

Toplumsal kriz dönemlerinde bir köşeye çekilip oturanlar cehennemin dibini hak etmişlerdir!
Dante
Kurumlarımızı yıpratmayalım tümcesi son dönemde tutuculuklarına geçerli bir kılıf arayan şeklen modern görünümde yetiştirilmiş kimi sosyologlarımızın ürettiği ezoterik sınıfta parlak bir önermedir. Bu sınıfa dâhil olabilecek yenilikler içerisine ‘’sivil dikta ve sivil darbe’’ terimlerini de katabiliriz. Fakat bu terimlerin uluslar arası kavramlar literatüründe yeri olup olmadığını akıllarına getirdiklerini pek sanmıyorum.
Bunun yerine bu düşük voltaj pilli aydınların, kelimenin ifade edebileceği anlamı halkımıza açıklamak yerine, bunu sen buldun, hayır ben icat ettim şeklinde gazete sütunlarında veya TV ekranlarında acibane tartışmalarına tanık oluyoruz.
Modern toplumların temeli eleştiridir. Eleştiri modern tarihli toplumların aydınlanması ve kalkınmasının teminini sağlamayı hedef edinmiş bir tarzdır. Ve eleştiri en nihayetinde dokunmaktır.
Galiba sosyal ayrıcalıklı statülere ve peşinen verilmiş makam, mevkilere dokunulmasından çekinildiği içindir, eleştiriyi böyle eşi benzeri görülmemiş densizlikteki beceriksiz salvolarla atlatmaya çalışıyorlar.
Oysa kullandığınız kelimeler ve içerdiği kavramlar aynen para gibidir, uluslararası bir değeri vardır. Uyduruk tümcelerle hem kendi hem de ulusal kavramlarınızın ederini çöpe dökebilirsiniz.
Eleştiri bir gelişmişlik belirtisidir. Fakat ülkemizde kurumlara kutsallık atfedenlerin, bu kutsallık sınırlarını tahkim etmeye daha yatkın olagelmiştir. Eleştirdiğiniz anda kutsal mabetlerin şövalyelerini bir anda karşınızda bulabilirsiniz. Sayısını kim bilir kaç vatan evladı yüzyıllardır sırf eleştirdi diye zindanda ömür tüketmiştir. Aydınlanma için taassup zihniyetini yıktığını iddia edenler bizzat kendileri devlet kültünde yeni bir taassup anlayışını örme zırh gibi halkın bedenine giydirdiler.
Bizim dernekçi familyasında da aynı dürtüler var. Ee nede olsa aynı toprakların çocuklarıyız değil mi?
Hemen her fırsatta buyurun gelin dernekte konuşalım, gayet nazikçe dernekler hepimizin malı der dururlar, ama siz daha dernek yolun yarısında iken kuşları ile haber uçururlar, burasının tası tabağı, efendime söyleyeyim masası sandalyesi, hatta soluduğunuz oksijeni bile “bizim” tarafımızdan temin edilmiştir, bu böyle biline.. Yani ona göre konuşun, yani bizim fikirlerimizin dışında hiçbir görüşe tahammülümüz yoktur.
Pek çoğumuzun dışında kalamadığı ama bir türlü de içine de giremediği kurumsal yapılara ufak bir eleştiri gönderdiğinizde ise bilindik klişeler evrim zinciri gibi çevrilip durur ‘’ kurumlarımızı yıpratmayalım’’.
Olur, zıplatmayız, olur hoplatmayız, olur olur zırt pırt, gelip gidip kurumlarımızın döşemelerini yıpratmayız. Öncesini boş verelim de, SSCB’nin çöktüğü şu son 20 senedir, dernekçilerin vicdanını hiçbir şey zerre kadar değiştiremedi ki, bundan sonra kutsal kurumlarınız ayağa kalkıp havada kırk parende atsa kaç yazar?
Bir türlü Çerkes adına sahip çıkamayan, bir türlü Çerkesya diyemeyen, kendini ve temsil ettiğini iddia buyurduğu halkı milyon kere milyon kez tarihi-sosyal-kültürel bir özne olarak görmekten imtina eden,
21 Mayıs Çerkes Sürgününe bile tek başına sahip olamadan, Kafkas Sürgünü deyip geçiştiriveren, sürekli birilerinin ve başkalarının yedek atı, çift öküzü muamelesi gördüğü dernekleri, vakıfları ne yapsın bu millet?
Derneklerde Çerkeslik adına ilk anlam karmaşasını yaşadığımda henüz 20’li yaşlarda idim.
Yanaşık düzen Kafkasyacılığı savunana bir dernekte söyleşen kelli felli iki adamın konuşmasına kulak misafiri olmuştum. Dernekte etkin konumda olan o birisi, diğerine, biz Adıge değiliz, Wubıh ız diyordu.
Dinleyici konumunda olan ötekisi ise, ya Wubıh kelimesini hiç duymamış olacak, ya da adamın söylediğine benim gibi bir anlam vermemiş olacak ki karşısında Kafkas bülbülü gibi şakıyan adama hayretle bakıyordu.
Bende bu boşluktan istifade ederek, konuya daldım, nasıl yani Adıge değilsiniz?
Benimle pek takılmak istemedi açıkçası, sadece daha sonraları sıkça karşılaşacağımız zırvaları bülbülce tekrarladı. Wubıhlar Adıgelerle Abhazlar arasında ama Abhazlara çok yakın bir halk imiş.
Peki, neden Abhazca konuşmuyorlar o zaman? Şoven Adıgeler asimile etmiş de ondan… Hadi ya!
Abhazlarla, Wubıh arasındaki coğrafi uzaklık, diğer Adıge kabileleri ile Wubıh Adıgelerinin arasındaki mesafenin birkaç katından fazla bile olsa da, bunlar kimsenin yaşmadığı üç bin küsur metre yüksekliğindeki dağlık bölgeleri, kendi haritalarında Abhaz toprakları olarak işaretleyerek, Wubıhlar ile Abhazlar arasındaki uzak mesafeyi pek pratik bir yolla kapatmış, hatta sıfırlamışlardı. Toplumun kolektif hafızasını yıkmayı hedeflemişlerdi bir kere, hedefe kitlenildiğinde gerisini getirmek kolaydı, üstelik yanaşık düzen savunuculuğu gibi kimsenin kolay kolay reddedemeyeceği bir ütopyanın ardında bu işleri yapmanın lezzeti de bir başka olmuştu. Şimdilerde milliyetçilikle bir yere varamayız mealinde Cuma hutbelerine soyunanların, öte yandan, Çerkesliği (Adıge) sevenlere mikrocu etiketi yapıştırıp, kendileri Çerkeslerin sadece 1/12 sini oluşturan Wubıh milliyetçiliği yapmaları ise gerçekten tuhaftı. Pilav üstü kuru fasulye fantezisi olarak üst kimlik Çerkes lafzında zaten birleşiyormuşuz, altta kalanın canı çıksındı.
Kafamız karışık ayrıldık dernekten sonuçta.
Şimdi Süleyman ağabeyin karşısına geçip de sen Adıge değilsin diyebilecek birisi var mı?
İlk seferinde bir la havle çeker, ama ikinci kez bunu tekrar edebilecek cesareti olana da eminim post modern bir darbe ircaa eder kendileri.
Kurumlarımız adına kendimce yaşadığım ikinci sukutu hayal ise 2007 Düzce festivaliydi.
Hayır, hemen her şey gayette güzel geçmişti. Bir istisna dışında, o da daha işin başında yaşanmıştı.
Festival alanının tam karşısına kurulan bol ışıklı podyuma açılış konuşması için davet edilen bay başkan yaşattı bana bu can kırıklığını. Hişt susun başkan konuşacak diye etrafa sitem ederken, bizim başkan zaten yeteri kadar plaket ve ödül almış değerli ve ünlü bir thamatemize, derneğin kendi plaketini takdim ettikten sonra sanki hiç gelmemiş gibi sahnenin tozunu dahi kaldırmadan ortalama 5 dakika da podyumdan indi.
Oysa biz neler neler düşlemiştik. En yetkili ağız konuşacaktı, bizi sevindirecekti… Ama nafile…
Daha sonra, abone olduğumuz Nart dergisinde bay başkan imzalı Abhazya konulu baş sayfa yazılarını bir arkadaşıma gösterip de aynı bay başkanın hâlihazırda 3 bin küsur kişinin toplandığı bir alanda neden insanlara hitaben Çerkeslik adına bir konuşma yapmadığını sormuştum… Cevabı bende kalsın.
Propaganda konuşmaktır, bir ses verirsiniz, bin yürek karşılık verir size. Böyle hazırda toplumla direkt kontak kurma fırsatı varken.. Neden halkı örselersiniz? Bay başkan yerine bir mille vekili adayı konuştu, yarım yamalak, alttan girdi üstten çıktı, e naparsın konuşana değil, konuşturana bak!
Çerkesler sustukça etraflarında konuşan gerekli gereksiz seslerin hem sayısı arttı hem de volumü.
Bir başka şaşkınlığımız ise geçen sene Rusya ve Akraba Halklar Konferansına, Çerkesleri temsilen bir Abhaz bayanın gönderilmesi tuhaflığıydı.
İşin teknik yanlarını bir tarafa bırakırsak, Çerkesler adına konuşacak hiçbir Çerkes kalmamış mı şu koca kurumlarda? Hayırlar olsun da, mesele Abhaz hanımefendinin, ne konuşup ne konuşmadığı değildir elbette.
Rusça bilen bir Çerkes yeryüzünde bulunmaz Hint kumaşı mertebesinde ise, hiç olmazsa yeminli bir tercüman alıp gitseydik, kendi derdimizi anlatmaya. İstekler diplomatik formüllerle ifade edilebilir ancak. Hadi onu geçelim de, RF Çerkesleri gel konuşalım diye çağırmış ise bu garip durumu muhatap RF tarafına nasıl izah edebiliriz ki. E şimdi ABD veya Gürcistan’dan veya Türkiye’den birileri Çerkesler ve sorunları konusunda konuştuğunda kızmaya ne hakkınız var? Zaten Çerkeslerin temsiliyet hakkını birinci elden başkalarına bizzat kendiniz havale ediyorsunuz ya!
Kurumlarınızın canımızı yakan silsilesi son yerel belediye seçimleri ile tamama erdi benim benliğimde.
Hayır, istediğiniz cenuba oy veriniz, kimse karışamaz. Fakat bir kuruma bir adayı getirip de, adamcağıza yamçı-kalpak giydirip, kama-kamçı kuşandırmanın alemi nedir? Yürü be koçum seni bu şehrin çobanı yapacağız mı demektir? Üstüne üstlük birde adamın karşınına geçip, çalgılı çengili merasim sunmak neyin nesi olmaktadır, hangi xabze maddesinde geçiyor bu? Oldu olacak çıkışta adamın koluna şöyle ince belli fidan boylu, sırma saçlı elma yanaklı bir Çerkes güzeli de taksaydınız da hem misyonda hem de vizyonda Osmanlının meşhur Çerkes imajını restore etmiş olsaydınız. Esasında aday bile şaşırdı bu fazla ilgiye.
Bakınız bir kilometre aşağınızdaki Abhaz Derneği almış adayları karşınına tek tek oturtmuş konuşuyor. Soruyor? İnsanın zekâsı, verdiği cevaplardan değil, asıl sorduğu sorulardan anlaşılır.
Ama bitmedi ki, bir tane daha kaldı. Onu da DİÇEG afişlerinde yaşadım. Pazar gazetelerini karıştırırken, ulusal bir gazetenin bayan yazarı davet edildiği DİÇEG oturumundaki izlenimlerini yazmış.
Oradan haşır neşir oldum. Demokrasi İçin Çerkes Girişimi adlı forum, 23 Nisan Çocuk Bayramını aratmayacak bir basitliğe imza atmış. Afiş aynen şöyle;
“Demokratik Devlet Güneş Gibidir, Işığını Verirken Çiçek Ayırmaz…”
Çerkes kurumlarının hallerinden ve tavırlarından acziyete düşen tüm insanlarımızın aklına mukayyet ol ya rabbi. Hak ve hürriyetlerin, eşitliğin ve adaletin nasıl temin ve tesis edilebileceğine ilişkin milyon tane bilgenin yazısı vardır. Bu yolda binlerce kafa giyotini de görmüştür elbet. Fakat biz akıllıyız ya, işi baştan kotarıyoruz. Bunu devletin demokrasiye evrilmesi ile bağdaştırmak, herhalde bizim Çerkes bilgelerinin uğraşı alanıdır. Önce sen demokrat olmalısın ki, birilerinin lütfedip sana kıyak geçmesine gerek kalmasın.
Özgürlük, özgür yaşamı beklemekle değil, özgürcesine yaşamakla olur. Biz insanız, bizler halkız, hiç bir şeye hele hele çiçeğe börtü böceğe hiç benzetilemeyecek olan, çünkü insan; eşrefi mahlûkattır.
Devlette, güneş değil toprak olabilir ancak, halkına gelişip serpileceği verimli bir zemin tutan.
Güneş ise bilim ve kültürdür, halkı karanlıktan koruyacak olan.
Kurumların bizlere yaşata geldiği hayal kırıklarının sonucunda gele gele geldik, vunekoş Hatko Schamis’in Vizyon yoksa Misyonda yoktur diyen didaktik yazı serilerine.
Evet öyledir. Misyon ki galiba vunekoş Hatko Schamis bunu görev tanımı yapılmış ideoloji klasmanında ele almakta. İdeolojinin ütopyadan farklı, askeri terminolojinin sık kullandığı strateji ile birlikte bariz soyutluğu aşarak ete kemiğe bürünebilmesi. Yani varoluşunuzu anlamlandırmada çizdiğiniz yol ile gelecek zaman aralığında varmak istediğiniz kendinizi geliştirici amacı ve bunun pratik öğelerini, plan dâhilinde kesiştiren, paradigmanın (model) ortaya çıkması.
Vizyon ise herhalde, Misyonun ifade ve işaret ettiği görev tanımlarını, azami genişlik ve başarıda gerçeğe yaklaştıracak, toplumun kendi iç dinamiklerini harekete geçirtecek mekanik unsurların taktik kullanımı olmalıdır. Eh napalım böyle kurumlarınız varken, ne misyon olur ne vizyon. Ne strateji olur ne taktik.
Ne de gelişim, ilerleme mümkün olabilir.
Dans dans dans zebaha kadar dans, pek ala olabilir…
Bizim sorunumuz iç çelişkilerdir, iç çekişmeler o kadar önemli değildir. Çelişkilerden sıyrıldığımız anda vitrinimizi bozan çekişmelerin ne kadar sığ yani yüzeysel olduğunu anlayacağız. Bu uzlaşamaz görünen çekişmeli kişilikler gidecek, gitmek, ortadan kaybolmak zorundalar çünkü, devran başak türlü dönüyor.
İç sıkıntıları aşıp, var oluş mücadelesi norm koşullarda, dış dünyaya taşımayı bilmeliyiz. İç sıkıntıları aşmanın yolu vizyon yüklenmek yani kütleye enerji aktarımı yapmaktır. Kütle ne kadar kendisini besleyen enerjiye sahip olursa o kadar genişler. Enerjiyi üretecek olanda misyondur elbette.
Sürgünde geçen bunca zaman zarfında yeni hiçbir şey üretmeden sadece Çerkesya’dan 146 sene önce getirdiğimiz değerleri, enerjileri tüketerek yaşadık. Tamda, işte kaynak tükendi derken Kafkasya Çerkeslerinden bize yeni bir enerji kaynağı iletildi, ulusal onur restorasyonu ve ulusal varlığın devamı için Çerkesya fikri ideolojisi…
Sürekli olarak maddi yetersizliklerden ya da kurumsallaşamamaktan yakınmak Çerkesleri kısır döngünün içine hapsetmiştir. Çünkü toplumları var eden, ekonomi, devlet (idari ve hukuk düzenlemeleri) ‘in ikileminde düşündük bunca zaman. Oysa bu iki boyutu birbirine yaklaştıran ve bir arada hareket yetisi kazandıran etken ideolojidir.
Bir büyüğümüzün Kadıköy ofisinde gelişi güzel yapılan sohbette yaptığı tespit aklımdan çıkmıyor.
İnsanlar ne için bir araya gelir? Diye sormuştu.
İbadet için, Siyaset için, Ticaret için… Cevabını vermişti.
Peki Çerkesler derneklerde ne için bir araya geliyor? Eğlenmek için..!
Diğer Kafkasya kökenlilerin derneklerinden farklı olarak Çerkeslere biçilen vizyon bu kadarla sınırlı çünkü.
Kurumların tavanı geniş fakat yüksek değil, çıta çok düşük.
Kurumların zemini herkese açık değil, çok sert ve dışlayıcı.
Böyle olunca da insanlar içinde yaşam alanı bulamıyor.
Araya birde masa sandalye sahipliği meselesi girince işler hiçte istendiği gibi gitmiyor.
Ama olsun yinede; Kurumlarımız Leipzig ipeği kadar narin oldukları için çekiştirip yıpratmayalım.
Kurumlarımız Çin porseleni gibi kırılgan ve nadide oldukları için hoplatmayalım.
Kurumlarımız Roma antika yazı masası olduğu için üstüne çıkıp zıplamayalım.
Ama unutmayınız ki asıl “eleştirilmeyen” kurumlar çürürler. Eleştiri çürümeye, küflenmeye karşı bir öz denetim vazifesi ifa eder. Eleştirilen kurumlar gelişimlerinin devamını sağlarlar. Doğa nasıl ki bir canlıların varlığını aynen devam ettirmesinden çok, gelişerek devam etmesine önem verirse, Çerkesler de mevcudu kerhen korumaya çalışmaktan çok, geliştirip ilerletme gayreti içerisinde olmalıdır.
Ama tercih sizin, bu kurumlar; eğer herkesin ise bırakın eleştirelim, yok eğer sadece sizin malınız ise eyvallah bundan sonra tek kelime etmeyelim. Kararınızı verin!
Redaktörümüz geçenlerde ideal köşe yazısı formatının gazetelerde, 1 word sayfası kadar, hadi o da olmadı 1,5 ama en fazla 2 sayfa kadar hacim içerdiğini, benimde bu kurala uymamı nazikâne belirtti.
Aslında düpedüz çok uzun yazıyorsun, okunmuyor, boşa kürek çekme, hem kendini hem de yazılarındaki kelime hatalarını düzeltmek için gönderdiklerini mecburen okumak zorunda kalan beni de yorma dedi.
Dedi de ben anlamazlıktan gelmeyi tercih ettim. Olsun, varsın okunmasın, ben yazayım da.
Hem zaten bizim okuduğumuz gazetelerin köşe yazıları en az üç beş word sayfası sürüyor.
Tabloid gazetelerde uygulana geldiği gibi öyle kocaman yazı puntolarıyla harfleri büyülterek köşesini doldurmak, avadanlık sınıfındaki malzemeyi eşrafa toptan fiyata satmak yok.
Ama ilerde mutlaka kısalacak yazılarımız, çünkü yazmayı daha yeni öğreniyorum.
Yazar demek, bilgi/görgü-emek ve yeteneğin bir arada sanat yaratması demek.
Kendimi sadece amatör küme klasmanında mücadele eden birisi olarak gördüğüm için anaforlar yaratıp, fenomen haline gelecek kısa yazılar yazabilme mucizesinden daha uzun süre mahrum kalacağımı düşünmekteyim. Okuyanında okumayanında canı sağ olsun.
Kaldı ki;
Yalanlamak ve reddetmek için okuma!
İnanmak ve her şeyi kabullenmek için de okuma!
Konuşmak ve nutuk çekmek içinde okuma!
Tartmak, kıyaslamak ve düşünmek için oku!
F.Bacon
