Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hapi Cevdet Yıldız
Demokratikleşme Hareketi Canlandırılmalıdır...
25 Haziran 2010 Cuma Saat 13:29

Geçtiğimiz yıl demokratikleşme hareketi ivme kazanmıştı. Silahlar susmuş, çatışmalar durmuş, her kesimde geleceğe yönelik bir umut belirmişti. Habur'dan girişler, dağdan düze inmeler başlamıştı. Ancak kışkırtıcılar da boş durmuyorlardı. Ulusalcı basın ve muhalefet ‘Ülke bölünüyor’ paranoyasını durmadan pompalıyor, felaket senaryoları çiziyordu.
 
İşin burasında hükümetin cesur ve kararlı davranması gerekiyordu. Beklenti böyleyken ve bir yumuşama olması gerekirken, hükümetten tam tersi bir tavır geldi.
 
Daha önce, Kürtler de yüzbinleri bulan bir kitle patlaması biçiminde Habur sınır kapısı önüne yığılışmışlardı. Faşist geçmişi ve karanlık odakları unutmuş gibiydiler.
 
1930’da Atatürk, İsmet Paşa iktidarına karşı muhalefet etmesi için, adamı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı (SCB) kurdurmuştu. Halk, ’çekirge sürüsü’ gibi partiye üşüşmeye başladı, sanki iş sağlama alınmış da, her şey parti seçmeye kalmıştı. CHP olası muhalefetten ürktü ve üç ay sonra partinin defteri dürüldü, akıllı hareket etmek ve işi zamana yaymak gibi şeyler bize yabancıydı.
 
Her nedense, gerilla üniforması içinde teslim olmaya Habur sınır kapısına gelen, ardından sorgulanıp serbest bırakılan bu grup kahramanlar gibi karşılandı. Taktik açıdan bir hataydı bu. Ülkede çocuğunu kurban vermiş, acısı dinmemiş binler vardı. Sonuçta 'Çoban matı'  yaşandı. Milliyetçi damarların kabarmasına fırsat yaratıldı.
 
Türkiye'de 1925'lerden beri ırkçı bir eğitim ve propaganda ile şartlandırılmış bir kamuoyu, en azından geniş bir kesim var. Ayrıca çıkara dayalı üst bir pozisyonu yakalamış bir kitle de var, yağma var, bunlar çıkarlarını milliyetçilik kamuflajı ile korumak istiyorlar, aslında bunların demokrasi ve insan hakları gibi bir dertlerinin olduğu da kuşkulu.
 
Ayrıca gerici bir bürokrasi (üst yargı) ve çok geniş bir asker varlığı, Asya ordularına yetecek sayıda general ve albayımız var. Bunlar özerk hareket etmeye, hesap vermemeye alışmışlar. Bu pozisyonlarını elbette yitirmek istemiyorlar. Darbe anayasaları ve düzenlemeleri onlara bu ayrıcalığı sağladı. ’Bir elleri yağda, bir elleri balda’ dedikleri gibi bir şey bu. Yüksek yargı ve Anayasa Mahkemesi'nin birçok kararı ortada. Askeri darbeler, müdahaleler, demokrasiyi askıya almalar, demokrasiyi tepeleme, çocuk asmalar…hepsi ortada.
 
Demirel karakollar şeffaflaşacak, Erdoğan da işkenceye sıfır tolerans diyordu. Gerçekten öyle mi oldu?..
 
***
 
Türkiye halkının çok büyük bir çoğunluğu hükümetin öncülük ettiği demokratik açılımı destekliyordu, bu yolda oldukça umutlanmıştı. Halk, Başbakan Erdoğan'dan yanaydı, anketler de onu belli ediyordu.
 
Derken koro halinde ırkçı/milliyetçi bir kabarma patlak verdi. Kürtler de buna tuz biber ektiler tabii. Ulusalcılığın  kalesi  İzmir’de DTP (Demokratik Toplum Partisi) konvoyu, en olmayacak bir zamanda gövde gösterisine çıktı. Yasaldı ama yasal haklar yerinde ve zamanında kullanılsa daha iyi olmaz mıydı? Tabii ki, konvoy, önceden haberdar edilen ve o yere yığılan ulusalcı grupların saldırıları ile karşılandı. Serbest Fırka deneyimi yeniden yaşanıyor gibiydi.
 
Ulusalcı gruplar dört bir yandan harekete geçmişlerdi. İşin burasında Ak Parti iktidarının cesur ve kararlı davranması, demokratik açılımın gerisinde durması, kışkırtmaları boşa çıkarması ve derhal demokratik yasal düzenlemelere gitmesi gerekiyordu. Bir hükümetti o. Basın uyarıyordu, boşuna. Hükümet de, sonunda ulusalcı  koronun peşine takıldı. Ak Parti'de de bir ırkçı damar vardı çünkü ve de harekete geçmiş olmalıydı. Burada görev, tek karizmatik lider olan Erdoğan’a düşüyordu.
 
Kuşkulu ve ürkek tavırlar birbirini izledi. 'Kurt bulanık havayı sever' dememişler boşuna. 
 
Anayasa Mahkemesi birden bire harekete geçti ve DTP’nin  defterini dürüdü.
 
Ak Parti iktidarı ise, demokrasiyi hedef alan bu hamle karşısında kılını bile kıpırdatmadı. 'Oh, ne güzel, Kürt oylar bize' denmiş mi olmalı, ne de olsa ırkçı tortu çok yere sirayet etmiş idi. Hükümet,  'KCK Operasyonu'  diyerek DTP'lileri ve DTP’li belediye başkanlarını tutuklatma furyasını başlattı. Polise taş attı denerek, 5-15 yaş arası çocuklar yakalanıyor ve  hapse konuyordu. İsrail askerleri bile taş atan işgal altındaki Arap çocuklara daha insaflı davranıyorlardı.
 
Sonunda ‘Bumerang’ Ak Parti’ye döndü, DTP’den sonra Ak Parti  de topun ağzındaydı. Alelalacele, 'Kendi için' denen bir anayasa değişikliği başlatıldı. İşin ceremesi ağırdı.
 
Gericilikle, faşizmle uzlaşma olmaz, uzlaşmak isteyenin sonunun ne olduğunu tarih söylüyor, Hitler örneği ortada…
 
Parlamento’daki Anayasa değişikliği oylamasında, Ak Parti içindeki Türkçü klik/'Truva Atı', en kritik anda, parti kapatmayı zorlaştıran değişikliği vurdu. Bunu anlıyoruz, huylu huyundan vazgeçmez ama DTP’nin ardılı BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekillerinin sabıkalı CHP ile birlikte değişiklik oylamasından kaçmalarını anlayamıyoruz. Anlaşılan Habur karşılamasındaki hesapsızlık daha  köklü bir yerlerden geliyor olmalı...
 
31 Mayıs 2010 tarihi itibarıyla PKK ateşkesi uzatmayacağı sinyalini vermişti. Haziran ayında ülke, birden bire bir yangın yerine döndü.
 
Hergün bayrağa sarılı asker tabutları geliyor. Karşı tarafı da var bunun.
 
Bütün bunların sorumlusu, demokratik açılımı askıya alan ve karşı tarafa cesaret veren  ürkek Ak Parti iktidarıdır.
 
***
 
Demokratikleşme Yeniden Başlatılmalıdır
 
Anayasa değişikliği, Anayasa Mahkemesi'nden yeni bir sakatlanma gelmezse, 12 Eylül'de referanduma sunulacak. Bahaneler üretmeden iyi niyetli bütün  yurttaşların, -Türk, Kürt, Çerkes, Sünni, Alevi demeden - 'Evet' oyu vermesi gerekir. Bu, önde duran ivedi ve demokratik bir görevdir. Başka türlü barışı ve toplumsal  uzlaşmayı korumak, ırkçı saldırıyı, Ergenekon'u, darbeciliği püskürtmek zorlaşır. Cinayetler ve katliamlar yeniden patlak verebilir. Önü kesilmedikçe faşizm durdurulamaz, durdurulmadığı sürece de azar. Faşizmin kökü derindedir, ta İttihat-Terakki’ye dayanır
 
Tarih ve pratik bunu öğretiyor. Hükümetin anayasa değişikliğini yaşama geçirmesi, Anayasa Mahkemesi’nin yanlış bir kararını ise, yok hükmünde sayması gerekir. Çünkü Mahkeme’nin şekil ötesi inceleme yetkisi yoktur, yetki gaspı durumu olursa, boyun eğilmemelidir.
 
Bu arada silahların susması için gerekli adımlar da atılmalı, çocukların salınması için gerekli yasal düzenleme meclisten geçirilmeli, KCK denilerek seçilmiş belediye başkanlarının ve BDP’lilerin tutuklanmaları dalgası da sona erdirilmelidir.
 
Önümüzde genel seçimler var. Bu bakımdan yeni bir anayasa hazırlanması görevi yeni meclise kalıyor. Seçime kadar Ak Parti demokratik bir sınavdan geçecektir. Ürkek davranması ve başarılı olamaması durumunda iktidar değişikliği sözkonusu olabilir. Halk demokratik umut vermeyen bir partiye oy vermez. CHP de güven vermiyor, oportünist/ulusalcı kadro yerli yerinde gibi, Kılıçdaroğlu da ulusal telden çalıyor gibi görünüyor ama şimdilik bir avansı daha var. Ak Parti umutları boşa çıkarırsa, kurulacak yeni bir parti bir oy sıçraması da yapabilir. Çok şey olabilir.
 
Bu bakımdan Ak Parti’nin demokratik desteklerini  kaybetmemesi kendi yararına olur.
 
***
 
Çerkes Cephesinde ne var? 

Yaz tatili geldi, okullar kapandı. Düğünler başladı, millet yazlıklara ve plajlara koşuyor. Bu da Çerkesleri etkilemiş olmalı.
 
Kafkasya’da da yeni bir şey yok. Karaçaylar, Karaçay-Çerkesya Çerkeslerinin defterini dürmek üzere, Kabartay Başkan Kanoko ise, ‘Sınır değişikliği tehlikeli olur’ diyor. Peki, oynanan onca oyun karşısında  niye sesini çıkarmıyor? Üstelik en büyük Çerkes cumhuriyetinin başkanı…
 
Bir koltuk uğruna susmaya değer mi?..
 
Rakamlar Karaçayların Çerkes varlığını nasıl kemirdiğini gösteriyor. Eski Çerkes Özerk Oblastı başkenti Çerkessk’e Çerkes’ten çok Karaçay getirilip bunların çoğu Ruslarca yerleştirilmiş. Çerkes çoğunluk nüfuslu Adıge-Hable ve Habez  rayonları içinden, toplum mühendisliği yapılarak ve Karaçay ebeler eliyle doğumlar yaptırılmış, tosun gibi birer Abaza ve Nogay rayonu üretilmiş. Karaçay’ın bu 13 bin nüfuslu Abaza ve Nogay rayonu ‘sevgisine’ de ne ad koymalı…
 
Aslında cumhuriyetler de, Hapae Erhan kardeşimizin dediği gibi birer “kaymakamlık” oldular mı ne? Bu da orada, RF’de bir demokratikleşme sorunu bulunduğunu gösteriyor olmuyor mu?
 
Bu bizimkiler, nasıl cumhuriyetlerse, eğitim programları bile Moskova’dan gönderiliyor, kendi dilinizle eğitimi 1. - 2.sınıflarda yapabilirsiniz ama dersi, hele Rus ya da Çerkesçe bilmeyen bir öğrenci varsa, -ki kentte ise,mutlaka vardır, yoksa da yaratılır- Rusça olarak işleyeceksiniz. 3.sınıf ve yukarısı için ise, bir tek dersi  kendi dilinizde okutabilirsiniz ama o dersi de Rusça üzerinden işleyeceksiniz, dersi Çerkesçe üzerinden anlatmamalısınız, Rus çocuğu hesaba katmazsanız hiç karışmam ha!, diğer dersler ise tamamen Rusça olacak. Dayatılan ve olan özetle bu.
 
Ancak Karaçay-Çerkesya Karaçay Başkanı Boris Ebzeyev’in Moskova’daki Bakanlığı takmadığı, kendi işine baktığı, yargı yolunu kullanarak, Karaçayca’yı zorunlu ders dili yaptırdığı da daha önce  anlatılmıştı size.
 
Bizimkiler ise, kış uykusunda olmalılar…Moskova öksürse, bizimkiler nezle olacaklar…
 
Adıge Eğitim Bakanı Bedanıko Ramazan da, ”Bizim eğitim programı üzerinde değişiklik yapma yetkimiz çok az, çok sınırlı” diyor. Yalan söylemediği, büsbütün ’yok’ demediği için yine teşekkürler. Ama niye müdür değil de ‘bakan’ deniyor ona? Yetkisiz bakan olur muymuş? Bizde oluyormuş anlaşılan...
 
Çerkesçe resmi dil ama siz dilekçenizi Rusça vereceksiniz, bir resmi dairede bir Rus varsa Rusça konuşacaksınız ki, o da ne konuştuğunuzu anlasın. Bu da denetleme mi oluyor? Uygulama öyle. 12 Eylül’ün ünlü Diyarbakır Hapishanesi oraya mı taşınmış?
 
Halk yoksullaşmış, Moskova’ya doğru bir yağmalama var. Kişi bir dilim ekmek için uğraşıyor. Halk dönüş, dış ülkelerdeki Çerkesler ve böyle şeylerle ilgilenecek durumda değil. Kendine de oldukça yabancılaşmış.
 
Karaçay ise milliyetçi ve dindar,kendine güveniyor, Çerkes’i ve Rus’u takmıyor. Çerkes ise uysal kuzu ama  içkici, din dersen felaket. Birbirini sayma, birbirine değer verme dersen, Karaçay’da, İnguş’ta ve Çeçen’de bol. Ya bizde?..
 
Yalama olmuşuz.
 
Böylesine çökük bir toplum, önlemi alınmazsa, yok olmaya mahkumdur. Bu nedenle Kafkasya’daki Çerkes önderlerine çok yönlü görevler düşüyor, soruna eğilmeli ve etkili önlemler almanın yolunu bulmalılar. Bir Adıge’nin bir Karaçay’a göre ne gibi bir eksiği var? Araştırılmalı ve özeleştiri yapılmalı.
 
Türkiye’deki mücadele ise,demokrasi ve eşitlik için olmalı. Biz, diaspora olarak kendimizi Kafkasya’nın yerine koyamayız. Ancak elden gelen her türlü barışçı destek de bu kardeşlerimize verilmelidir.
 
Kafkasya’dakiler  gerçekçi politikalar oluşturarak halkı yok olmaktan kurtaracak projeler üretmelidirler. Atanmış başkanlarla ve bu tarzla işler yürümez. Kafkasya’nın sadece Moskova’ya değil, Maykop’a da hesap verecek bir yönetime gereksinimi var. Bu bakımdan seçimlere ve parlamentolara hakim olmanın yolları araştırılmalıdır. Denge o yolla sağlanabilir. Yağan İbrahim’in ve ona yakın birçok sözcünün görüşleri bana gerçekçi geliyor. Bu bakımdan halk sözcülerinin etrafında kenetlenmek, seçimlerde ağırlık koymak gerekir.


Bu yazı toplam 2968 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net