yere sirayet etmiş idi. Hükümet, 'KCK Operasyonu' diyerek DTP'lileri
ve DTP’li belediye başkanlarını tutuklatma furyasını başlattı. Polise taş attı
denerek, 5-15 yaş arası çocuklar yakalanıyor ve hapse konuyordu. İsrail
askerleri bile taş atan işgal altındaki Arap çocuklara daha insaflı
davranıyorlardı.
Sonunda ‘Bumerang’ Ak Parti’ye döndü, DTP’den sonra Ak
Parti de topun ağzındaydı. Alelalacele, 'Kendi için' denen bir anayasa
değişikliği başlatıldı. İşin ceremesi ağırdı.
Gericilikle, faşizmle
uzlaşma olmaz, uzlaşmak isteyenin sonunun ne olduğunu tarih söylüyor, Hitler
örneği ortada…
Parlamento’daki Anayasa değişikliği oylamasında, Ak Parti
içindeki Türkçü klik/'Truva Atı', en kritik anda, parti kapatmayı zorlaştıran
değişikliği vurdu. Bunu anlıyoruz, huylu huyundan vazgeçmez ama DTP’nin ardılı
BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin sabıkalı CHP ile birlikte
değişiklik oylamasından kaçmalarını anlayamıyoruz. Anlaşılan Habur
karşılamasındaki hesapsızlık daha köklü bir yerlerden geliyor
olmalı...
31 Mayıs 2010 tarihi itibarıyla PKK ateşkesi uzatmayacağı
sinyalini vermişti. Haziran ayında ülke, birden bire bir yangın yerine
döndü.
Hergün bayrağa sarılı asker tabutları geliyor. Karşı tarafı da
var bunun.
Bütün bunların sorumlusu, demokratik açılımı askıya alan ve
karşı tarafa cesaret veren ürkek Ak Parti
iktidarıdır.
***
Demokratikleşme Yeniden
Başlatılmalıdır
Anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi'nden
yeni bir sakatlanma gelmezse, 12 Eylül'de referanduma sunulacak. Bahaneler
üretmeden iyi niyetli bütün yurttaşların, -Türk, Kürt, Çerkes, Sünni, Alevi
demeden - 'Evet' oyu vermesi gerekir. Bu, önde duran ivedi ve demokratik bir
görevdir. Başka türlü barışı ve toplumsal uzlaşmayı korumak, ırkçı saldırıyı,
Ergenekon'u, darbeciliği püskürtmek zorlaşır. Cinayetler ve katliamlar yeniden
patlak verebilir. Önü kesilmedikçe faşizm durdurulamaz, durdurulmadığı sürece de
azar. Faşizmin kökü derindedir, ta İttihat-Terakki’ye dayanır
Tarih ve
pratik bunu öğretiyor. Hükümetin anayasa değişikliğini yaşama geçirmesi, Anayasa
Mahkemesi’nin yanlış bir kararını ise, yok hükmünde sayması gerekir. Çünkü
Mahkeme’nin şekil ötesi inceleme yetkisi yoktur, yetki gaspı durumu olursa,
boyun eğilmemelidir.
Bu arada silahların susması için gerekli adımlar da
atılmalı, çocukların salınması için gerekli yasal düzenleme meclisten
geçirilmeli, KCK denilerek seçilmiş belediye başkanlarının ve BDP’lilerin
tutuklanmaları dalgası da sona erdirilmelidir.
Önümüzde genel seçimler
var. Bu bakımdan yeni bir anayasa hazırlanması görevi yeni meclise kalıyor.
Seçime kadar Ak Parti demokratik bir sınavdan geçecektir. Ürkek davranması ve
başarılı olamaması durumunda iktidar değişikliği sözkonusu olabilir. Halk
demokratik umut vermeyen bir partiye oy vermez. CHP de güven vermiyor,
oportünist/ulusalcı kadro yerli yerinde gibi, Kılıçdaroğlu da ulusal telden
çalıyor gibi görünüyor ama şimdilik bir avansı daha var. Ak Parti umutları boşa
çıkarırsa, kurulacak yeni bir parti bir oy sıçraması da yapabilir. Çok şey
olabilir.
Bu bakımdan Ak Parti’nin demokratik desteklerini kaybetmemesi
kendi yararına olur.
***
Çerkes Cephesinde ne
var?
Yaz tatili geldi,
okullar kapandı. Düğünler başladı, millet yazlıklara ve plajlara koşuyor. Bu da
Çerkesleri etkilemiş olmalı.
Kafkasya’da da yeni bir şey yok.
Karaçaylar, Karaçay-Çerkesya Çerkeslerinin defterini dürmek üzere, Kabartay
Başkan Kanoko ise, ‘Sınır değişikliği tehlikeli olur’ diyor.
Peki, oynanan onca oyun karşısında niye sesini çıkarmıyor? Üstelik en büyük
Çerkes cumhuriyetinin başkanı…
Bir koltuk uğruna susmaya değer
mi?..
Rakamlar Karaçayların Çerkes varlığını nasıl kemirdiğini
gösteriyor. Eski Çerkes Özerk Oblastı başkenti Çerkessk’e
Çerkes’ten çok Karaçay getirilip bunların çoğu Ruslarca yerleştirilmiş. Çerkes
çoğunluk nüfuslu Adıge-Hable ve Habez rayonları içinden, toplum mühendisliği
yapılarak ve Karaçay ebeler eliyle doğumlar yaptırılmış, tosun gibi birer Abaza
ve Nogay rayonu üretilmiş. Karaçay’ın bu 13 bin nüfuslu Abaza
ve Nogay rayonu ‘sevgisine’ de ne ad koymalı…
Aslında
cumhuriyetler de, Hapae Erhan kardeşimizin dediği gibi birer
“kaymakamlık” oldular mı ne? Bu da orada, RF’de bir demokratikleşme sorunu
bulunduğunu gösteriyor olmuyor mu?
Bu bizimkiler, nasıl cumhuriyetlerse,
eğitim programları bile Moskova’dan gönderiliyor, kendi dilinizle eğitimi 1. -
2.sınıflarda yapabilirsiniz ama dersi, hele Rus ya da Çerkesçe bilmeyen bir
öğrenci varsa, -ki kentte ise,mutlaka vardır, yoksa da yaratılır- Rusça olarak
işleyeceksiniz. 3.sınıf ve yukarısı için ise, bir tek dersi kendi dilinizde
okutabilirsiniz ama o dersi de Rusça üzerinden işleyeceksiniz, dersi Çerkesçe
üzerinden anlatmamalısınız, Rus çocuğu hesaba katmazsanız hiç karışmam ha!,
diğer dersler ise tamamen Rusça olacak. Dayatılan ve olan özetle
bu.
Ancak Karaçay-Çerkesya Karaçay Başkanı Boris
Ebzeyev’in Moskova’daki Bakanlığı takmadığı, kendi işine baktığı, yargı
yolunu kullanarak, Karaçayca’yı zorunlu ders dili yaptırdığı da daha önce
anlatılmıştı size.
Bizimkiler ise, kış uykusunda olmalılar…Moskova
öksürse, bizimkiler nezle olacaklar…
Adıge Eğitim Bakanı
Bedanıko Ramazan da, ”Bizim eğitim programı üzerinde değişiklik
yapma yetkimiz çok az, çok sınırlı” diyor. Yalan söylemediği, büsbütün ’yok’
demediği için yine teşekkürler. Ama niye müdür değil de ‘bakan’ deniyor ona?
Yetkisiz bakan olur muymuş? Bizde oluyormuş anlaşılan...
Çerkesçe resmi
dil ama siz dilekçenizi Rusça vereceksiniz, bir resmi dairede bir Rus varsa
Rusça konuşacaksınız ki, o da ne konuştuğunuzu anlasın. Bu da denetleme mi
oluyor? Uygulama öyle. 12 Eylül’ün ünlü Diyarbakır Hapishanesi oraya mı
taşınmış?
Halk yoksullaşmış, Moskova’ya doğru bir yağmalama var. Kişi
bir dilim ekmek için uğraşıyor. Halk dönüş, dış ülkelerdeki Çerkesler ve böyle
şeylerle ilgilenecek durumda değil. Kendine de
oldukça yabancılaşmış.
Karaçay ise milliyetçi ve dindar,kendine
güveniyor, Çerkes’i ve Rus’u takmıyor. Çerkes ise uysal kuzu ama içkici, din
dersen felaket. Birbirini sayma, birbirine değer verme dersen, Karaçay’da,
İnguş’ta ve Çeçen’de bol. Ya bizde?..
Yalama olmuşuz.
Böylesine
çökük bir toplum, önlemi alınmazsa, yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle
Kafkasya’daki Çerkes önderlerine çok yönlü görevler düşüyor, soruna eğilmeli ve
etkili önlemler almanın yolunu bulmalılar. Bir Adıge’nin bir Karaçay’a göre ne
gibi bir eksiği var? Araştırılmalı ve özeleştiri yapılmalı.
Türkiye’deki
mücadele ise,demokrasi ve eşitlik için olmalı. Biz, diaspora olarak kendimizi
Kafkasya’nın yerine koyamayız. Ancak elden gelen her türlü barışçı destek de bu
kardeşlerimize verilmelidir.
Kafkasya’dakiler gerçekçi politikalar
oluşturarak halkı yok olmaktan kurtaracak projeler üretmelidirler. Atanmış
başkanlarla ve bu tarzla işler yürümez. Kafkasya’nın sadece Moskova’ya değil,
Maykop’a da hesap verecek bir yönetime gereksinimi var. Bu bakımdan seçimlere ve
parlamentolara hakim olmanın yolları araştırılmalıdır. Denge o yolla
sağlanabilir. Yağan İbrahim’in ve ona yakın birçok sözcünün
görüşleri bana gerçekçi geliyor. Bu bakımdan halk sözcülerinin etrafında
kenetlenmek, seçimlerde ağırlık koymak gerekir.
