Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hatko Vural
Sahi Çerkes Misiniz?
07 Haziran 2010 Pazartesi Saat 15:59

İlk defa Çerkes yazıları daha doğrusu Çerkes yayını okuduğumda henüz 9-10 yaşlarındaydım.

Hiç unutmuyorum, evde herkesin uyuduğu bir Pazar sabahı evde bulduğum Kafdağı adlı dergiyi okumaya çalışıyordum. Arka yüzünde kurşun kalem at figürlerinin çizili olduğu pembe kapak rengindeki 1987 senesine ait bir sayısıydı Kafdağı dergisinin. 

Yatağıma oturmuş, ayaklarım yorganın altında, dikkatlice okumama anlamaya çalışıyordum.

Evet, Çerkes lafını çokça duyardık evde, önceleri bir Çerkes köyü olan mahallemizde; büyükler Çerkesce konuşurlar ama nedense biz merak edip konuşulanların ne olduğunu sorduğumuzda, bize derslerimize daha çok çalışmamızı, bu değişik konuşma şeklinin bir nevi gereksiz şeyler olduğunu söylerlerdi hep. Okuyup adam olmalıymışız! Var olmanın şartı, gizli açık bu öğretildi bizim neslimize.

Okuduğum yer, Kafkas-Rus savaşları diye tabir edilen ama aslında Çeçen-Rus ve Çerkes-Rus savaşlarından öteye pek geçmeyen, Çeçenlerin silah bırakmasına karşın, esnemeyen kırılır misali bir yerde durup boyun eğmeyi bilmeyen Çerkeslerin 21 Mayıs 1864 de Sürgünü ile neticelenen olayları anlatan bir makaleydi.

Bunları  da araya katıp düşünürken, benden beş yaş büyük abim geldi yanıma. Ona gösterdim elimdeki Kafdağı’ nı. Nedir burada yazılanlar diye sordum.

Abim kısaca -Oğlum biz Kafkasya’dan geldik buraya, aslen buralı değiliz, dedelerimiz Çerkes ülkesinden buraya geldi, deme yanlışlığında bulundu. Gidip küçük bir atlas alıp geldim, göster dedim neresi bu Çerkezistan? 

O zaman ki ufkum değişti, nevrim döndü. O günden sonrada bir daha toparlayamadım.

Âşık Ahmet Paşanın dediği gibi; Caanıma bir merhaba sundu, ezelde çeşm-i yar;

Gayrısının merhabasını tanımadım bir daha!

Çerkes ülkesi aklımda hayalim, hülyam, rüyam olarak kaldı.

Çerkes ülkesi ruhumda isyana meyleden yaralar açıp, hüznümün mürekkebi olarak sürekli kanadı durdu. O yüzden belki de büyüklerin ısrarlı tavsiyesine rağmen ne okuyabildik, ne de adam olabildik. Hep beklemek zorunda idik, hali hazırda hala beklemedeyiz. Daha iyi olmadığımız için galiba. Yurdum olarak kaldı geleceğe ait saklı düşlerimde. Çerkesya’da bir gece, ayrı geçirdiğim ömrüme bedel. 

Zamanının hızlanmasına tanıklık etti bizim neslimiz. Birinci körfez savaşı, SSCB’nin ekonomisi, ideolojisi ile birlikte muhteşem çöküşü, derken soğuk savaşın bitip de teknolojinin sivilleşmesi çok şeyi değiştirdi dünyada.

Eskiler, eski arkadaşlıklar ve eski doktiriner koşullanmalar üzerinde demagoji yaparak durumu idare etmeye çalıştı uzun süre. Asıl olması gerekenler ile ne yapılacağı pek bilinemediği için olsa gerek, en kolay yol seçilerek Çerkesler uydu pozisyonunda konumlandırılarak değişik frekanslarda kirletici yayınlara maruz bırakıldı. 90-2000 ler arası böyle geçildi.

2000 lerden sonra genel tarih anlatımlarının Çerkesler lehine doğruların yazılmaya başlaması, bunca zaman anlatılanların büyük çoğunluğunun sadece dilek ve temenniler baz alınarak hazırlanmış plastik öğretiler şeklinde sunulduğunun anlaşılması, Çerkes gençliğini gerçekleri aramaya oradan da doğru kimlik tanımlaması arayışına sürükledi. Bunda ülkede esen zorunlu özgürlük hallerinin getirdiği yarar ile Kafkasya ile olan organik bağların artması ve bilgi teknolojisi nimetlerinin halkın kullanımına artarak girmesi de etkili oldu. Çünkü yaşlı dünyamızın insanlık geçmişinin bin yıllar süren deneyim ve bilgi depoları gençliğin önüne kırkambar misali birden yığıldı. 

Sade bizim için mi bu böyle oldu? Tabi ki hayır. Türkiye de yaşayan hemen herkes aynı koşullardan etkilendi. Şimdi dahi baktığınızda kendi kabukları içerisinde mutlu olan bir yığın aydın görünümlü insan görebilirsiniz. Köhne kabuklarında en küçük bir çatlamaya dahi tahammülsüz ve dış dünya ya karşı amansızdırlar. Korku ve korkunun korkusu olan endişe bütün karakterlerine hâkimdir.  Aydın denen bir yığın insan evladının, gerçeklere açık ve bir o kadar da saçma sapan retoriklerle direnmesinin başka nedeni yoktur. Geri kalmanın, kültür ve medeniyet seviyesinde düşüklüğün, kopukluğun temeli, geri kalmış ülkelerde ahlaksızlığın akıl olarak uygulanmasının sonucundan başka bir şey değildir. 

Sürekli inkar ve yok sayma kolektif bünyeyi zehirledi. Giderek kendine hakim olamayan soyut bir dünya yarattı ve hayatlar sadece siyah-beyaz yaşanır oldu. Komünistler Moskova’ya, dinciler Arabistan’a, özgürlük isteyenler Avrupa’ya söylemleri bunun sonuçlarıdır.

Veya siyasette hizipçilik teorisinin azami uygulanması da bu kategoriye girer.

Gemiyi durmadan kendileri sallayıp da, dışarıda büyük bir fırtınanın koptuğunu insanlara inandırmaya çalışmak, bir halkın yaşamına ve geleceğine kastedilen en büyük suikasttır. 

Yukardan aşağıya doğru bilinçlenme olarak dayatılan görüşlerin, varlığı şekillendirme gayretine geçen yüzyılda ulus devletler denildi. Ulus devlet süreçleri genel anlamda ekonomik pazarların belirli zümreler tarafından kontrolünü içeren sınır çizgileridir. Doksanlar dan itibaren azda olsa güçlenen, küçük Anadolu sermayesini hakir gören İstanbul kapitalistlerinin bu sermayeye taktıkları ‘’yeşil’’ sıfatı aslında ekonomik pazar paylarındaki düşüşe bir tepki olarak sundukları mesnetsiz yakıştırmalardır.

Oysa bilinç  varlığı değil, varlık bilinci şekillendirmelidir. Bilinçlenme, oluşum tarihi bilinemeyen zaman ve süreçlerden süzülerek gelmiş, gerçekliği yadsınamaz olan varlığın şekli üzerinden olmalıdır.

Ve bilinçlendirme zamanın akışında, varlığın ihtiyaçlarını en doğru ve en iyi yolları kullanarak geliştirme çabasının adı olmalıdır. Varlığın kendine has durumlarını göz ardı etmeyi sürdürmeye devam ederek, onun gelişimine katkı sunmayı istemek gelişimle taban tabana zıttır. İsnat noktası bulamadıktan sonra, kuvvet ne işe yarar? Değiştirme gücü dayanak noktasında halka başvurmalıdır, bu yapılmıyorsa eninde sonunda bu güç zulmetmeye başlar.

Ya da sağlıklı gelişim yolarını bir bir tıkayarak, bizatihi kendilerini değişimci-ilerici olarak kategorize ederek yola çıkanlar, bir süre sonra tabandaki yalın gerçekliğin, dünyanın azami gelişim çizgisi ile birleşen direnci neticesinde tutucu-gerici durumuna kendileri düşerler.

Çerkeslerde de yukarıdan aşağıya ulusal bilinçlenme çabaları daha çok entegrasyon kolaycılığı şekline bürünerek geldi. Çerkes halkının özne ve tekil varlığını kabul etmeme-inkar etme, Çerkes kavramını Nuh’un çorbası şeklinde genelleştirme çabalarının, Çerkesleri (Adıge) Kafkas halkları içerisinde alelade bir kabile-boy-aşiret statüsüne indirgeme çabaları bu zamanların çürük mahsulüdür. 

İşin ilginç yanı, propaganda makinesinin olanca gücüne ve uzun yıllara yayılan faaliyetlerine rağmen, gündelik işleri ile uğraşan basit halkın bu zihin değiştirme işlemlerinden çokta etkilenmemiş olmasıydı. Halk gerçeği gördüğünde bütün ihtirası ile sahiplenebiliyordu.

Yeniden Çerkesleşme sürecine olan talep bu yüzdendir. Hakikat aynasında suretini gören halkın, erdemli ve yetkin olmak arzusunun tezahürüdür. Çünkü doğa kavramı ile ahlak aynı şeyler olduklarından, erdemli olmak ve yetkin olmak özdeştir. Varlığını koruma isteği kişinin veya halkın yetkinleştirmek isteği-uğraşısıdır. Bunun gerçekleştirmeye çabalaması da erdemdir. 

Fakat günümüzde değin, bu realiteyi görmezden gelme çabaları aşamalar halinde halkımızın önüne sıralandı. Şimdilerde ise yeni versiyonları, gündemde kara mizah olarak yer bulmaya çabalıyor.

Gogol, tek geçerli soylu muhalefetin mizah olduğunu belirtmişse de, gerçeklerden sıyrılmış naylon koşullandırmalarını ve halka biçtikleri pasifist gelecek kurgusunu baş tacı edenlerin mizanseni, ne kadar çabalasalar da sahtelikten kurtulamayacaktır. 

Şuan ki yaşımın henüz yarısında iken (16 sene önce) kendisine eleştirel bir mektup yazdığım insanımız, Çerkeslerin yakın gelecekte pozisyonlarını belirlemede düşebilecekleri olası hatalı durumları şu şekilde özetlemiş; 1. Meşhur Yeşil Kuşak Sendromu, 2. Milliyetçilik çılgınlığı, 3. Birleşik K. homojenizasyonu!

Kendileri o zamanlar Birleşik K. çizgisinde yayın yapan ‘’Yedi Yıldız’’ dergisindeydiler. Geçen 16 sene zarfında kendilerini geliştirerek, Nasyonalsosyalist (ulusal) çizgiden, Adıge-Abhaz-Osetçi üçgenin soft kuşak tezine terfi edebilmişler. Bir on sene sonra herkes gibi eminim ki kendileri de, yaratılmak istenen bu özürlü kuşağın illüzyonal ve vehimli bir sancı olduğunu görerek kendileri dahi Çerkesyacı olacaktır.

İlk ikisi benzer şekilde başka şahıslar tarafından da doğrudan Çerkesya Yurtseverlerine yöneltilen eleştiriler.

Üçüncüsü zaten Çerkesya ile uzak yakın alakası olmayan Turancılık akımının, Türkiye Kafkas kökenlilerinin içerisindeki uzantısından ibaret.

Buna değinmeye bile gerek, yok zira bu B.K çizgisi, Türkiye deki siyasi iktidar durumsalı  ile yakından ilintilidir. Sağ-Kapital ve onun eki milliyetçi portre, Türkiye de siyasi iktidar olduğu zaman bu B.K da Kafkas kökenlilerin gündeminde yer tutar. Çünkü resmi söylemle iç içedir. Bütün haşin duruşuna rağmen, ardında resmi söylem sahipleri olmadığında hiçbir yetenek gösterisi ortaya çıkaramaz. Sadece bir yanılsama.

Yeşil kuşak sendromu ise, sağ gösterip sol vuran, sözde aydınların sığındıkları bir komplikasyon.

Bir nevi kendi yarattıkları hastalığın, dönüp dolaşıp kendilerini rahatsız etmesi durumu.

Yeşil kuşak tezi, ABD’nin SSCB’yi zayıflatmak için, soğuk savaş sürecinde başvurduğu söylenen taktiksel bir uygulama. Hemen herkes olası bir savaşta, batı müttefiklerinin işareti ile SSCB nin Müslüman halklarının (Kafkas-Türkistan) ayaklanacağını, ya da soğuk savaşın görece barış hallerinde SSCB nin Müslüman halkları kontrolde zorlanarak enerjisini bunlarla tüketmesini sağlamayı yani Müslümanları SSCB ye yem olarak sunmayı amaçlayan proje. Afganistan ve Pakistan için düşünüldüğünde yani SSCB yayılma alanında ki ülkelerin güçlendirilmesi çalışmasında İslam dininin, komünizm karşısında ideolojik perspektife yerleştirilmesi. 

Geçmişte Türkiye Kafkas camiasında bu yönde söylemler çokça yer almıştır. Fakat İslamcı düşün tarzı, Türk-İslam sentezinden bağımsızlaşmaya başladığında, hem Türk intelijensiyası hem de Kafkasya kökenliler bundan süratle uzaklaşmaya başladılar. Bunda soğuk savaş sonrası Türkiye de resmi ideolojinin tehdit tanımlamasına İslami dini ideolojiyi birinci sıraya yerleştirmesinin etkisi büyüktür.

Aslında SSCB ye karşı kendi besledikleri kuzuyu, büyüdüğünde kurban etmek istemelerinden başka bir şey değildir. Öte yandan soğuk savaş sonrası, kalkan gerilim neticesinde sınır ötesi halkları işbirliğine yönelten faktörlerin başında Ortadoğu da dini aidiyet gelmektedir. Bu pazar ekonomisini kendi bildiği gibi, rekabetsiz ortamda yönetmeye alışmış klasik zümre güçlerin hiçte hoş karşılamayacağı bir durumdur.

Bunun için ulusal-üniter bazda aynılık gösteren İsrail ile süratli bir şekilde konvansiyona gidilmiş ve hemen bütün alanlarda işbirliği geliştirilerek belirginleştirilmiştir. 

Daha öncesinde bu durum, komünizm tehlikesi rejim için henüz birinci öncelik olarak düşünüldüğünden ve pek çoğu sosyalist/milliyetçilerin yönetiminde olan Arap ülkeleri ile düşük ilişki düzeyinde ama nihayetinde iyi geçinmek gerekmişti. Ortak sınırların varlığı Türkiye deki devrimci sosyalistler için SSCB destekli ideolojik bir sıçramaya müsaitti.  Fakat bu Arap ülkeleri, hem idare hem de ideoloji bakımından girift bir yapı sergiliyorlardı. Herhangi bir konuda inisiyatif alacak yapıları yoktu. Neredeyse aynı şekilde Türkiye halklarında olduğu gibi, bilgi yoksunu nesiller, mevcut durum değerlendirmelerinde büyük oranda sansür ve ideolojik sınırlandırmalar neticesinde yozlaşmış idrak herkesin kapısında durmaktaydı. Evinden dış dünya ya adım atan herkes, dışarı çıkıldığında bu anti-reel, sınırlı-sorumlu soyut bilinçle hareket etmek zorunluydu.

Çerkesler ve Çerkesya özelinde ‘’Yeşil Kuşak’’ tezini sendrom haline getirerek gündeme taşınmak istemesinin nedeni, birinci elden Türkiye devlet ideolojisinin korkularının kendi bünyelerinde hissedilmesi veya hissettirilmesi. İkincisi ise, Çerkes toplumu üzerindeki yönetim talebi-temsiliyeti aktifliğin kaybedilmesinden duyulan kaygıdır. Çerkesya Yurtseverleri üstü örtülü -şimdilik- örtülü vaziyette de olsa suçlanmaya, karalanmaya çalışılmaktadır. 

Diğer bir neden ise Çerkes-Kafkas kökenli iş adamlarının Kafkasya-Çerkesya bölgeleri ile olan başarısız ekonomik işbirliği süreçleridir. Ekonomi, yönetim elitinin başarmak zorunda olduğu zorunlu bir alandır ve temsiliyet iddiasının sacayaklarından birisidir. Bu Çerkesler özelinde kotarılamadı, Çerkesya ve dönüş fikirleri bunu başarmak zorunluluğundadır. RF genelinde olduğu gibi Çerkesya Çerkeslerinin gelişen ekonomik gücü sisteme dahil edildiğinde, bugün temsil iddiasında olan büyük grubun sözcülerinin hakimiyeti bitecektir. Doğrudan etkilenme süreci başlayacaktır. Bu ise şimdiki karar alıcıların, Türkiye deki ekonomik-bürokratik parite pazarlığında elini çok zayıflatacaktır.

Galiba bu istenmiyor, yani halkın geleceği ve bütünlüğü şahsi menfaatlere feda ediliyor. 

Bir diğer özel husus ise Çeçenistan direnişinin dini durumlara atıf yapan sözcülüğü, devamında savaşla yıkılan meşru Çeçen yönetiminin haleflerinin kendi kendilerini yani Çeçen anayasasını iptal ederek Kafkasya da bir dini emirlik kurma projesidir ki bu bir ABD projesi değildir. Bağımsızlık aşamasında her millet dini inancı bir sembol olarak kullanır, özellikle karşıt dini özellikleri olan bir devlete karşı savaşılıyorsa bu aleni meşruluk haline gelir. Bu emirlik projesi fiiliyata dönemeyecek kadar, Kafkasya halkları arasındaki reel durumla karşıttır. Çerkesler, RF devleti karşısına bu argümanla çıkamazlar. 

Fakat Kafkasya Çerkeslerinin önümüzdeki yıllarda dini yönden sebat edeceği de bir gerçektir. Asimilasyona ve yok olmaya direnişin yegâne unsurlarından birisi Kafkasya da dindir. Din faktörü direnmeye pratik bir nedensellik katarken, aynı zamanda dinini yeri geldiğinde örgütleyen yeri geldiğinde yardımlaşan ve tasfiye eden doğal yapısı ve kendi içinde var olan hukuki dokusu itibariyle, toplumsal hakları elde etmede, başka müracaat mercii olmayan, sistem içinde kendine yer açılmayanların ilk başlangıç sayfasıdır.

Bu Çarlık Rusya’sına karşı verilen bağımsızlık mücadelesinde de açıkça görülebilir. Müslüman etnik unsurlar dışındakilerin 18nci yüzyıl kuzey Kafkasya direniş tarihinde yeri pek azdır. 

Bilinen anlamı  ile Yeşil Kuşak düşünün, Çerkesya Yurtseverleri içerisinde karşılığı  yoktur.

Çerkesya Yurtseverleri arasında herkes istediği inancı benimseyebilir. Ancak Çerkesler Müslüman dır, bunu da kimse görmezden gelmemelidir.

Kaldı  ki güncel politikte sürekli diri tutulmaya çalışılan, ‘’Hıristiyan Abhazya’’ ile ‘’ Hıristiyan Osetiya’’ ile büyük çoğunluğu Müslüman olan Çerkesler arasında etnik-kültürel-siyasal bağ olduğunu varsayanlar,

bunu neden Çerkeslerin Müslümanlığının göz ardı edilmesine bağlamaktadırlar? 

Birileri Çerkesya fikrini fundemantalizmin dar sınırlarına çekmek istemekte, korku kartını tekrar tedavüle sokmak istemektedir. Bu ise toplum nezdinde dezenformasyon çabalarını kolaylaştıracak bir etki yapmaya yetecek, dönüş paradigması sekter görünümde kalacaktır. 

Çerkesya Yurtseverlerinin, Çerkesya’nın oluşum sürecinde referans aldıkları noktalar, evrensel insan hakları ve hukuki değerlerdir. Çerkesya gençliği bu birikimleri değerlendirerek, anavatanlarında, tek bir idari unsurda yaşamak için uğraşı verecektir. Bu bağlamda İslam da evrensel bir değerdir, ön yargısızlar için doğruyu bulmada yararlanılacak yönleri de pek çoktur. 

Önümüze diğer bir engel olarak inşa edilmek istenen şey ise, psikolojik korku duvarı olan milliyetçiliktir.

Uzun yıllar kendi kimliğini inkâr etmek zorunda kalan, fakat bunu açıkça ifade edemeyen Çerkesler,

bu durumu içselleştirmişler midir?  Türkiye deki kaygan siyasal zemin ve bir türlü bitmeyen etnik terör ortamları, Çerkesleri psikolojik olarak olumsuz etkilemiştir. 

Fakat burada, ülkenin ihtiyacı olan, evrensel insani değerlerin savunuculuğu anlamında, hakim unsurlar karşısına Çerkes etnik kimliğini temsil eden kurumlarla çıkarak, milliyetçiliğin ne denli kötü bir şey olduğunu ve çok etnikli ülkede milliyetçi tavırların olumsuz yanlarını tüm kitleye anlatmaktan ziyade ve/veya hakim kitle tarafından farklı bir etnik mensubiyete sahip olarak algılanılmasından korkulmuştur ve bu korku halende devam etmektedir.

Yani milliyetçilik korkusu, milliyetçiliğin Kafkasya Çerkeslerinin huzurunu bozacak bir söylem olmasından farklı olarak kendi huzurlarını kaçırabilecek, yatay-dikey ilişkiler ağını enterne edip, bozabilecek ve dahi gizli açık resmi yönlerin gazabını üzerlerine çekebilecek hale gelmesinden imtina etmektedirler.

Bu ise tamamiyle yersizdir.

Çerkesya Yurtseverlerinin amacı, kendileri gibi Türkiye de bir ekonomik pazar payı veya bürokratik kontenjan kapmak değildir. Kafkasya da uzun zamandır dillendirilen, RF içerisinde Çerkes halkının tek bir federal cumhuriyet çatısı altında birleşerek, Çerkes halkının var olma kaygılarının azami ölçüde geriletilmesi ve bunun ekonomik-kültürel-siyasal kanallarında dayanışma ve ilerleme isteğidir. 

Çerkesya fikri, Kafkasya menşeilidir.  Diasporanın milliyetçi yaklaşımlarının ürünü değildir.

Yüzyıldan fazla zamandır parçalanmış haldeki, tarihi-sosyal-kültürel bir özne olan Çerkes halkının, dönüş düşüncesi ile hem anavatanıyla bireysel bütünleşmesi, aynı zamanda da Çerkesya fikri ile anavatanının kendi idari düzleminin birleşmesi hareketidir.

Kendileri, Türkiye de yani sadece diasporik sıfatından dolayı akraba oldukları birçok halk ile, birlik, beraberlik iddialarında bulunmakta bir sakınca görmezlerken, doğrudan birbirlerinin soydaşı konumunda olan, üstelik tarihi kayıpları açık olan Çerkes halkının kendi aralarında bağlaşmalarına neden karşı durduklarının izahını genele yapmak durumundadırlar.

Aksi takdirde Çerkesya fikrine uzanan diller şirazesi kaçmış bir ayıp olarak hatırlanacaktır.

Ayıp ise Çerkes geleneğinde, telafisi imkânsız itibar kayıplarına delalet eder. 

Kudretliler, bugün itibari ile geçmişi temsil edenler, önce kendi ayıplarını  temizlesinler, yaltaklanmak uğruna neden bunca zaman kendi kimliklerini dejenere ettiklerinin ve dahi inkâr ettiklerinin, en azından inkar politikalarına karşı kendi konumlarının gerektirdiği bir tepkiselliği ortaya neden dökmediklerinin günahını çıkartsınlar. Ondan sonrasında yine tatmin olmazlar ise Çerkesya Yurtseverlerine akılsızca saldırmaya devam etsinler.

Önümüzde değişen Türkiye ve dünya hallerine bağımlı bulunan, birçok alanda kendini göstermeyi talep eden, rengini açığa vurmanı gerektirecek ‘’sahicilik’’ testi var!

Şüphesiz pek çoğumuz bundan geçemeyecek. Yine bazılarımız korku desenli yorganlarının altına kaçacaklar, bazılarımız sınavı veremeden kayıp düşecekler, dağın kendisini yiyip bitiren sesler, dağın yamaçlarından yuvarlanan kayalar değil, dağın içerisinden gelen inlemelerdir misali, bazılarımız içerden içerden çalışacaklardır.

Pek çoğunu beraber yaşadığımız şu ülkede izlediğimiz, sahicilik testlerinden birkaç örnek vermek gerekirse; partilerinin kapatılmasından şikayet eden siyasilerin, parti kapatmayı zorlaştıran yasa değişikliğine ret oyu vermeleri. Yirmi senedir 1980 darbesinin mağdurunu oynayan, sol görünümlü devlet fetişisti siyasilerin yine darbecilerin yargılanmasını içeren yasa teklifine ret oyu vermeleri.

Demokratik aydın kisvesinde bilim adamı kimliğine sahip oldurulan koca koca adamların, devlet dili olamamış küçük dileri antropoloji ahırlarına kapatmaktan bahseden bilimsellik kisvesindeki programlarını, entelektüel literatürde sürekli Fransız devrimi ve onun eşitlik-adalet-özgürlük ilkelerini anlatıp da, iş kendi memleketine geldiğinde demokrasinin seçim ilkesi ile iş başına gelenlere oy verenleri cahiller diye nitelemeleri.

Birinci elden çağdaşlık etiketini kendilerine, gerici yaftasını ise ötekilere yapıştırdığı halde, çağdaşlığın sınırları aşan bir fikri kompansazyon ve teknik-kültürel bütünleşme olduğunu idrakten yoksun, hayatlarında sadece ve sadece kendilerini müreffeh hayata layık gören diğerlerini insandan bile saymayan sözde erdemlileri.

Anayasaya bile aykırı olarak bir kısım insanları en tabii eğitim hakkından mahrum bırakanları. Devletin, açtığı okullardan mezun olanların çeşitli bahanelerle ileriye dönük faaliyetlerinin kısıtlandığını. D,eizmi laiklik yaparak başımıza kaktıklarını. Birlik beraberlik jargonunu ağızlarından düşürmeyen kimilerinin ülkeyi sürekli bir gerilim ve ayrışma-kamplaşma ortamında tutmaya yeltendiklerini, her fırsatta esenlik diledikleri ülkenin her sorununu çözmede kaba kuvveti alenen davet edenleri. Darbe yapıldığında ilk önde tebrike giden, adam akıllı faşist olan Türkiye de Türk olmayanların sadece hizmetçi ve köle olmaya hakkı vardır diyenler adına her sene hukuk ödülü dağıtan hukukçuları gördük ve daha neler neler…!

Kim bunlara karşı koydu ise, bu gün gelinen kısmi refah ve özgürlük onların eseridir. Ama yeterli değildir.

Çerkesler özelinde; Anapa’ya kadar sahte harita yapan avanak dostlar gördük, pasaport vermemek için ipe un seren kardeşler, ‘Çerkesya sorununun siyasi olmasına karşıyım’ diyerek ciğerimizi didiklemeye yeltenen kara  kargaların seslerini duyduk ve daha neler neler…

Bizim için önemli olan kendimizden olanların ne söylediğidir.

Maalesef gerçeği söyleyemeyecek kadar donuklaşmış, Çerkeslerin, en doğal hak ve talepleri olan birlikte yaşama hukukuna akıl dışılıkla karşı olanları da gördük, lakin bundan sonra görmemek istiyoruz.

Çıplak gövdeye, en güzel libas yiğitliktir, Çerkesya Yurtseverlerinin bu vakitten sonra korkutmaya, şaşırtmaya, akıl tutulmasına uğratmaya kimsenin gücü yetmez. Direniriz…!

Gericiliğin Retoriği adlı kitabında Albert Hirschman değişimden çekinen korkak ruh halinin;

-Beyhudelik telkini ile; Bir şey çıkmaz bunda boş yere ümitlenme,

-Tehlikeye atılma korkusuyla; Şahsi kazanımlarımızı tehlikeye atmayalım, daha mühim değerlerimiz var,

-Uyumsuzluk endişesi ile; Aman yeni bir şeyler üretirken çatışma çıkmasın sakın,

Diyerek, gerici aklın frene basmaya çalıştığı şeklinde uyarıda bulunuyor bizlere. 

Ve zaman, birileri için iradenin krizine tanıklık ediyor, fakat, ‘’Yılanların Öcü’’ adlı klasik filmde, Irazca ana rolünde ki Fatma Girik’in, oğlu Kara Bayram’a (Kadir İnanır) hitaben söylediği ‘’Yeter ki Kalbine Korkuyu Salma’’ sözü, hukuk düzleminde eşitlik-adalet-özgürlük arayan herkes için, gerici aklın pazarladığı değişim korkusuna panzehir gibi manidardır.


Bu yazı toplam 3549 defa okundu.





Bu yazıya yorum eklenmemiştir.
Sitemizin hiçbir vakıf, dernek vs. ile ilgisi yoktur. Sitede yayınlanan tüm materyallerin her hakkı saklıdır. Sitemizde yayınlanan yazı ve yorumların sorumluluğu tamamen yazarına aittir.
Siteden kaynak gösterilmeden yazı kopyalanamaz.
Copyright © Cherkessia.Net 2009 İletişim: info@cherkessia.net